2015 yılında izleyiciyle buluşan ve yönetmenliğini biyografisini de yazdığımız Alejandro González Iñárritu‘nun üstlendiği Diriliş, orijinal adıyla The Revenant, sinema tarihinin en fiziksel, en sarsıcı ve en derin hayatta kalma yapımlarından biri olarak kabul edilir. Film, insanın ruhsal sınırlarını, aile sevgisini ve intikamın yıkıcı gücünü odağına alıyor. Michael Punke‘nin gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenerek yazdığı romandan yola çıkan yapım, 1820’lerin başında Amerikan vahşi doğasında geçen destansı bir olayı konu alıyor. Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Hugh Glass karakterinin, bir ayı saldırısı sonrası kendisine bakması için bırakılan iki arkadaşı tarafından ölüme terk edilişini ve ardından gelen mucizevi geri dönüşünü izlerken, insanın içindeki yaşama arzusunun ne kadar kadim ve güçlü olduğunu görüyoruz.
Hikaye 1823 yılında, bugünkü ABD’nin kuzeyindeki vahşi topraklarda başlıyor. O zamanlar buralarda ne şehir var ne de modern hayat. Sadece kürk avcıları ve topraklarını korumaya çalışan yerli kabileler var. Bir grup avcı, topladıkları kürklerle güvenli bir yere varmaya çalışırken yerlilerin saldırısına uğruyor. Filmin açılışındaki bu kaotik baskın sahnesi bu coğrafyada hayatta kalmak büyük bir lüks, ölüm ise her an ensenizde hissi uyandırıyor.
Grubun rehberi olan Hugh Glass, bölgeyi avucunun içi gibi biliyor. Yanında yerli bir kadından olan oğlu Hawk da var. Glass, ekibin uzağında tek başına keşif yaparken yavrularını koruyan devasa bir boz ayıyla burun buruna geliyor. Sinema dünyasının en meşhur sahnelerinden biri olan bu saldırı o kadar gerçekçi ki kemiklerinin kırıldığını ve derisinin parçalandığını resmen hissediyorsunuz.
Saldırıdan sonra Glass, hareket bile edemeyen ağır bir yaralıya dönüşüyor. Grubun lideri Kaptan Henry, herkesin yavaşlamaması için zor bir karar alıyor. Glass ölene kadar başında bekleyip sonra onu düzgünce gömmeleri için üç kişiyi orada bırakıyor. Bu isimler oğlu Hawk, genç Bridger ve bencil bir adam olan Fitzgerald. Ancak Fitzgerald beklemekten sıkılıyor ve Glass’ı canlı canlı gömmeye kalkıyor. Kendisine engel olmaya çalışan oğlu Hawk’ı da Glass’ın gözleri önünde öldürüyor. İşte filmin asıl koptuğu yer burası.. Glass artık sadece yaşamak için değil, oğlunun katilinden intikam almak için o mezardan çıkmayı başarıyor.
Dondurucu kışta, vücudundaki açık yaralarla ve açlıkla boğuşarak yaptığı yolculuk tam bir dayanıklılık sınavı. Çiğ balık yemesi, bizon ciğeriyle beslenmesi ve soğuktan korunmak için bir atın gövdesinde uyuması gibi anlar, insanın içgüdülerinin ne kadar ileri gidebileceğini bizlere gösteriyor. Glass, aslında her şeyin bittiği söylenen noktada nelerin başarılabileceğini kanıtlayarak adeta mezardan geri dönen bir hortlağa dönüşüyor.
Filmindeki karakterlerin her biri farklı bir bakış açısını ve duyguyu temsil ediyor. Aralarındaki çekişme de filme o derin havayı katıyor.
Leonardo DiCaprio’nun oynadığı Hugh Glass, filmin sessiz ama en etkileyici ismi. Neredeyse hiç konuşmuyor, her şeyi bakışlarıyla ve vücut diliyle anlatıyor. Glass’ı diğer beyaz avcılardan ayıran en büyük fark, doğayla kavga etmek yerine onunla barışık olması. Yerli kültürünü bildiği ve onlara saygı duyduğu için doğadaki küçük ipuçlarını okuyup hayatta kalmayı başarıyor.
Glass’ın motivasyonunun zamanla değiştiğine şahit oluyoruz.. Başta sadece yaşamaya çalışan bir babayken, oğlunun öldürülmesinden sonra tam bir intikam makinesine dönüşüyor. Ama bu öfke onu kör etmiyor, aksine hayatta kalma becerilerini keskinleştiriyor. Glass’ı asıl ayakta tutan şey fiziksel güç değil, bir amaca olan sarsılmaz inancıdır. Kaybettiği her şeyi bir yakıt gibi kullanıp imkansızı başarıyor.
Tom Hardy’nin canlandırdığı Fitzgerald, filmin kötü adamı gibi dursa da aslında hayatta kalma mücadelesinin en karanlık ve bencil tarafını simgeliyor. Vicdanını tamamen rafa kaldırmış, tek derdi parası ve kendi canı olan bir tip. Onun için sadakat veya onur gibi şeylerin, cebindeki paradan daha fazla bir değeri yok.
Geçmişte yerliler tarafından kafa derisi yüzüldüğü için sürekli tetikte ve savunmada. Glass’ı ölüme terk etmesi ve Hawk’ı öldürmesi, tamamen bu korkaklığın ve önce can, sonra canan anlayışının bir sonucu. Doğayı bir düşman, insanları ise ayak bağı olarak görüyor. Meşhur sincap hikayesinde anlattığı gibi, onun dünyasında Tanrı bile sadece karnını doyurmaya yarayan bir araçtan ibaret.
Genç Jim Bridger, filmde bizim vicdanımızı temsil ediyor. Fitzgerald’ın yalanlarına kanıp Glass’ı bıraksa da bunun pişmanlığını her an yaşıyor. Bridger, kötü biri olmayan ama zayıflığı yüzünden kötülüğe engel olamayan insan tipini çok iyi yansıtıyor. Kaptan Henry ise dürüstlüğü ve disiplini simgeliyor. Glass’ı canlı bulduğunda adaleti sağlamak için Fitzgerald’ın peşine düşüyor ama o bile bu vahşi doğanın acımasız kuralları karşısında bir yere kadar dayanabiliyor.
Diriliş filmi etkileyici görsellikleri yanında, hepimize yaşamın ne kadar değerli olduğunu ve insanın içindeki gücü hatırlatıyor. Filmde Hugh Glass’ın yaşadıkları üzerinden çıkarabileceğimiz çok önemli dersler var.
Filmin bize verdiği en büyük ders, insan azminin sınır tanımadığıdır. Glass’ın vücudu paramparça olmuşken bile onu ayağa kaldıran şey, zihnindeki yaşama isteğidir. Eşinin ona söylediği – Nefes aldığın sürece savaşmaya devam et sözü, hayatın her alanı için geçerli. Zorluklar ne kadar büyük görünürse görünsün, nefes alıyorsak hala bir umut var demektir.
Filmde doğa ne bir dost ne de bir düşmandor.. o sadece kendi kurallarıyla var olan inanılmaz bir güç. İnsan bu sistemin karşısında çok küçük. Glass, doğayı yenmeye çalışmak yerine onun sunduklarını kullanarak hayatta kalıyor. Doğaya hükmetmeye çalışanlar kaybederken, onunla uyum içinde hareket edenler bir yolunu bulup ayakta kalıyor.
Glass’ı uzun süre hayatta tutan intikam duygusu olsa da, yolun sonunda bu duygunun insanı tükettiğini görüyoruz. Finalde düşmanını öldürmek yerine nehrin akışına bırakması, adaleti kendi elleriyle değil, daha büyük bir güce teslim ettiğini gösteriyor. Bu, nefretin taşınması zor bir yük olduğunu ve insanın ancak bu duygudan kurtulduğunda gerçek huzura erebileceğini anlatıyor.
Filmde geçen meşhur bir söz var, – Fırtına çıktığında bir ağacın dallarına bakarsan devrileceğini sanırsın ama gövdesine bakarsan sağlamlığını görürsün. Glass’ın vücudu yani dalları fırtınada çok büyük yaralar aldı ama ruhu yani gövdesi hiç sarsılmadı. Biz de hayatın getirdiği fırtınalarda dışarıdaki hasara değil, içimizdeki sarsılmaz güce odaklanmalıyız.
Filmin başarısında görsellik kadar müziklerin de payı çok büyük. Japon besteci Ryuichi Sakamoto ve Alva Noto tarafından hazırlanan müzikler, klasik bir film müziğinden çok o dondurucu atmosferin bir parçası gibi hissettiriyor ve filmin anlatmak istediği o sert ve gerçekçi dünyanın sesi haline geliyor.
Müziklerdeki sade ve derin tınılar, izleyiciyi adeta karakterin yanına, o ıssız ve soğuk doğanın ortasına bırakıyor. Yüksek sesli ve gösterişli besteler yerine daha çok rüzgarın uğultusunu veya doğanın sessizliğini andıran melodiler tercih edilmiş. Bu tercihler Glass’ın yaşadığı yalnızlığı ve acıyı daha derinden hissetmemizi sağlıyor. Elektronik seslerle harmanlanan yaylı çalgılar, filmin o gergin ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu ruhunu mükemmel şekilde tamamlıyor.
Yönetmen Iñárritu, bizi o dondurucu soğuğun tam içine çekmek için sadece doğal ışık kullanmış. Uzun ve kesintisiz çekimler sayesinde karakterle birlikte nefes alıyor, onunla birlikte acı çekiyoruz. Özellikle meşhur ayı sahnesi gibi anlarda, sanki bir film izlemiyor da o anı bizzat yaşıyor gibi hissediyoruz.
Diriliş, aslında insanın en çaresiz kaldığı anlarda bile neler yapabileceğini anlatan bir umut hikayesidir. Gerçek bir olaydan yola çıkan bu film, duyguları daha net hissettirmek için eklenen evlat sevgisi gibi temalarla kalbimize dokunuyor. Hugh Glass’ın karda bıraktığı izler aslında hepimizin hayata tutunma çabasını simgeliyor.











5 Yorum