Savaş Üstüne Savaş

Umudun ve Kaosun Devrimci Senfonisi

Paul Thomas Anderson, sinema tarihine 2007 yılında Kan Dökülecek (There Will Be Blood) ve 2012 yılında Usta (The Master) gibi başyapıtlar bırakmış bir isim. Ancak 2025 yapımı yeni filmi Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another), yönetmenin kariyerinde daha önce hiç girmediği sulara, yüksek bütçeli gişe filmi ile sanatsal politik kara mizah arasındaki o ince çizgiye adım atıyor. Thomas Pynchon‘ın Vineland romanından esinlenen ve yer yer onu serbestçe uyarlayan yapım, bir aksiyon filminden öte; Amerika’nın ve modern dünyanın kendi kendisiyle bitmek bilmeyen savaşının gürültülü, paranoyak ve büyüleyici bir portresini sunuyor. Yapım, Anderson’ın ikinci Pynchon uyarlaması olarak, 2014 yapımı Inherent Vice‘ın karmaşıklığını geride bırakıp daha anlaşılabilir bir yapıya getirip, hem teknik bir şölen haline getiriyor.

Film, eski bir radikal aktivist olan Bob Ferguson’ın hikayesini konu alıyor. “Getto” lakaplı Pat Calhoun ve Perfidia Beverly Hills, aşırı solcu devrimci bir grup olan Fransız 75’in üyeleridir. Bir gözaltı merkezinde tutuklu göçmenleri kurtarırken, Perfidia merkezin komutanı yüzbaşı Lockjaw’ı cinsel olarak aşağılar. Lockjaw, bu aşağılanmanın neticesinde Perfidia’ya takıntılı hale gelir. Pat ve Perfidia sevgili olurlar. Lockjaw, Perfidia’yı bomba yerleştirirken yakaladığında, Perfidia onunla cinsel ilişkiye girmeyi kabul ettikten sonra onu serbest bırakır.

Perfidia, Charlene adında bir kız çocuğu dünyaya getirdikten sonra, Pat onu evlenmeye ikna etmeye çalışır. Fakat doğum sonrası depresyonun pençesine düşen Perfidia, devrimci faaliyetlerine devam etmek için onları terk eder. Silahlı bir banka soygununda bir güvenlik görevlisini öldürdükten sonra yakalanır. Lockjaw, kilit French 75 üyelerinin yerini söylemesi karşılığında Perfidia’nın hapse girmekten kurtulmasını sağlar. Perfidia tanık koruma programına girerken, Lockjaw’da French 75 yoldaşlarını enselemeye başlar. Pat ve Charlene, Bob ve Willa Ferguson takma adlarını alırken, Perfidia Meksika’ya kaçar.

16 yıl sonra, Kaliforniya’nın Baktan Cross kentinde, toplumdan uzak bir yaşam süren Bob, paranoyak bir esrarkeş haline gelmiştir. Artık özgür ruhlu bir genç kız olan Willa, Bob’un uyuşturucu alışkanlıklarına ve paranoyasına kızmaktadır. Göçmen karşıtı şiddetli çabaları sayesinde Lockjaw, albay rütbesine yükselmiş ve ABD güvenlik kurumlarında önemli bir isim haline gelmiştir. Lockjaw, aşırı sağcı beyaz üstünlükçü bir grup olan Christmas Adventurers Club’ın üyesi olmaya davet edildiğinde, Perfidia ile olan geçmişteki ilişkisini gizlemek için Willa’yı öldürmeye karar verir.

Bob’un korktuğu başına gelir ve film bu noktadan sonra izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmaya başlıyor. Bob, saklandığı delikten çıkar ve artık geçmişin hayaletleriyle boğuşan, hataları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalan çaresiz bir adamdır. Paul Thomas Anderson, bu filmde aksiyon kavramını yeniden tanımlıyor. Alışılagelmiş Hollywood patlamaları yerine, gerilimin iliklerinize işlediği, diyalogların kurşun kadar ağır olduğu bir atmosfer kurmuş.

Leonardo DiCaprio, 2015 yapımı Diriliş (The Revenant)’ten bu yana en fiziksel ve en yıpratıcı rolüyle karşımızda. DiCaprio, Bob’un içindeki o yorgun savaşçıyı bakışlarıyla o kadar iyi yansıtıyor ki, karakterin her nefes alışında ciğerlerindeki o eski sigara dumanını ve barut kokusunu hissediyorsunuz.

Willa rolündeki Chase Infiniti, filmin en büyük sürprizi. DiCaprio gibi bir devin karşısında ezilmeden, hikayenin duygusal yükünü sırtlayan, isyankar ve zeki bir performans sergiliyor. Geleceğin yıldızı olacağı kesin. Filmin yan kadrosu adeta bir şöhretler geçidi: Sean Penn ve Benicio del Toro.. Penn, yılın en iğrenç ve en unutulmaz kötüsünü bizlere tanıyor. Saç modeli, yürüyüşü, konuşmasıyla tam bir karikatür gibi ama korkunç derecede gerçekçi. Özellikle Benicio del Toro’nun canlandırdığı Sensei karakteri, filmin kara mizah dozunu artıran, absürt ama tehlikeli bir figür olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin adı Savaş Üstüne Savaş, sadece fiziksel çatışmaları değil, ideolojik çatışmaları da sorguluyor. Film, Reagan dönemi Amerika’sının politikalarını günümüzün kutuplaşmış dünyasıyla harmanlıyor. Bir yanda devletin ezici gücü, diğer yanda bireysel özgürlük arayışı.. Anderson, Doğru taraf hangisi? sorusuna kolay cevaplar vermiyor; bunun yerine izleyiciyi gri bir alanda, ahlaki ikilemlerle baş başa bırakıyor. Filmde olaylar arasında 16 yıl atlaması tesadüf değildir. 2009-2025 arası tam da Amerika’da kutuplaşmanın tavan yaptığı, Trump döneminin başladığı, aşırı sağın sokaklara indiği yıllar. Yönetmen şunu söylüyor: – Geçmişteki hatalar ve mücadeleler hiç bitmiyor, sadece şekil değiştirip geri geliyor.

Film, ABD’nin kendi kendisiyle savaşını merkeze alır. Anderson, tamamen politik malzemeyi bir gerilim çerçevesinde sunarak, ulusun içindeki ideolojik ayrılıkları ve sürekli çatışma döngüsünü sorguluyor. Film, bu bağlamda, beyaz üstünlüğüne karşı savaş açtığına dair açık eleştiriler almıştır. Lockjaw karakterinin sosyopatik ve militarist kişiliği, bu temayı güçlendirerek, karşıt gücün kurumsal ve ideolojik bir kötülüğü temsil ettiğini gösteriyor.

Yapım, izleyiciye birkaç konuda ilerleyen ve birbirini tamamlayan güçlü bir mesaj sunuyor. En sade ve anlaşılır haliyle film, geçmişten kaçmanın imkansızlığı, devlet gücünün birey üzerindeki baskısı ve ailenin son sığınak olarak taşıdığı kırılganlık üzerine bir anlatıdır. Filmin kahramanı, devrimci geçmişini geride bırakmış görünse de, bu geçmiş hem kendi yaşamını hem de kızının güvenliğini tehdit ederek geri döner. Yani bireysel ve toplumsal travmalar çözüme kavuşmadan yok olmaz, yalnızca ertelenir. Devlet kurumlarının, denetim ve kontrol kapasitesini artırdıkça bireyin özgürlüğü ve güvenliği azalır. Film bu siyasi paranoyayı rastgele bir unsur olarak değil, tarihsel olarak meşrulaşmış bir endişe olarak bizlere sunuyor. Kayıp kız figürü hikayeyi yalnızca ileri taşımakla kalmaz; filmin merkezindeki mesajı şekillendirir. Devletin ve tarihin devasa güçleri karşısında insanın elinde kalan tek savunma, kişisel bağlarıdır. Bu bağlar güçlüdür ama kırılgandır ve korunmaları mücadele gerektirir.

Michael Bauman’ın kamerası, karakterlerin üzerindeki klostrofobik baskıyı hissettirmek için hem geniş IMAX ölçeklerini hem de boğucu yakın planları ustaca kullanıyor. Jonny Greenwood, filmin huzursuz ruhunu besleyen, metalik ve sinir bozucu derecede güzel bir film müziğine imza atmış. Müzik, aksiyon sahnelerinde bir kalp atışı gibi hızlanıp, dramatik anlarda tekinsiz bir sessizliğe bürünüyor.

Savaş Üstüne Savaş, patlamış mısırınızı yerken izleyip geçebileceğiniz bir film değil. Sizi yoran, düşündüren ve bittiğinde salonu terk ederken hala etkisinden çıkamayacağınız bir deneyim. Hem aksiyon arayanları doyuracak tempoya hem de derinlik arayan sinefilleri mest edecek bir başyapıt.

Kaynak
Wikipedia Kaynağından Faydalanıldı

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu