Alejandro González Iñárritu, 15 Ağustos 1963’te Meksiko’da doğan ve modern sinemanın sınırlarını her filminde biraz daha zorlayan çok özel bir yönetmen. Filmlerinde genellikle insanların birbirini anlayamaması, kaderin garip oyunları ve hatalardan arınma gibi ağır ama etkileyici konuları işliyor. Alfonso Cuarón ve Guillermo del Toro ile birlikte Meksika sinemasının Üç Arkadaş’ı olarak tanınan bu üçlü, dünya sinemasına yön veren isimler haline geldi. Iñárritu’nun kariyeri boyunca yaptığı işler hem gişede büyük başarı yakaladı hem de eleştirmenlerin favorisi oldu. Özellikle 2010’lu yıllarda üst üste kazandığı Oscar ödülleri, onu sinema tarihinin unutulmaz isimleri arasına soktu.
Iñárritu, Meksiko’da yedi çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi ve Narvarte mahallesinde büyüdü. O dönemdeki Meksiko; siyasi karışıklıkların, eşitsizliğin ve şehirdeki karmaşanın tam merkeziydi. Yönetmenin 2000 yılında dünyayı sallayan ilk filmi Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros)’deki o kaotik şehir atmosferi, aslında bizzat içinde büyüdüğü bu ortamdan geliyor.
Onun gençliği, sadece okul sıralarında değil, daha çok gerçek hayatın içinde geçti. Iñárritu’nun hayatındaki en ilginç dönüm noktalarından biri, henüz 16 yaşındayken kız arkadaşıyla evden kaçıp bir kargo gemisinde işe girmesiydi. Bu gemiyle okyanusu aşıp tam bir yıl boyunca Avrupa ve Afrika’yı gezdi. Yaşadığı bu maceralar, onun sinemasının sadece Meksika ile sınırlı kalmamasını, tüm dünyadaki insanların ortak duygularına ve dertlerine odaklanmasını sağladı.
Meksika’ya döndüğünde iletişim okumaya başladı ama sinemaya giden yolda asıl büyük adımı radyo sayesinde attı. 1984 yılında Meksika’nın en popüler radyosu WFM’de çok sevilen bir DJ oldu. Radyoda sadece müzik çalıp geçmedi, şarkıları sanki bir hikaye anlatıyormuş gibi belli bir sırayla ve akışla birleştirdi. İşte bu deneyim, onun hikaye anlatma konusundaki yeteneğini iyice parlattı.
Klasik senaryo yazımından farklı olarak, DJ’likten gelen bu alışkanlığı onun sinema tarzını da belirledi. Radyoda müzikleri birbirine bağlayarak yakaladığı o ritim ve duygu birleşimi, ileride filmlerindeki o meşhur karmaşık kurgu tarzına dönüştü. Bu durum aslında Iñárritu’nun sinemaya her şeyden önce ses ve ritim üzerinden yaklaştığını, filmlerini adeta bir beste yapar gibi kurguladığını gösteriyor.
Iñárritu daha sonra Meksika’nın dev televizyon kanalı Televisa’nın en genç yapımcısı oldu. 1988 ile 1990 yılları arasında müziğe iyice yoğunlaşarak tam altı Meksika filminin müziklerini hazırladı. 1991 yılında kendi reklam şirketi Zeta Film’i kurdu ve artık kendi reklamlarını yazıp yönetmeye başladı. Tam da bu sıralarda, ileride çok ses getirecek işlere beraber imza atacakları ünlü yazar Guillermo Arriaga ile tanıştı.
Alejandro González Iñárritu’dan Ölüm Üçlemesi
Iñárritu’nun yönetmenlik koltuğuna tam anlamıyla oturuşu, yazar Guillermo Arriaga ile el ele vererek çektikleri ve Sinemanın Gayri Resmi Üçlemeleri adlı makalemizde de değindiğimiz, sinema dünyasında Ölüm Üçlemesi (Death Trilogy) diye bilinen üç filmle oldu. Bu üçleme sayesinde, olayların zaman sırasına göre akmadığı, farklı insanların hayatlarının tesadüflerle kesiştiği o parçalı anlatım tarzı, yönetmenin en belirgin imzası haline geldi.
Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros – 2000)
Iñárritu’nun yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturduğu Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros), Meksika’nın sert sokaklarında geçen, şiddet, aşk ve kaderi birleştiren üç farklı hikayeyi tek bir noktada buluşturuyordu. Film dünya çapında büyük bir olay yarattı, Cannes ve Chicago gibi önemli festivallerden ödüllerle döndü ve Oscar’a aday gösterildi. Bu başarı, Meksika sinemasının tüm dünyanın dikkatini yeniden çekmesini sağladı.
Filmin en dikkat çekici yanı, hikayeyi düz bir sırayla anlatmak yerine parçalara bölmesiydi. Bu tarz, izleyiciyi olayları kafasında birleştirmeye itiyor ve yönetmenin kurgudaki ustalığını gözler önüne seriyordu. Ayrıca bu yapım, farklı karakterlerin kaderlerinin bir şekilde kesiştiği o çoklu anlatım tarzının tüm dünyada bir akım haline gelmesinde öncü oldu.
21 Gram (21 Grams – 2003)
Iñárritu, İngilizce çektiği ilk film olan 21 Gram (21 Grams)‘da Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio del Toro gibi dev isimlerle bir araya geldi. Ölüm, büyük kayıplar ve hayata yeniden tutunma gibi ağır konuları işleyen film, Naomi Watts ve Benicio del Toro’ya Oscar adaylığı kazandırdı.
Yönetmen bu filmde de olayları kronolojik bir sırayla anlatmak yerine darmadağınık, parçalı bir kurgu tercih etti. Bu karmaşık anlatım tarzı, aslında karakterlerin yaşadığı sarsıcı olayları ve ruhsal yaraları izleyiciye hissettirmek için kullanılan çok etkili bir yöntemdi.
Babil (Babel – 2006)
Ölüm Üçlemesi’nin son halkası olan Babil, Fransa, Meksika ve ABD’nin ortaklaşa hayata geçirdiği uluslararası bir projeydi. Film; Fas, Japonya, Meksika ve ABD’de geçen dört farklı hikayeyi birbirine bağlayarak insanların birbirini anlamama sorununu tüm dünya geneline yaydı. Brad Pitt ve Cate Blanchett gibi yıldızların da yer aldığı bu yapım, Iñárritu’nun kendine has tarzını iyice pekiştirdi.
Eleştirmenler bu filmi, aradaki mesafeleri ve insanların birbirine ne kadar uzak olduğunu çok iyi anlatan bir yapı olarak tanımladı. Iñárritu, Meksika’nın yerel şiddetini ve kader temasını bu kez dünya ölçeğinde işleyerek, anlattığı dertlerin aslında tüm insanlığın ortak sorunu olduğunu kanıtlamış oldu.
Iñárritu’nun dünyada sesi daha çok duyulmaya başladıkça, senarist Guillermo Arriaga ile aralarında Filmlerin asıl sahibi kim? tartışması patlak verdi ve bu kavga herkesin gözü önünde yaşandı. Bu çekişme, sinema dünyasında bir filmin asıl yaratıcısının yönetmen mi yoksa yazar mı olduğu konusundaki en meşhur tartışmalardan biri haline geldi.
Arriaga, o karmaşık hikaye yapılarının ve karakterlerin tamamen kendi yazdığı senaryolardan çıktığını savunuyordu. Iñárritu tarafı ise o parçalı anlatıma asıl ruhunu, hızını ve duygusunu veren şeyin yönetmenin kurgu masasındaki dokunuşları ve görsel tarzı olduğunu ileri sürdü. Bu durum, sinema sektöründe Bir filmin asıl mimarı, hikayeyi kağıda döken midir yoksa onu perdeye yansıtan mı? sorusunu uzun süre gündemde tuttu.
Yaşanan bu büyük kavganın ardından Iñárritu, 2010 yapımı Güzel (Biutiful) filminden itibaren senaryo yazımında Nicolas Giacobone ve Alexander Dinelaris gibi yeni isimlerle çalışmaya başladı; hatta Bardo filminde senaryoyu tamamen kendisi üstlendi. Bu ayrılıktan sonra gelen 2014 yapımı Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi ve 2015 yapımı Diriliş (The Revenant) gibi filmlerle kazandığı tarihi başarılar, onun sadece bir yönetmen değil, filmin her şeyine hakim olan gerçek bir yaratıcı olduğunu tüm dünyaya kanıtladı. Bu süreç, bir filmin asıl başarısının yönetmenin görsel vizyonuna, kurgu zekasına ve oyuncu yönetimine bağlı olduğunu da herkese göstermiş oldu.
Oscar Zaferleri Dönemi
Arriaga’dan ayrıldıktan sonra Inarritu’nun sineması, tek bir başkahramanın varoluşsal acılarına odaklanan daha içe dönük bir yaklaşımla olgunlaşma aşamasına girmiştir. Bu dönem, aynı zamanda, kariyerinin en tanımlayıcı işbirliği olan Emmanuel Lubezki ortaklığı ile görsel bir yeniden tanımlanmayı da getirmiştir.
2010 yapımı Güzel (Biutiful), Inarritu’nun estetik açıdan daha geleneksel bir anlatıya döndüğü bir geçiş filmi oldu. Yönetmen bu filmde, kişisel kefaret, ölümle yüzleşme ve kentsel fakirliğin karanlık yüzü gibi konulara odaklandı. Başrol oyuncusu Javier Bardem, filmdeki performansıyla Oscar’a aday gösterildi ve film ayrıca En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre adaylığı aldı.
Iñárritu’nun kariyerindeki ikinci büyük yaratıcı ortaklık, görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile gerçekleşti. Lubezki, Yerçekimi (Gravity – Yön: Alfonso Cuaron), Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi ve Diriliş filmlerinde çığır açan sinematografisiyle, tarihte art arda üç yıl (2014-2015-2016) En İyi Sinematografi Oscar’ı kazanan tek kişi oldu. Bu ortaklık, Iñárritu’nun parçalı anlatımından tamamen zıt bir estetiğe, kesintisiz tek plan yanılsamasına geçişini sağladı.
Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi
2014 yılında vizyona giren Birdman, Iñárritu’nun kariyerinde tam bir dönüm noktası oldu. Filmin en çılgın tarafı, hem bir tiyatro sahnesini hem de ana karakter Riggan Thomson’ın zihnindeki karmaşayı sanki hiç kesinti yokmuş gibi, yani tek bir sahneymiş gibi izletmesiydi. Bu teknik, yönetmenin ego, sanatın gerçekliği ve yaratıcılık gibi ağır konuları anlatması için harika ama bir o kadar da zorlayıcı bir yöntem oldu.
Film, sergilediği sanatsal cesaretin yanı sıra Michael Keaton, Emma Stone ve Edward Norton gibi oyuncuların müthiş performanslarıyla eleştirmenleri kendine hayran bıraktı. Gecenin sonunda ise En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Görüntü Yönetmenliği olmak üzere dört büyük dalda Oscar ödülünü kucaklayarak sinema tarihine geçti.
Iñárritu, Diriliş (The Revenant) ile bir önceki yıl aldığı En İyi Yönetmen Oscar’ını üst üste ikinci kez kazanarak imkansıza yakın bir başarıya imza attı. Sinema tarihinde bu rekoru kırabilen John Ford ve Joseph L. Mankiewicz’den sonraki üçüncü isim oldu. Ayrıca iki yıl üst üste Yönetmenler Birliği (DGA) ödülünü alan tek yönetmen olarak tarihe geçti. Leonardo DiCaprio da hepimizin bildiği o uzun bekleyişin ardından, En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını nihayet bu filmle evine götürdü.
Aslında Iñárritu, kariyerinin başındaki o darmadağınık kurgu tarzını bırakıp Diriliş’teki gibi akıp giden uzun sahnelere geçse de anlattığı dert hep aynı kaldı. İnsanın o vahşi, kontrol edilemez ve kırılgan yapısı.. Değişen tek şey, bu duyguyu bize anlatmak için kullandığı teknikler oldu. Babil’deki tesadüflerden Diriliş’teki dondurucu doğa şartlarına geçse bile, insanın hayatta kalma çabasını hep merkeze koydu.
Film o sene En İyi Film ödülünü alamadı. Bu durum, Akademi’nin bir yönetmene üst üste iki yıl en büyük ödülü vermekten çekindiği dedikodularını doğursa da Iñárritu’nun yönetmenlikteki ağırlığını ve prestijini hiçbir şekilde sarsmadı.
Iñárritu, alışılmış film kalıplarının dışına çıkarak 2017 yılında Et ve Kum (Carne y Arena) adlı sanal gerçeklik çalışmasını hazırladı. Bu deneysel iş, Cannes Film Festivali’nde gösterilen ilk sanal gerçeklik projesi oldu ve Akademi tarafından Özel Başarı Ödülü ile ödüllendirildi.
Yönetmen, 2022 yapımı Bardo filmiyle tam 20 yıl sonra memleketi Meksika’ya geri döndü. Filmin başrolündeki gazeteci Silverio Gama, tıpkı Iñárritu gibi uzun süre ABD’de yaşamış ve ülkesine döndüğünde kendi kimliğiyle, anılarıyla ve geçmişiyle yüzleşen bir karakter. Venedik Film Festivali’ndeki ilk gösteriminde bu film eleştirmenleri ikiye böldü. Bazıları filmi yönetmenin kendi egosunu parlattığı üç saatlik bir gösteri olarak eleştirirken, bazıları ise yönetmenin ruh dünyasını en saf haliyle yansıttığına inandı. Bu durum, bir yönetmenin kendi kişisel dünyasını bu kadar açık bir şekilde anlatmasının getirdiği riski de gözler önüne serdi.
Iñárritu gelen eleştirilere, göçmenliğin bir bakıma biraz ölmek olduğunu söyleyerek yanıt verdi. Filmin birebir kendi hayatı olmadığını, daha çok göçmen olmanın yarattığı korkuların, hislerin ve hayallerin bir yansıması olduğunu savundu. Ona göre Meksika sadece bir ülke değil, bir ruh hali demekti.
Alejandro González Iñárritu‘nun kariyeri sadece ödüllerle veya gişe başarılarından ziyade, izleyicinin ruhunda bıraktığı derin izlerle dolu. O, sinemayı bir ayna gibi kullanıyor, Paramparça Aşklar Köpekler‘den Diriliş‘e kadar her filminde insanın acısını, çaresizliğini ve dayanıklılığını anlatıyor. Üst üste iki kez En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanarak adını tarihe yazdıran bu Meksikalı usta, sinema dilini sürekli yenileme cesaretiyle çağımızın en büyük sinemacılarından biri olarak anılmaya devam edecek.













5 Yorum