Paul Thomas Anderson denince akla 2007 yapımı Kan Dökülecek (There Will Be Blood) ve 2012 yapımı Usta (The Master) gibi dev klasikler gelir. Ancak 2025 yapımı yeni filmi Savaş Üstüne Savaş, yönetmenin kariyerinde bambaşka bir sayfa açıyor. Bu kez hem büyük bütçeli bir aksiyonun heyecanını hem de iğneleyici bir siyasi mizahı aynı potada eritiyor. Thomas Pynchon‘ın Vineland romanından esinlenen film, sadece vurdulu kırdılı bir macera değil, aslında modern dünyanın ve Amerika’nın kendi içindeki bitmek bilmeyen kavgasını anlatan, biraz kafası karışık ama büyüleyici bir hikaye. Anderson, daha önceki Pynchon uyarlaması İçsel Kötülük (Inherent Vice)’ün o aşırı karmaşık yapısını bir kenara bırakmış, bu sefer karşımıza hem izlemesi çok keyifli hem de teknik olarak kusursuz bir iş çıkarmış.
Film, eski bir radikal aktivist olan Bob Ferguson’ın hikayesini konu alıyor. Getto lakaplı Pat Calhoun ve Perfidia Beverly Hills, aşırı solcu devrimci bir grup olan Fransız 75’in üyeleridir. Bir gözaltı merkezinde tutuklu göçmenleri kurtarırken, Perfidia merkezin komutanı yüzbaşı Lockjaw’ı cinsel olarak aşağılar. Lockjaw, bu aşağılanmanın neticesinde Perfidia’ya takıntılı hale gelir. Pat ve Perfidia sevgili olurlar. Lockjaw, Perfidia’yı bomba yerleştirirken yakaladığında, Perfidia onunla cinsel ilişkiye girmeyi kabul ettikten sonra onu serbest bırakır.
Perfidia, Charlene adında bir kız çocuğu dünyaya getirdikten sonra, Pat onu evlenmeye ikna etmeye çalışır. Fakat doğum sonrası depresyonun pençesine düşen Perfidia, devrimci faaliyetlerine devam etmek için onları terk eder. Silahlı bir banka soygununda bir güvenlik görevlisini öldürdükten sonra yakalanır. Lockjaw, kilit French 75 üyelerinin yerini söylemesi karşılığında Perfidia’nın hapse girmekten kurtulmasını sağlar. Perfidia tanık koruma programına girerken, Lockjaw’da French 75 yoldaşlarını enselemeye başlar. Pat ve Charlene, Bob ve Willa Ferguson takma adlarını alırken, Perfidia Meksika’ya kaçar.
16 yıl sonra, Kaliforniya’nın Baktan Cross kentinde, toplumdan uzak bir yaşam süren Bob, paranoyak bir esrarkeş haline gelmiştir. Artık özgür ruhlu bir genç kız olan Willa, Bob’un uyuşturucu alışkanlıklarına ve paranoyasına kızmaktadır. Göçmen karşıtı şiddetli çabaları sayesinde Lockjaw, albay rütbesine yükselmiş ve ABD güvenlik kurumlarında önemli bir isim haline gelmiştir. Lockjaw, aşırı sağcı beyaz üstünlükçü bir grup olan Christmas Adventurers Club’ın üyesi olmaya davet edildiğinde, Perfidia ile olan geçmişteki ilişkisini gizlemek için Willa’yı öldürmeye karar verir.
Bob’un korktuğu başına gelir ve film bu noktadan sonra izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmaya başlıyor. Bob, saklandığı delikten çıkar ve artık geçmişin hayaletleriyle boğuşan, hataları ve korkularıyla yüzleşmek zorunda kalan çaresiz bir adamdır. Paul Thomas Anderson, bu filmde aksiyon kavramını yeniden tanımlıyor. Alışılagelmiş Hollywood patlamaları yerine, gerilimin iliklerinize işlediği, diyalogların kurşun kadar ağır olduğu bir atmosfer kurmuş.
Leonardo DiCaprio, 2015 yapımı Diriliş (The Revenant)’ten bu yana en fiziksel ve en yıpratıcı rolüyle karşımızda. DiCaprio, Bob’un içindeki o yorgun savaşçıyı bakışlarıyla o kadar iyi yansıtıyor ki, karakterin her nefes alışında ciğerlerindeki o eski sigara dumanını ve barut kokusunu hissediyorsunuz.
Willa rolündeki Chase Infiniti, filmin en büyük sürprizi. DiCaprio gibi bir devin karşısında ezilmeden, hikayenin duygusal yükünü sırtlayan, isyankar ve zeki bir performans sergiliyor. Geleceğin yıldızı olacağı kesin. Filmin yan kadrosu adeta bir şöhretler geçidi: Sean Penn ve Benicio del Toro.. Penn, yılın en iğrenç ve en unutulmaz kötüsünü bizlere tanıyor. Saç modeli, yürüyüşü, konuşmasıyla tam bir karikatür gibi ama korkunç derecede gerçekçi. Özellikle Benicio del Toro’nun canlandırdığı Sensei karakteri, filmin kara mizah dozunu artıran, absürt ama tehlikeli bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Savaş Üstüne Savaş’ta Doğru Taraf Hangisi?
Filmin adı Savaş Üstüne Savaş, sadece fiziksel çatışmaları değil ideolojik çatışmaları da sorguluyor. Film, Reagan dönemi Amerika’sının politikalarını günümüzün kutuplaşmış dünyasıyla harmanlıyor. Bir yanda devletin ezici gücü, diğer yanda bireysel özgürlük arayışı.. Anderson, Doğru taraf hangisi? sorusuna kolay cevaplar vermiyor; bunun yerine izleyiciyi gri bir alanda, ahlaki ikilemlerle baş başa bırakıyor. Filmde olaylar arasında 16 yıl atlaması tesadüf değildir. 2009-2025 arası tam da Amerika’da kutuplaşmanın tavan yaptığı, Trump döneminin başladığı, aşırı sağın sokaklara indiği yıllar. Yönetmen burada bizlere şunu söylüyor: – Geçmişteki hatalar ve mücadeleler hiç bitmiyor, sadece şekil değiştirip geri geliyor.
Film, Amerika’nın aslında kendi içinde verdiği o büyük kavgayı konu alıyor. Yönetmen Anderson, siyasi meseleleri heyecanlı bir gerilim hikayesine dönüştürerek, ülkedeki görüş ayrılıklarını ve bitmek bilmeyen çatışmaları sorguluyor. Hatta film, beyaz üstünlüğü anlayışına açıktan savaş açtığı için sert eleştirilerin hedefi olmuş durumda. Özellikle Lockjaw karakterinin acımasız ve savaş takıntılı kişiliği bu durumu daha da belirginleştiriyor. Çünkü o, hikayedeki kötü tarafın sadece bir kişi değil, koca bir sistem ve zihniyet olduğunu temsil ediyor.
Film aslında bize çok net birkaç mesaj veriyor: Geçmişten kaçamazsın, devletin gücü karşısında her zaman savunmasızsın ve aile, sığınabileceğin tek ama bir o kadar da hassas olan yerdir. Kahramanımız, devrimci olduğu o eski günleri unutmuş gibi görünse de, o geçmiş bir gün aniden çıkıp geliyor ve hem kendisinin hem de kızının hayatını tehlikeye atıyor. Yani bireysel ya da toplumsal yaralar iyileşmedikçe yok olmuyor, sadece bir süreliğine gizleniyor.
Film, devletin kontrolü arttıkça bireyin özgürlüğünün nasıl yok olduğunu çok iyi işliyor. Bu takip edilme korkusunu sadece bir senaryo gereği değil, tarihte gerçekten yaşanmış haklı bir endişe olarak önümüze koyuyor. Hikayedeki kayıp kız ise bir olay örgüsü değil, filmin kalbi. Devletin ve tarihin o devasa gücü karşısında elimizde kalan tek şey sevdiklerimizle kurduğumuz bağlar. Bu bağlar bizi hayata bağlasa da aslında çok kırılganlar ve onları korumak için ciddi bir mücadele vermemiz gerekiyor.
Michael Bauman’ın kamerası, karakterlerin üzerindeki klostrofobik baskıyı hissettirmek için hem geniş IMAX ölçeklerini hem de boğucu yakın planları ustaca kullanıyor. Jonny Greenwood, filmin huzursuz ruhunu besleyen, metalik ve sinir bozucu derecede güzel bir film müziğine imza atmış. Müzik, aksiyon sahnelerinde bir kalp atışı gibi hızlanıp, dramatik anlarda tekinsiz bir sessizliğe bürünüyor.
Savaş Üstüne Savaş, patlamış mısırınızı yerken izleyip geçebileceğiniz bir film değil. Sizi yoran, düşündüren ve bittiğinde salonu terk ederken hala etkisinden çıkamayacağınız bir deneyim. Hem aksiyon arayanları doyuracak tempoya hem de derinlik arayan sinefilleri mest edecek bir başyapıt.











