Şampiyon

Ringin İçindeki ve Dışındaki Adam

Darren Aronofsky‘nin 2008’de çektiği ve ülkemizde 2009’da Şampiyon adıyla gösterilen The Wrestler yapımı göründüğünden çok daha fazlasını sunuyor. Dışarıdan bakınca sıradan bir spor filmi ya da eski günlerine dönmeye çalışan bir adamın hikayesi gibi dursa da hikaye derinleştikçe karşımıza oldukça üzücü bir tablo çıkıyor. Film, bir zamanlar ünlü olan insanların unutulup gitmesini, yaşlanmanın getirdiği zorlukları ve bir insanın gerçek hayatıyla işindeki kimliği arasında nasıl sıkışıp kaldığını anlatıyor.

Mickey Rourke, Marisa Tomei ve Evan Rachel Wood’un harika oyunculuklarıyla devleşen film, yönetmen Aronofsky için de büyük bir değişim demekti. İncelemesini de yazdığımız bir önceki filmi Kaynak (The Fountain)’da bolca görsel efekt ve felsefi konularla uğraşan yönetmen, bu kez tam tersi bir yola girmişti. Daha sade, olduğu gibi ve sarsıcı bir gerçeklikle karşımıza çıkarak insan psikolojisinin en zor kısımlarına odaklanmış.

Filmin bu kadar etkileyici olmasının asıl sebebi, hikaye ile gerçek hayatın birbirine çok benzemesi. Başrol oyuncusu Mickey Rourke’un kendi fırtınalı hayatı ile canlandırdığı Randy karakterinin yaşadıkları arasında izleyiciyi rahatsız edecek kadar büyük benzerlikler taşıması. Bu durum da filmi kurgu bir hikaye olmaktan çıkarıyor. İzleyici olarak bir karakterin dramını izlerken, aslında ünlü bir oyuncunun geçmiş hatalarıyla yüzleşip kendini yeniden kanıtlama çabasına da yakından tanıklık ediyoruz.

Randy “The Ram” Robinson

Randy “The Ram” Robinson, 1980’lerin o meşhur profesyonel güreş ve heavy metal dünyasının en parlak isimlerinden biriydi. O zamanlar Guns N’ Roses şarkılarıyla ringe gelirken binlerce hayranı onun için çıldırırdı. Ancak film, bu eski şanlı günleri sadece bir anı olarak değil, bugünkü perişan halini daha iyi anlamamız için bir görsel olarak kullanıyor.

Aradan geçen yirmi yılın ardından, o efsane güreşçinin yerinde artık bambaşka biri var. New Jersey’de bir karavanda yaşayan Randy, hayatını sürdürebilmek için küçük salonlarda dövüşmek ve bir marketin şarküteri bölümünde çalışmak zorunda kalan yorgun bir adama dönüşmüş durumda. Bu tablo, onun bir zamanlarki gösterişli hayatı ile şimdiki sıradan ve hatta küçük düşürücü yaşamı arasındaki uçurumu en sert haliyle yüzümüze çarpıyor.

Bu zıtlık, filmin temel konularından biri olan geçmişe duyulan özlemi besliyor. Randy yalnızca şöhretini değil, ait olduğu bir dönemi, o dönemin kültürünü ve en önemlisi o dönemdeki kimliğini kaybetmiştir. Aronofsky bu kayıp hissini, Randy’nin mahalledeki çocuklarla eski bir Nintendo güreş oyunu oynaması gibi küçük ama dokunaklı anlarla gösteriyor. Bu sahnede Randy, oyun ekranındaki kendi gençliğini, kendi zafer anını yeniden canlandırmaya çalışıyor. Bu, geçmişe duyulan basit bir özlem değil, şimdiki zamanda var olamamanın ve kayıp bir kimliğe tutunma çabasının acı bir yansımasıdır.

Randy’nin çöküşü sadece sosyal ve ekonomik değildir, acımasızca fiziksel ve psikolojiktir. Yılların getirdiği yıpranma, steroid enjeksiyonları, ringde geçirdiği kalp krizi ve ardından gelen bypass ameliyatı, vücudunun artık bu sporu kaldıramadığının somut kanıtlarıdır. Doktorunun güreşi bırakmazsan ölürsün uyarısı, onun için sadece tıbbi bir tavsiye değil, kimliğinin ölüm fermanıdır. Psikolojik olarak ise Randy, derin bir yalnızlık ve öz-değer kaybı içindedir. Kendisini eski yıpranmış bir et parçası olarak tanımlaması ve yapayalnız olmayı hak ettiğini söylemesi, bu içsel çöküşün en net ifadesidir. Onun kaslı fiziği ve sert tavırları, aslında içindeki derin hüznü ve kırılganlığı gizlemek için kullandığı bir maskedir.

Filmde Randy’nin vücudu sadece yaşlanan bir sporcunun bedeni değil, yaşadığı tüm acıların bir simgesi haline geliyor. Onun bedeni, şöhretin ve zamanın bedelinin yazıldığı, yara izleriyle dolu bir metin gibidir. Her yara, her ağrı, geçmiş zaferlerin ve şimdiki yenilgilerin bir kaydıdır. Bu benzetme, Randy’nin süpermarketin şarküteri reyonunda et kesmesiyle zirveye ulaşıyor. O, sattığı et ürünleri gibi, bir zamanlar değerli olan ama şimdi tüketilip bir kenara atılmış, son kullanma tarihi geçmiş bir ürün haline gelmiştir.

Market tezgahında yaşadığı sinir krizi ve elini bilerek makineye kestirmesi, yaşadığı bu kimlik bunalımının patladığı andır. Bu hareketle sanki kendi vücudu üzerindeki kontrolü tekrar eline almaya çalışıyor ve içindeki ruhsal acıyı fiziksel bir acıya dönüştürüyor. – Ben bir et parçasıyım düşüncesini kanlı bir şekilde gerçeğe döküyor. Bu sahne, Randy’nin normal bir hayata asla alışamayacağını ve aslında yavaş yavaş kendi sonunu hazırladığını en acı şekilde bize gösteriyor.

Rourke ve Randy Robinson’ın Kesişen Kaderleri

Şampiyon filminin bu kadar içten ve etkileyici olmasının en büyük sebebi, aslında filmin kendisinin de bir hayata dönüş hikayesi olması. Bu durum sadece filmdeki karakter Randy için değil, onu canlandıran Mickey Rourke için de geçerlidir. Tıpkı Randy gibi, Rourke da 1980’lerde, 1982 yapımı Diner, 1986 yapımı Dokuz Buçuk Hafta ve 1987 yapımı Şeytan Çıkmazı gibi filmlerle Hollywood’un en parlak yıldızlarından biriydi. Ancak 1991’de, kendini yok ettiğini ve bir aktör olarak kendine saygısı kalmadığını hissederek oyunculuğu bırakıp profesyonel boksa geri döndü.

Boks yıllarında Randy’nin güreş yüzünden aldığı yaralara benzer şekilde Rourke da çok ağır fiziksel hasarlar aldı.. burnu, elmacık kemiği kırıldı ve yüzü tanınmaz hale geldiği için defalarca estetik ameliyat olmak zorunda kaldı. Rourke, canlandırdığı karakterle kendi hayatı arasındaki bu benzerliklerin bazen utanç verici boyuta ulaştığını bizzat itiraf etmişti. İşte bu yüzden filmdeki oyunculuğu bir rol değil, geçmiş hatalarıyla yüzleşme ve kendini affettirme çabasıdır.

Mickey Rourke’un performansını zaten kendi hayatını oynuyor diyerek basite indirgersek filmin asıl gücünü kaçırmış oluruz. Burada bir oyuncunun bir karaktere girmesinden çok daha fazlası var! Sanki senaryo, Rourke’un gerçek hayatıyla birleşip tek vücut olmuş. Hikaye ile gerçeklik birbirini besleyen ayrılmaz bir parça haline gelmiş.

Rourke, canlandırdığı karakterin çektiği acıyı, pişmanlığı veya utancı taklit etmiyor, bu duyguları zaten hem ruhunda hem de yaralı yüzünde gerçekten taşıyor. Yönetmen Aronofsky de kamerasıyla sadece bu var olan gerçekliği kaydediyor. Bu yüzden Şampiyon, sıradan bir film olmaktan çıkıp neredeyse gerçek bir hayat hikayesini izlediğimiz bir belgesel havasına bürünüyor. Aronofsky, bir insanın gerçek hayattaki çöküşünü ve yeniden ayağa kalkma isteğini filmin motoru haline getiriyor. Sinema tarihinde çok az görülen bu durum, filmin duygusal gücünü inanılmaz bir seviyeye çıkarıyor.

Aronofsky’nin Belgeselci Estetiği

Darren Aronofsky, 1998 yapımı Pi ve 2000 yapımı Bir Rüya İçin Ağıt filmlerindeki o hareketli, süslü ve gösterişli tarzını bu filmde bilerek bir kenara bırakıyor. Önceki işlerinin aksine, Şampiyon filmi tamamen çıplak bir gerçeklik üzerine kurulu ve hiç abartıya kaçmıyor. Görüntü yönetmeni Maryse Alberti ile beraber, filmi sanki düşük bütçeliymiş gibi gösteren, kumlu ve eski bir görüntü tarzı seçmişler. Bu seçim, ana karakter Randy’nin yaşadığı dünyanın ne kadar eskimiş, kasvetli ve sıradan olduğunu gözler önüne seriyor. Aronofsky, izleyiciye güzel bir görüntü sunmak yerine, onları Randy’nin o sert ve acımasız hayatının tam içine sokmak istiyor.

Filmin en dikkat çekici özelliği, kameranın sürekli Randy’yi arkasından takip etmesi. Bu teknik, klasik spor filmlerindeki o büyük zaferleri kutlayan havalı çekimlerden çok farklı. Aronofsky, güreşin şovuyla veya eğlencesiyle ilgilenmiyor, o şovun arkasındaki adamın ne kadar yorgun ve yalnız olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Kamera bizi Randy’nin dibine kadar sokuyor ve dünyayı adeta onun gözünden görmemizi sağlıyor.

Kameranın bu şekilde kullanılması iki farklı duygu uyandırıyor. Bir yandan, sürekli Randy’nin arkasından gitmek önümüzü görmemizi engelliyor. Randy gibi biz de bir sonraki adımda ne olacağını bilmiyoruz; bu da izleyicide sürekli bir belirsizlik ve huzursuzluk yaratıyor. Sanki kamera, Randy’nin sıkışıp kaldığı dünyanın duvarlarını örüyor.

Öte yandan, bu kamera onun en sadık arkadaşı gibi davranıyor. Onunla beraber koridorlarda yürüyor, soyunma odasında bekliyor, markette mesai yapıyor. Bu aşırı yakınlık sayesinde Randy’nin ne kadar yalnız olduğunu çok daha derinden hissediyoruz. Etrafında hiç kimse yokken bile kamera orada, onu izleyen ve yargılamayan tek şahit o. Bu yöntem sayesinde biz sadece bir film izlemiyoruz, Randy’nin yaşadıklarını bizzat onunla beraber tecrübe ediyoruz. Onun omuzlarındaki o ağır yükü sanki biz de kendi üzerimizde hissediyoruz.

Ringin Dışındaki Hayat Arayışı

Geçirdiği kalp krizinin ardından güreşi bırakmak zorunda kalan Randy, hayatını yeniden değerlendirme fırsatı bulur ve bu süreçte ilk adımı yıllardır görmediği ve bir baba olarak terk ettiği kızı Stephanie (Evan Rachel Wood) ile yeniden bağ kurmaya çalışmak olur. Bu çabası, Randy’nin geçmişteki hatalarıyla yüzleşmesini ve ringin dışında, Robin Ramzinski (gerçek adı) olarak yeni bir kimlik bulma olasılığını gösteriyor. Ancak bu yol, engebeli ve acı doludur. Stephanie, babasının yokluğunun hayatında ne kadar derin yaralar açtığını açıkça ifade eder ve Randy’nin samimi çabaları bile bu yaraları kapatmaya yetmez. Sonunda, Randy’nin bir buluşmayı unutmasıyla bu kırılgan bağ tamamen kopar. Bu başarısızlık, onun bir baba olarak var olmayı beceremediğini, sadece ringin kahramanı The Ram olarak var olabildiğini trajik bir şekilde gösteriyor.

Randy’nin ring dışındaki hayata tutunmaya çalışırken sığındığı bir diğer isim ise striptizci Cassidy. Ancak Cassidy, Randy için sıradan bir sevgili değil, aslında onun bir kopyası gibi. Tıpkı Randy gibi o da yaşlanıyor ve yaptığı işin hem bedenen hem de ruhen getirdiği ağır yüklerle boğuşuyor. Her ikisi de vücutlarını bir şov uğruna sergiliyor ve sahnenin o sahte alkışları ile gerçek hayatın yalnızlığı arasında sıkışıp kalmış durumdalar.

Normal bir filmde Cassidy, altın kalpli kadın rolüne bürünüp Randy’yi kurtaran kişi olabilirdi. Fakat yönetmen bu basit numaraya başvurmamış. Cassidy bir kurtarıcı değil, bir aynadır. Randy’nin son maçına çıkmaması için ona yalvarması, sağlığı için endişelenmesi, onu kurtarma çabasından çok, kendi yansımasında gördüğü yıkımı durdurma arzusundan kaynaklanıyor.

Cassidy’nin Randy’yi durduramaması, aralarındaki aşkın yetersizliği değil, filmin anlatmak istediği o acı gerçeğin bir kanıtı. Randy’nin neden ringlere dönmek zorunda olduğunu en iyi Cassidy anlıyor. Çünkü kendisi de benzer bir şekilde yaptığı işle var olan bir kimliğin hapsinde yaşıyor. Bu yüzden Cassidy, Randy için bir kurtuluş yolu değil, yaşadığı dramın bir onayı haline geliyor. Ona yeni bir hayat veremiyor, sadece halinden anlayabiliyor.

Kimlik Olarak Sahne<>Sığınak Olarak Ring

İlginç olan şu ki, profesyonel güreş dünyası aslında kurgu ve şov üzerine kurulu olsa da, Randy için dünyadaki en gerçek yer orasıdır. Çünkü ringde çektiği acı gerçektir, hayranlarının alkışı gerçektir ve en önemlisi The Ram karakteri onun gerçek kimliğidir. Normal hayat onun için sahte gülümsemelerden ibaretken, herkesin sahte dediği güreş dünyası ona gerçek bir amaç ve kişilik sunar.

Güreş filmde bir meslek değil, bir kaçış yoludur. Randy, hayatın karmaşasından, sorumluluklarından ve hatalarından kaçıp ringe sığınır. Çünkü ringde kurallar bellidir, kimin iyi kimin kötü olduğu nettir ve her şey bir senaryoya bağlıdır.. yani her şey kontrol altındadır. Gerçek hayat ise tahmin edilemez ve acımasızdır. Randy için pişmanlıklarla dolu Robin olmaktansa, karizmatik bir kahraman olan The Ram olmak çok daha kolaydır.

Kahraman olduğunda çektiği acının bile bir anlamı vardır.. seyirciyi eğlendirmek. Ama Robin olarak çektiği acı sadece yalnızlık ve anlamsızlıktır. Filmin asıl mesajı da burada gizli.. Bazı insanlar için kimlikleri, sergilediği performansın kendisidir. Sahne bittiğinde, o insan da biter. Randy’nin asıl dramı, onu seven tek yer olan ringin, aynı zamanda onu öldüren yer olmasıdır. Bu tam bir kapandır. Son maçından önce hayranlarına – Ne zaman duracağımı söyleyecek tek kişi sizlersiniz demesi, varlığının tamamen başkalarının alkışına bağlı olduğunun çok acı bir itirafıdır.

Şampiyon filmi, Randy’nin kalp ağrısına ve Cassidy’nin onu izlemeye dayanamayıp salonu terk etmesine rağmen, o meşhur atlayışını yapmak için ringin iplerine tırmanmasıyla biter. Bir an durur, seyircilere bakar, atlar ve o anda ekran kararır. Yönetmen Aronofsky, Randy’nin ölüp ölmediğini bilerek bize söylemez, bu belirsizlik filmin etkisini çok daha fazla artırır.

Bu açık uçlu son, iki temel yoruma kapı aralıyor. Birincisi, Randy’nin trajik ölümüyle sonuçlanan bir zaferdir. Atlayışı yapar, maçı kazanır ama kalbi bu son efora dayanamaz. Kendi şartlarında, bir kahraman olarak, ait olduğu tek yerde ölür. Bu, bir bakıma onun için en şanlı sondur. İkinci olasılık ise daha acımasızdır.. Hayatta kalır, maçı kazanır, ancak bu zafer anlıktır. Onu bekleyen şey yine yalnızlık, hastalık ve şarküteri reyonundaki anlamsız hayattır. Bu senaryoda zafer daha büyük bir trajedinin başlangıcıdır.

Nihayetinde filmin mesajı, sonucun ne olduğundan çok, Randy’nin yaptığı seçimle ilgilidir. O, belirsiz, acı dolu ve yalnız bir gerçek hayat yerine, şanlı, anlamlı ama muhtemelen ölümcül bir performansı seçiyor. Şampiyon, şöhretin bedeli üzerine dokunaklı bir dram olmanın ötesinde, kimliğini yalnızca alkışların sesinde bulabilen, hırpalanmış bir hayalperestin yürek parçalayan portresidir. Film, bizlere şu sarsıcı gerçeği bir daha hatırlatıyor: Bazı insanlar için en büyük trajedi ölmek değil, kim olduğunu unutarak yaşamak zorunda kalmaktır.

Daha Fazla Göster

Bir Yorum

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu