İçeriğe geç

Siyah Kuğu

Kusursuzluğun Karanlık Yüzü

Sahne ışıkları yandığında seyircinin gördüğü şey zarafettir. Dansçıların kusursuz hareketleri, müziğin büyüsü ve göz alıcı kostümler, her şeyin kolaylıkla gerçekleştiği duygusunu uyandırır. Oysa perdenin arkasında bambaşka bir dünya vardır. Saatler süren provalar, bedensel acılar, rekabet, hata yapma korkusu ve sürekli daha iyi olma baskısı, o kısa gösterinin görünmeyen parçalarıdır.

Sitemizde bol bol yapımlarını incelediğimiz Darren Aronofsky imzalı 2010 yapımı Siyah Kuğu (Black Swan), seyirciyi tam da bu görünmeyen dünyanın içine götürüyor. Film, ilk bakışta büyük bir bale gösterisine hazırlanan genç bir dansçının hikâyesi gibi görünse de asıl olarak insanın kendi üzerinde kurduğu baskıyı anlatıyor. Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina Sayers, hayatının rolüne ulaşmaya çalışırken yalnızca rakipleriyle değil, kendi korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Nina’nın hikâyesi, başarıya ulaşmanın mutluluk getireceğine inanan bir insanın, hayaline yaklaştıkça neden daha çok korkmaya başladığını gösteriyor. Onun için sahneye çıkmak artık sevdiği işi yapmak anlamına gelmiyor. Her prova, kendisini kanıtlaması gereken yeni bir sınava; her hata ise bütün hayatının boşa gideceğini düşündüren büyük bir yenilgiye dönüşüyor.

Nina’nın Hayatını Değiştiren Rol

New York’taki bir bale topluluğu, yeni sezonda Kuğu Gölü gösterisini sahnelemeye hazırlanıyor. Topluluğun yöneticisi Thomas Leroy (Vincent Cassel), gösterinin başrolünü tek bir dansçıya vermek istiyor. Seçilecek kişinin hem Beyaz Kuğu’yu hem de Siyah Kuğu’yu canlandırması gerekiyor. Bu iki karakter birbirinden oldukça farklı özelliklere sahip. Beyaz Kuğu masum, kırılgan ve zarifken Siyah Kuğu daha cesur, özgür ve karanlık bir yapıya sahip. Bir dansçının her iki karakteri de başarıyla canlandırabilmesi için yalnızca hareketleri doğru yapması yetmiyor. Sahnede iki ayrı ruh hâlini de hissettirmesi gerekiyor.

Nina, Beyaz Kuğu için neredeyse kusursuz bir seçim gibi görünüyor. Sessiz, narin ve son derece disiplinli olan genç kadın, bütün hareketlerini büyük bir dikkatle yapıyor. Provalarda hiçbir ayrıntıyı şansa bırakmıyor, en küçük hatasını bile tekrar tekrar düzeltmeye çalışıyor. Ancak sıra Siyah Kuğu’ya geldiğinde aynı rahatlığı gösteremiyor. Çünkü Siyah Kuğu’nun taşıdığı özgürlük, Nina’nın yıllardır uzak durduğu bir duygu.

Thomas, onun yeteneğinden şüphe duymuyor. Asıl sorun, Nina’nın kendisini sürekli kontrol etmesi. Dans ederken müziğin akışına kapılmak yerine hareketlerinin doğru olup olmadığını düşünüyor. Hata yapmamak için gösterdiği çaba, dansındaki doğallığı ortadan kaldırıyor. Thomas’ın ondan istediği şey ise kusursuz hareketler değil, kendisini bırakması ve sahnede gerçek bir duygu göstermesi.

Nina sonunda başrolü aldığında hayatının en mutlu anını yaşaması beklenebilir. Yıllardır süren çalışmalarının karşılığını almış, hayalini kurduğu yere ulaşmıştır. Fakat bu haber onda huzurdan çok korku yaratır. Başrolü kazanmış olmak, artık onu kaybetme ihtimalinin de bulunduğu anlamına gelir. Nina’nın zihninde başarı, keyfini çıkarabileceği bir sonuç olmaktan çıkarak sürekli korunması gereken kırılgan bir şeye dönüşür.

Lily’nin Gelişiyle Büyüyen Korku

Nina’nın üzerindeki baskı giderek artarken topluluğa Lily adında yeni bir dansçı katılır. Mila Kunis’in canlandırdığı Lily, Nina’nın neredeyse tam tersidir. Rahat tavırları, kendine güveni ve kurallara fazla takılmayan yapısıyla bulunduğu ortama kolayca uyum sağlıyor. Nina’nın her adımını düşünerek yaptığı dansı, Lily çok daha doğal bir biçimde ortaya koyuyor.

Lily kusursuz değildir, ancak dans ederken canlı ve özgür görünür. Nina’nın uzun provalar boyunca ulaşmaya çalıştığı duyguyu sanki hiç çaba göstermeden yakalıyor. Bu nedenle Nina, Lily’ye yalnızca bir rakip gözüyle bakmaz. Onun karşısında olmak istediği ama olmaktan korktuğu bir insanı da görür. Başlangıçta Lily, Nina’ya yakınlık göstermeye çalışır. Birlikte vakit geçirmek, eğlenmek ve onu biraz olsun rahatlatmak ister. Fakat Nina, çevresindeki insanlara güvenmekte zorlanır. Lily’nin her davranışında başka bir niyet aramaya, onun başrolü elinden almak istediğini düşünmeye başlar. Zaman geçtikçe bu korku daha da büyür ve Lily’nin gerçekten ne yaptığıyla Nina’nın zihninde kurduğu olaylar arasındaki sınır belirsizleşir.

Film, Lily’nin gerçekten bir tehdit olup olmadığı konusunda kesin bir cevap vermiyor. Çünkü hikâyenin asıl tehlikesi dışarıdan gelen bir rakip değil. Nina’yı tüketen şey, yeterince iyi olmadığına dair düşüncesi ve sahip olduklarını her an kaybedebileceği korkusudur. Lily yalnızca bu korkunun görünür hâle gelmesini sağladı.

Nina başarılı bir balerin olsa da kendi hayatı üzerinde söz sahibi olan yetişkin bir kadın gibi yaşamıyor. Annesi Erica ile paylaştığı ev, onun dünyasının ne kadar dar olduğunu açıkça bizlere gösteriyor. Pembe tonlarla dolu odası, oyuncakları ve çocukluk eşyaları, sanki zamanın orada yıllar önce durduğunu düşündürüyor.

Annesi Erica da geçmişte bale yapmış, ancak hayal ettiği başarıya ulaşamamıştır. Kızının başarılı olmasını çok ister ve onun kariyeriyle yakından ilgilenir. Bu ilgi ilk bakışta destekleyici görünse de zamanla baskıcı bir hâl almıştır. Nina’nın ne yiyeceğine, ne zaman dinleneceğine, kimlerle görüşeceğine kadar pek çok konuda karar vermeye çalışır. Kızını sevmediğini söylemek mümkün değildir. Nina’yı korumaya çalışırken onun bağımsızlaşmasına engel oluyor. Kızının kendi kararlarını vermesi, dışarı çıkması ya da annesinin onaylamadığı bir davranışta bulunması Erica için tehlikeli bir değişim gibi görünür.

Nina da annesine karşı çıkmaya alışkın değildir. Çocukluğundan beri kurallara uymuş, sessiz kalmış ve kendisinden beklenenleri yerine getirmiştir. Bu nedenle ne istediğini açıkça ifade etmekte zorlanıyor. Bale topluluğunda Thomas’ın, evde ise annesinin beklentileri arasında sıkışıp kalır. Hayatında herkes ona nasıl davranması gerektiğini söylerken Nina kendi sesini duyamaz hâle gelir. İşte bu yüzden Beyaz Kuğu’nun Nina’ya bu kadar uygun olması tesadüf değildir. Nina da Beyaz Kuğu gibi narin, sessiz ve itaatkârdır. Siyah Kuğu’ya ulaşabilmesi için yıllardır içinde tuttuğu öfkeyi, özgürlük isteğini ve bastırılmış duygularını ortaya çıkarması gerekir. Ancak Nina bu iki tarafını bir arada yaşamayı öğrenmek yerine, birinden kurtulup tamamen diğerine dönüşmeye çalışır.

Thomas, Nina’nın sahip olduğu yeteneği fark eden ve ona hayatının en önemli fırsatını veren kişidir. Bununla birlikte, onun üzerindeki baskıyı artıran başlıca insanlardan biri de yine Thomas olur. Nina’dan daha cesur davranmasını, kendisini serbest bırakmasını ve Siyah Kuğu’nun karanlık tarafını ortaya koymasını ister. Bu istek ilk bakışta Nina’nın gelişmesi için yapılmış bir yönlendirme gibi görünebilir. Fakat Thomas’ın kullandığı yöntemler çoğu zaman Nina’nın sınırlarını ve rahatsızlığını önemsemez. Onun korkularını anlamaya çalışmak yerine bu korkuları kullanır. Nina’nın kendisini yetersiz hissetmesi, Thomas için aşılması gereken bir sorun değil, ondan daha güçlü bir gösteri çıkarabilmek adına yararlanılabilecek bir zayıflıktır.

Thomas’ın dünyasında önemli olan sonuçtur. Gösteri başarılı olduğu, seyirciler etkilendiği ve sahnedeki performans kusursuz göründüğü sürece bu sonuca hangi bedellerle ulaşıldığı ikinci planda kalır. Nina’nın yorgunluğu, korkusu ve giderek bozulan hâli onun için sahne üzerindeki başarı kadar önemli değildir. Bu yaklaşım Nina’nın zaten güçlü olan kusursuzluk isteğini daha da büyütür. Çünkü Thomas ona açıkça olmasa bile sürekli aynı duyguyu verir: Olduğun kişi yeterli değil, başka biri olmalısın.

Beth ve Unutulma Korkusu

Filmde kısa süre görünmesine rağmen önemli bir yere sahip olan Beth MacIntyre (Winona Ryder), topluluğun eski başrol dansçısıdır. Yıllarca sahnenin merkezinde durmuş, seyircilerin hayranlığını kazanmış ve topluluğun yüzü hâline gelmiştir. Fakat yaşı ilerlediğinde yerini daha genç bir dansçıya bırakmak zorunda kalmıştır. Beth’in yaşadıkları, Nina için geleceğin rahatsız edici bir görüntüsüne dönüşüyor. Başrolü almak büyük bir zaferdir, ancak bu zaferin sonsuza kadar sürmeyeceği açıktır. Bugün alkışlanan bir dansçı, birkaç yıl sonra kolayca unutulabilir. Sahnedeki yer boş kalmaz; mutlaka başka biri gelir ve o ışığın altında dans etmeye devam eder.

Nina, Beth’e baktığında yalnızca yaşlanan bir balerin görmez. Bütün hayatını mesleğine adayan bir insanın, mesleği elinden alındığında nasıl boşlukta kaldığını da fark eder. Bu durum onun rolünü kaybetme korkusunu daha da artırıyor. Çünkü Nina’nın da bale dışında kendisini tanımlayabileceği bir hayatı yok. Film burada oldukça sade ama güçlü bir soru soruyor: İnsan kendisini yalnızca yaptığı işle tanımlarsa, bir gün o işi yapamadığında geriye kim kalır?

Gösteri yaklaştıkça Nina’nın üzerindeki baskı dayanamayacağı bir ağırlığa dönüşüyor. Uykuları bozuluyor, bedeninde yaralar görmeye başlıyor ve aynalardaki yansımaların kendisinden farklı hareket ettiğini hissediyor. Kalabalıkta kendisine benzeyen yüzlerle karşılaşır; bazı anlarda Lily’nin yüzüyle kendi yüzü birbirine karışıyor.

Film bu sahnelerde seyirciyi doğrudan Nina’nın bakışına yerleştiriyor. Yaşananların ne kadarının gerçek, ne kadarının Nina’nın korkularından kaynaklandığını ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Bir sahnede kesinlikle yaşandığını düşündüğümüz bir olay, birkaç dakika sonra bambaşka bir anlam kazanıyor. Bu belirsizlik hikâyeyi yalnızca daha gizemli hâle getirmek için kullanılmaz. Nina’nın zihnindeki dağılmayı seyirciye de hissettirir. Biz de onun gibi çevresindeki insanlardan şüphe etmeye, küçük ayrıntılarda tehdit aramaya ve neye inanacağımızı bilememeye başlıyoruz.

Nina için gerçek ile korku arasındaki fark artık önemini kaybetmiştir. Çünkü yaşadığı korku, gerçek bir olay kadar güçlüdür. Lily’nin rolünü elinden alacağı düşüncesi, annesinin onu kontrol etmesi ve Thomas’ın yetersiz bulması, Nina’nın zihninde sürekli büyüyen tek bir duyguda birleşir: Kusursuz olmazsa her şeyini kaybedecektir.

Nina’yı yıkıma sürükleyen şey, başarıyı hayatındaki tek değer hâline getirmesidir. Yaptığı hiçbir şey ona yeterli gelmez. İyi geçen bir provada bile yalnızca küçük hatalarına odaklanır. Başkalarının övgülerini duymak yerine, eksik olduğunu düşündüğü taraflarını görür. Bale artık sevdiği bir sanat olmaktan çıkar, Nina’nın bütün değerini belirleyen bir ölçüye dönüşür. İyi dans ettiğinde yaşamaya değer biri olduğunu hissederken, hata yaptığı anda kendisini tamamen başarısız sayar. Böylece sahne, kendisini özgürce gösterebildiği bir yer değil, varlığını kanıtlamak zorunda olduğu bir alana dönüşür.

Kusursuzluk isteğinin tehlikesi de burada ortaya çıkıyor. Çünkü kusursuzluk ulaşılabilecek açık bir nokta değildir. İnsan ona yaklaştığını düşündükçe daha fazla eksik görmeye başlar. Nina ne kadar çalışırsa çalışsın, zihnindeki yetersizlik duygusunu susturamaz. Başarı arttıkça rahatlamak yerine daha çok korkmasının nedeni budur. Film, insanın kendisinden daha iyisini istemesine karşı çıkmıyor ancak gelişmek ile kendisini cezalandırmak arasındaki farkı bizlere gösteriyor. Nina bu farkı kaybettiği için başarıya doğru ilerlerken kendisinden uzaklaşıyor.

Gösteri Gecesi ve Nina’nın Dönüşümü

Final gösterisi başladığında Nina’nın bütün hayatı o birkaç saate sıkışmış gibidir. Sahneye Beyaz Kuğu olarak çıktığında yaptığı hata, onun için küçük bir aksilikten çok daha büyük anlam taşır. Uzun süredir korktuğu her şeyin gerçekleştiğini düşünür. Rolü kaybettiğine, Thomas’ı hayal kırıklığına uğrattığına ve bütün çalışmalarının boşa gittiğine inanır.

Fakat Siyah Kuğu sahnesinde bambaşka bir Nina ortaya çıkar. Yıllardır bastırdığı öfke, özgürlük isteği ve karanlık tarafı sonunda sahneye taşınır. Artık hareketlerini sürekli denetlemeye çalışmaz. Müziğe ve karaktere tamamen kapılır. O ana kadar ulaşamadığı canlılığı yakalar ve seyirciyi büyüleyen bir performans sergiler.

Bu sahne dışarıdan bakıldığında Nina’nın büyük zaferidir. Sonunda Thomas’ın istediği dansçıya dönüşmüş, Beyaz Kuğu ile Siyah Kuğu’yu aynı gösteride bir araya getirmeyi başarmıştır. Ancak bu zafer, Nina’nın kendisini kabul etmesiyle değil, kendisine zarar vermesiyle gerçekleşir. Nina iki farklı yönü arasında denge kuramaz. Siyah Kuğu’yu ortaya çıkarabilmek için Beyaz Kuğu’yu yok etmesi gerektiğine inanır. Özgürleşmek ile kontrolü tamamen kaybetmek arasındaki ayrımı göremez. Bu nedenle sahnedeki dönüşümü büyüleyici olduğu kadar üzücüdür.

“Kusursuzdum”

Filmin sonunda Nina’nın söylediği “Kusursuzdum” sözü, hikâyenin bütün ağırlığını taşıyan bir cümleye dönüşür. Nina sonunda istediğini elde etmiştir. Seyirciler onu alkışlamış, Thomas performansından etkilenmiş ve uzun zamandır peşinden koştuğu kusursuzluğa kısa bir an için ulaştığını düşünmüştür. Fakat o anın bedeli çok ağırdır. Nina sahnede kusursuz görünürken yaşamını sürdürebileceği bütün dengeyi kaybetmiştir. Başarıya ulaşmış, fakat bu başarının sevincini yaşayabileceği bir gelecek bırakmamıştır.

Bu nedenle final, yalnızca bir başarı anı olarak değerlendirilemez. Nina’nın zaferiyle yıkımı aynı anda yaşanır. Alkışların yükseldiği anda seyirci, onun kazanıp kazanmadığından emin olamaz. Filmin bizlere bıraktığı en güçlü soru da tam olarak budur: İnsan kendisini kaybederek ulaştığı bir başarıya gerçekten başarı diyebilir mi?

Siyah Kuğu, bale dünyasında geçmesine rağmen anlattığı duygular pek çok insana tanıdık gelebilir. Yeterince iyi olamama korkusu, başkalarıyla karşılaştırılmak, hata yaptığında değersiz hissetmek ve çevresindeki herkesi memnun etmeye çalışmak yalnızca sahne sanatlarına ait sorunlar değildir. Nina’nın yaşadıkları uç noktada görünse de onun duyguları günlük hayatın içinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. İnsanlar bazen okulda, işte ya da özel hayatlarında kendi değerlerini yalnızca başarılarıyla ölçmeye başlar. Bir sınav sonucu, bir terfi, bir ödül veya başkalarının onayı, kişinin kendisine bakışını tamamen değiştirebilir.

Film, çalışmanın ya da başarılı olmak istemenin yanlış olduğunu bizlere asla söylemiyor ama asıl tehlikenin, insanın kendisini yalnızca başarı üzerinden tanımlamasında buluyor. Çünkü başarı kalıcı değildir. Alkışlar sona erebilir, roller değişebilir ve bugün sahip olunan yer yarın başka birine verilebilir.

Nina’nın en büyük sorunu, bale dışında kendisine ait bir hayat kuramamış olmasıdır. Kim olduğunu, ne istediğini ve nelerden hoşlandığını düşünmeye fırsat bulamamıştır. Hayatı boyunca annesinin, Thomas’ın ve bale dünyasının beklentilerine göre şekillenniştir. Başkalarının istediği kişiye dönüşmeye çalışırken kendi kişiliğini kaybetmiştir.

İnsan kendisini yalnızca güçlü, başarılı ve kusursuz görünen taraflarıyla kabul edemez. Korkular, öfke, hatalar ve eksikler de kişiliğin bir parçasıdır. Bunları bastırmak ya da yok saymak, insanı daha güçlü yapmaz. Tam tersine, içindeki çatışmayı büyütür. Nina, Beyaz Kuğu ile Siyah Kuğu’yu kendi içinde barıştırmayı başaramaz. Birini yaşatabilmek için diğerini yok etmeye çalışır. Sonunda sahnede istediği görüntüye ulaşsa da bu görüntünün arkasında artık kendisi kalmamıştır.

Siyah Kuğu, bizlere gösterişli sahnelerinin ve karanlık atmosferinin ardında, kusursuzluk isteğinin insanı nasıl yalnızlaştırabileceğini anlatan güçlü bir hikâye sunuyor. Film bittikten sonra akılda kalan yalnızca Nina’nın dansı değil, o dansın uğruna nelerden vazgeçtiğidir. Belki de kusursuzluk, uzaktan bakıldığında büyüleyici görünen ancak yaklaştıkça insanı kendisinden uzaklaştıran bir hayaldir. Nina o hayale ulaşır, fakat vardığı yerde huzur, özgürlük ya da mutluluk bulamaz. Geriye yalnızca kısa süren bir alkış ve cevabı kolay olmayan bir soru kalır:

Kusursuz olmak için kendimizden vazgeçiyorsak, sonunda kazanan gerçekten biz miyiz?

Yorum Yap