İçeriğe geç

The Odyssey İnceleme

Eve Dönüş Bazen Bir Ömür Sürer

Kaçırma

Bu yılın açık ara en iyi sinema deneyimiydi. Gidin, izleyin ve o dalgaların arasında kaybolun!

Hikâye 8
Oyunculuk 8
Görsellik 9
Müzik 8
8

Bir insan evinden ne kadar uzaklaşabilir? Yıllar boyunca denizlerde sürüklenmekten, arkadaşlarını kaybetmekten, savaşın ağırlığını taşımaktan ya da tanrıların öfkesine hedef olmaktan söz etmiyorum yalnızca. Asıl uzaklık, insanın geride bıraktığı kişiyle dönüştüğü kişi arasında açılan boşlukta saklıdır.

Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi tam olarak bu boşluğa bakıyor. Homeros’un binlerce yıllık destanını büyük bir macera olarak anlatırken, hikâyenin merkezine eve dönmeye çalışan bir savaşçıdan çok daha fazlasını yerleştiriyor. Karşımızda yaptığı seçimlerle yüzleşmek zorunda kalan bir koca, yıllardır görmediği oğluna yabancılaşmış bir baba ve zaferlerinin ardında bıraktığı yıkımı artık görmezden gelemeyen bir adam bulunuyor.

Film, nihayet geçtiğimiz hafta 17 Temmuz 2026’da gösterime girdi. Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği yapımda Odysseus’u Matt Damon, oğlu Telemachus’u Tom Holland, eşi Penelope’yi Anne Hathaway canlandırıyor. Robert Pattinson, Odysseus’un yokluğunda Penelope’ye talip olan Antinous rolünde yer alırken Zendaya Athena’yı, Charlize Theron ise Kalypso’yu oynuyor. Yaklaşık 3 saat süren film, Nolan’ın tamamen IMAX film kameralarıyla çekilen ilk uzun metrajlı yapımı olma özelliğini taşıyor.

Savaş Biter, Fakat Savaşçı Dönemez

Hikâye, Truva Savaşı’nın ardından ülkesi İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus’un uzun yolculuğunu konu alıyor. Odysseus savaşa giderken geride eşi Penelope’yi ve henüz küçük bir çocuk olan Telemachus’u bırakmıştır. Aradan geçen yirmi yılın sonunda İthaka’daki düzen bozulmuş, Odysseus’un öldüğünü düşünen soylular saraya yerleşerek Penelope’yi içlerinden biriyle evlenmeye zorlamaya başlamıştır.

Ancak Nolan, bildiğimiz gibi olayları düz bir zaman çizgisi içinde anlatmıyor. İthaka’da yaşananlarla Odysseus’un denizlerdeki yolculuğu, Truva’daki geçmişi ve zihninden silinmeyen anıları iç içe geçiyor. Bir karakterin anlattığı hikâyenin içinden başka bir hikâye çıkıyor; geçmiş bazen bugünün arasına sızıyor, bazen de gelecek henüz yaşanmadan kendisini hissettiriyor. Buna rağmen film, Nolan’ın bazı önceki yapımları kadar yorucu bir bilmeceye dönüşmüyor. Zamanın parçalanması, izleyiciyi şaşırtmak amacıyla kullanılan bir oyun değil; Odysseus’un zihnindeki dağınıklığın bir yansıması hâline geliyor.

Çünkü savaş Odysseus için geride kalmış bir olay değil.. Yakılan şehirler, ölen askerler ve Truva Atı sayesinde elde edilen zafer onunla birlikte denize açılmıştır. Odysseus her yeni adada başka bir tehlikeyle karşılaşırken aslında savaşta verdiği kararların sonuçlarından kaçmaktadır. Eve ulaşmasını engelleyen yalnızca fırtınalar, canavarlar veya tanrılar değildir. Kendisinin kim olduğunu kabul edememesi de yolculuğu uzatıyor.

Bu yönüyle The Odyssey, kahramanlık hikâyesi gibi başlayıp kahramanlığın bedelini sorgulayan bir filme dönüşmüş. Odysseus’un zekâsı Truva’nın düşmesini sağlamıştır, fakat aynı zekâ binlerce insanın ölümünü de beraberinde getirmiştir. Nolan onu kusursuz bir savaşçı olarak yüceltmek yerine, başarılarıyla suçluluk duygusu arasında sıkışan bir insan olarak gösteriyor.

Destanın İçindeki İnsan

Filmin en güçlü yanı, devasa görüntüler arasında insan hikâyesini kaybetmemesi. Tek gözlü dev Polyphemus, deniz canavarları, büyücüler ve fırtınalar elbette hikâyenin önemli parçaları. Ancak Nolan için bunların her biri yalnızca aşılması gereken bir engel değil. Odysseus’un korkularını, kibrini, öfkesini veya pişmanlığını ortaya çıkaran karşılaşmalara dönüşüyorlar.

Özellikle Polyphemus sahnelerinde karanlık ve belirsizlik ön plana çıkıyor. Canavarın ne kadar büyük olduğunu hemen görememek, tehdidi daha ürkütücü hâle getiriyor. Circe’nin bulunduğu bölüm ise masalsı bir duraktan çok, insanların içindeki vahşiliği açığa çıkaran rahatsız edici bir yüzleşme gibi ilerliyor. Samantha Morton’ın kısa fakat etkili performansı, filmin en tekinsiz anlarından bazılarını taşıyor. Kalypso’nun adasıysa dışarıdan huzurlu görünmesine rağmen Odysseus’un kimliğini ve geçmişini kaybetme tehlikesiyle karşılaştığı bir hapishaneye dönüşüyor. Eleştirilerde de Polyphemus, Circe ve Siren bölümleri filmin en akılda kalıcı sahneleri arasında gösterildi.

Nolan, Homeros’un anlatısındaki bazı tanrıları ve karakterleri geri plana çekerek daha insana yakın bir dünya kurmuş. Tanrılar hakkında sık sık konuşulsa da onların olayları yönettiği uzun sahneler yerine, insanların kararları ve bu kararların sonuçları öne çıkıyor. Athena, Odysseus’un görebildiği gizemli bir varlık olarak hikâyede yerini koruyor; buna karşılık yolculuğun yükü büyük ölçüde Odysseus’un omuzlarında kalıyor. Bu yaklaşım, destanın büyülü yönünü zaman zaman azaltıyor fakat karakterin kendi hatalarıyla yüzleşmesini daha güçlü kılmış.

Matt Damon, Odysseus’u gösterişli konuşmalar yapan yenilmez bir hükümdar olarak oynamıyor. Yüzünde savaştan kalan yorgunluk, hareketlerinde yılların ağırlığı hissediliyor. Güçlü görünmeye çalışsa da yaşadıklarının altında ezilen, eve dönme isteğiyle eve döndüğünde karşılaşacağı hayattan duyduğu korku arasında kalan bir adam izliyoruz. Performansı özellikle sessiz anlarda değer kazanıyor. Odysseus’un kaybettiği insanları düşündüğü, geçmişte verdiği kararları hatırladığı ya da ailesinin kendisini hâlâ bekleyip beklemediğini sorguladığı sahnelerde karakterin içindeki kırılma açıkça görülüyor. Bu nedenle Odysseus yalnızca antik bir destanın kahramanı olarak kalmıyor. Yıllar sonra evine dönmeye çalışan, ancak eski hayatının kaldığı yerden devam etmeyeceğini bilen herkesin anlayabileceği birine dönüşüyor. Matt Damon’ın oyunculuğu, pek çok eleştirmen tarafından kariyerinin en güçlü başrol performanslarından biri olarak değerlendirildi.

Anne Hathaway’in canlandırdığı Penelope de yalnızca kocasını bekleyen üzgün bir eş değil. Sarayı işgal eden taliplerin baskısına karşı ayakta kalmaya çalışırken hem ailesini hem de ülkesini koruyor. Odysseus denizlerde hayatta kalma mücadelesi verirken Penelope de kendi evinde başka bir savaş yürütüyor. Hathaway’in sakinliği, karakterin öfkesini ve korkusunu daha görünür kılıyor.

Robert Pattinson’ın Antinous’u ise filmin en rahatsız edici karakterlerinden biri. Açıkça bağırıp çağıran bir kötü adam olmaktan çok, saraydaki gücünü yavaşça artıran, çevresindekileri küçümseyen ve Penelope’nin çaresizliğinden yararlanan biri olarak karşımıza çıkıyor. Pattinson’ın rahat ve alaycı tavrı, Antinous’u yalnızca nefret edilen değil, her an yeni bir sorun çıkarabilecek tehlikeli bir figüre dönüştürüyor.

Tom Holland’ın Telemachus’u ise babasının gölgesinde büyümüş genç bir adam. Hiç tanımadığı bir kahramanın oğlu olmanın ağırlığını taşıyor. Babasını ararken aslında nasıl bir insan olmak istediğini de anlamaya çalışıyor. Holland’ın daha sakin ve ölçülü oyunculuğu, Telemachus’un çocukluktan yetişkinliğe geçişini çok iyi yansıtmış. Bazı eleştirmenler performansı kariyerinin en olgun işleri arasında görürken bazıları güçlü oyuncu kadrosunun yanında geri planda kaldığını düşünmüş.

Deniz, Karanlık ve Ateş

The Odyssey, büyük perdede görülmek üzere hazırlanmış bir yapım. Yapımın her karesi IMAX film kameralarıyla çekildi; IMAX 70 mm gösterimlerinde görüntü, 1.43:1 oranıyla salonun tabandan tavana uzanan bölümünü dolduruyor. Nolan ve görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema, teknolojiyi manzaraları büyütmek için kullanmamış. Açık denizin ortasında küçücük kalan gemiler, karanlığın içinde kaybolan insanlar ve ateşle aydınlanan savaş alanları, karakterlerin ne kadar savunmasız olduğunu iliklerimize kadar hissettiriyor.

Truva’nın düşüşünü anlatan bölüm filmin en görkemli parçalarından biri. Devasa atın kumların üzerinde belirmesi, askerlerin onu şehre taşıması ve gecenin sonunda başlayan yıkım, bilgisayar ortamında kurulmuş temiz bir gösteriden çok fiziksel ağırlığı olan bir felaket gibi görünüyor. Gemiler gerçekten dalgaların üzerinde sallanıyor, ateş yalnızca arka planda parlamıyor, oyuncuların yüzlerine ve çevredeki yapılara vuruyor. Görüntülerin bu kadar canlı durmasının ardında gerçek mekânlar, denize açılabilen gemiler ve olabildiğince az görsel efekt kullanılması bulunuyor.

Ludwig Göransson’ın müzikleri de filmin büyüklük duygusunu taşıyan başlıca unsurlardan biri. Müzik kimi zaman yaklaşan bir fırtına gibi yavaşça yükseliyor, kimi zaman savaşın gürültüsüne karışıyor. Buna rağmen en etkili anlar yalnızca yüksek sesli bölümler değil. Odysseus’un yalnız kaldığı sahnelerde duyulan daha sade ezgiler, yolculuğun arkasındaki özlemi güçlendiriyor. Göransson’ın çalışması, ilk eleştirilerde filmin en başarılı taraflarından biri olarak öne çıktı.

Kusursuz Bir Yolculuk Değil

Filmin yaklaşık üç saatlik süresi çoğu bölümde hızlı geçiyor. Odysseus’un uğradığı adalar, Telemachus’un arayışı ve İthaka’da büyüyen tehlike sürekli hareket hâlinde. Yine de yolculuğun ortalarında bazı bölümler birbirinden kopuk maceralar gibi görünebiliyor. Bir karşılaşma sona ererken diğeri başlıyor ve karakterlerin yaşadıklarının etkisini sindirmek için her zaman yeterli zaman kalmıyor.

Aksiyon sahneleri de aynı ölçüde başarılı değil. Deniz, mağara ve Truva bölümlerinde görüntülerin gücü kolayca hissedilirken bazı yakın dövüş sahneleri fazla karanlık ve parçalı kalıyor. Hızlı geçişler, kimin nerede olduğunu anlamayı zorlaştırabiliyor. İlk eleştirilerde de filmin görsel büyüklüğü geniş ölçüde övülürken son bölümdeki bazı çatışmaların dağınık kaldığını düşünenler olmuş.

Bir başka eksiklik, oyuncu kadrosundaki bazı önemli isimlerin yeterince kullanılamaması. Nolan’ın dünyası Odysseus’un pişmanlığı çevresinde kurulduğu için kadın karakterlerin bir kısmı hikâyede güçlü bir iz bıraksa da kısa süre görünüyor. Penelope bu durumun dışında kalıyor, fakat Athena, Kalypso ve diğer kadınların bakış açıları daha geniş işlenseydi yolculuğun anlamı daha da zenginleşebilirdi. Filmin Homeros’un destanındaki bazı kişileri ve olayları tamamen çıkardığı, bazılarını ise büyük ölçüde değiştirdiği de biliniyor.

The Odyssey özünde eve dönmenin mümkün olup olmadığını soruyor. Odysseus’un ulaşmaya çalıştığı İthaka yıllar içinde değişmiştir. Penelope artık savaşa giden genç kralın bıraktığı kadın değildir. Telemachus, babasının hatırasından bağımsız bir kimlik kurmaya çalışan yetişkin bir adamdır. Odysseus da evden ayrılan kişi olmaktan çok uzaktadır.

Bu nedenle yolculuğun sonunda asıl mesele bir limana ulaşmak değildir. Odysseus’un geçmişteki hâline dönemeyeceğini kabul etmesi gerekir. Eve dönmek, eski hayatı geri almak anlamına gelmez. Değişen insanlarla yeniden tanışmayı, verilen zararları kabullenmeyi ve kahramanlık hikâyelerinin ardında kalan gerçekleri görmeyi gerektirir.

Nolan, insanın adını tarihe yazdırmasının mutluluk getirmediğini anlatıyor. Odysseus’un efsanesi büyüdükçe ailesiyle arasındaki mesafe de büyümüştür. Herkes onun başarılarını konuşurken o yalnızca kaybettiklerini hatırlar. Böylece film, zafer ile yenilgi arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Bir savaşı kazanabilirsiniz, fakat o savaştan çıktığınızda kendinizi kaybetmiş olabilirsiniz.

Son Söz

Christopher Nolan’ın The Odyssey uyarlaması, Homeros’un destanını büyük bütçeli bir gösteriye dönüştürmüyor.. hikâyeyi savaşın insanda bıraktığı izler, aileye duyulan özlem, zamanın geri alınamaz oluşu ve insanın kendi geçmişiyle hesaplaşması üzerinden yeniden kuruyor.

Film zaman zaman büyüklüğünün altında eziliyor. Bazı karakterler kısa kalıyor, bazı çatışmalar görüntülerin vadettiği açıklığa ulaşamıyor ve yolculuğun ortasında tempo dalgalanıyor. Buna rağmen deniz sahneleri, Truva’nın düşüşü, yaratıklarla karşılaşmalar ve Matt Damon’ın taşıdığı duygusal ağırlık sayesinde kolay unutulmayacak bir sinema deneyimi ortaya çıkıyor.

The Odyssey, kahramanın canavarları yenerek evine döndüğü basit bir macera değil. Yolculuk boyunca kendi içindeki karanlığı gören ve eve ancak geçmişinden kaçmayı bıraktığında yaklaşabilen bir adamın hikâyesi.

Çünkü bazen insanın aşması gereken en büyük deniz, geride bıraktığı hayatla bugünkü hâli arasında uzanır.

Yorum Yap