Kefernahum

Beyrut Sokaklarından Yükselen Bir Vicdan Muhasebesi

Nadine Labaki’nin 2018 yapımı Kefernahum orjinal adıyla Capharnaüm yapımı, Beyrut’un fakir mahallelerinde, yoksulluğun ve kimliksizliğin içinde geçiyor ve bizleri adeta o tozlu ve çaresiz sokakların tam ortasına bırakıyor. Yapımda, Suriye’deki savaştan kaçıp Beyrut’ta ailesiyle hayata tutunmaya çalışan Zain’in hikayesine şahitlik ediyoruz. Ailesine destek olmak için kardeşleriyle sokaklarda bir şeyler satıyor. En büyük mücadelesi ise kız kardeşi Sahar’ı korumak. Henüz çocuk yaştaki Sahar’ın mahalle bakkalıyla evlendirilmesine karşı çıksa da ailesine engel olamıyor. Sahar zorla evlendirilince Zain bu duruma dayanamıyor ve evi terk ediyor.

Evden kaçınca yolu Etiyopyalı Rahil ile kesişiyor. Kaçak olarak çalışan Rahil, Zain’e kapısını açıyor ve onu derme çatma evine alıyor. Rahil işe gittiğinde Zain, kadının küçük bebeği Yonas’a bakmaya başlıyor. Kendi evinde yarım kalan abiliğini bu küçük bebeğe sahip çıkarak tamamlayan Zain’in yaşadıkları, sonunda onu bir mahkeme salonuna kadar sürüklüyor.

Kefernahum Ne Anlama Geliyor?

Filmin ismi olan Kefernahum kelimesi, hem çok eski bir geçmişe sahip hem de anlamı oldukça derin. Bu isim aslında İncil’de adı geçen antik bir köye dayanıyor. Anlatılanlara göre Hz. İsa bu köyde mucizeler göstermiş ancak köy halkı inanmamakta ısrar edince burası lanetlenmiş. Zamanla bu mekan yıkılıp yok olsa da ismi edebiyatta ve dilde, her şeyin birbirine girdiği, darmadağınık, büyük bir kargaşa ve kaos anlamında kullanılmaya başlanmış.

Yönetmen Nadine Labaki bu ismi, Beyrut’un fakir mahallelerindeki o içinden çıkılmaz karışıklığı ve çocukların yaşadığı zorlu hayatı anlatmak için kullanmış. Labaki, filmi hazırlarken bir tahtaya çocuk işçiliği, kimliksizlik, çocuk gelinler ve mülteci sorunları gibi başlıkları alt alta yazdığında, karşısındaki tablonun tam bir kargaşa yuvası yani Kefernahum olduğunu görmüş. Film bizlere bu büyük kaosun tam ortasında kalan bir çocuğun hem öfke dolu hem de hayata tutunmaya çalışan bakış açısını sunuyor. Filmin adı, hikayenin geçtiği yeri hem düzensiz bir karmaşa hem de sanki üzerine lanet çökmüş bir yer olarak damgalıyor.

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, filmin kalbinde, omuzlarındaki ağır yüke rağmen pes etmeyen Zain var. Zain, kağıt üzerinde yok sayılan, resmi bir kimliği bile olmayan bir çocuk. Beyrut’un en fakir mahallelerinde yaşayan bu küçük çocuğun hikayesini bu kadar etkileyici yapan en önemli şey ise, karakteri canlandıran Zain Al Rafeea‘nın kendi hayatıyla filmin senaryosunun neredeyse aynı olması.

Zain Al Rafeea, aslında Suriye’deki savaştan kaçıp ailesiyle Lübnan’a sığınmış gerçek bir mülteci. Film çekilirken o da tıpkı canlandırdığı karakter gibi okuma yazma bilmiyor ve sokaklarda çalışarak ailesine bakıyordu. Yönetmen Nadine Labaki onu sokakta arkadaşlarıyla oynarken keşfettiğinde, gözlerindeki o hem bilge hem de öfkeli bakıştan çok etkilenmiş. Zain filmde sadece oyunculuk yapmıyor, bizzat yaşadığı zorlukları ve şahit olduğu adaletsizlikleri tüm dünyaya haykırıyor.

Küçük Zain, evde kardeşlerine bakmaktan sokakta ağır yükler taşımaya, hatta hapse düşen abisine yasa dışı ilaçlar götürmeye kadar bir çocuğun asla yapmaması gereken işlere bulaşmış durumda. Ama tüm bu pisliğin içinde onu ayakta tutan tek şey vicdanı ve kız kardeşi Sahar’a olan sevgisi. Anne ve babası, borçları yüzünden Sahar’ı mahalle bakkalına adeta satmaya çalıştığında, Zain buna karşı çıkıyor. Sahar’ın zorla evlendirilmesine engel olamadığı an, Zain’in çocukluğunun bittiği andır. O günden sonra evi terk edip kendi yoluna giden Zain, artık kendisi için değil, sistemin dışladığı tüm çocuklar için bir sembol haline geliyor.

Evi terk eden Zain’in yolu kendisi gibi toplumun dışına itilen ve yok sayılan Etiyopyalı kaçak göçmen Rahil ile kesişiyor. Rahil bir eğlence parkında kaçak olarak çalışan ve oturma izni olmadığı için her an yakalanma korkusuyla yaşayan bir kadındır. Küçük bebeği Yonas’ı herkesten saklayarak büyütmeye çalışmaktadır. Rahil ve Zain arasındaki ilişki güçlü bir hayatta kalma ortaklığına dönüşüyor. Rahil Zain’e sokaklarda bulamayacağı bir sıcaklık ve kalacak bir yer sunarken Zain de o işteyken küçük Yonas’a bakarak bu iyiliğin karşılığını verir.

Bu sahneler filmin en dokunaklı ve insanı en çok rahatsız eden sahnelerini barındırıyor. On iki yaşındaki bir çocuğun henüz bir bebek olan Yonas’a bakmaya çalışması hem büyük bir masumiyet hem de dayanılmaz bir dram. Bebeği beslemesi ve hatta bir tencereye koyup kaykayla sokaklarda gezdirmesi hafızalarımıza kazınıyor. Ancak bu anlar Rahil’in polis tarafından yakalanıp hapse atılmasıyla yerle bir oluyor. Zain küçücük bir bebekle Beyrut’un acımasız sokaklarında tek başına kalıyor. Günlerce açlıkla ve bebeğin ihtiyaçlarıyla mücadele eder. Zain, Yonas’ı hayatta tutabilmek için bir çocuğun asla vermemesi gereken kararlar vermek zorunda kalıyor.

Burada karşımıza çıkan Yonas da tıpkı diğerleri gibi gerçek bir hikayeden gelmiştir. Yonas’ı canlandıran çocuk aslında bir kızdır ve çekimler sırasında onun gerçek anne ve babası da kaçak oldukları gerekçesiyle gözaltına alınmıştır. Hatta Rahil karakterini canlandıran oyuncu filmdeki tutuklanma sahnesinden sadece üç gün sonra gerçek hayatta da kimliği olmadığı için tutuklanmış. Bu filmin bir kurgu değil Beyrut sokaklarının her gün sessizce şahit olduğu acı gerçeklerin bir yansımasıdır.

Film Zain’in mahkeme salonundaki yorgun ve öfkeli haliyle başlıyor. Hikaye geçmişe giderek Zain’in zihnindeki anılarla devam ediyor. Kız kardeşinin ölümüne neden olan adamı bıçakladığı için beş yıl hapis cezası alıyor. Ancak hapisteyken bile pes etmiyor. Bir televizyon programına bağlanıp ailesine dava açmak istediğini tüm dünyaya duyuruyor. Hakimin neden şikayetçisin sorusuna verdiği – Beni dünyaya getirdikleri için cevabı filmin ne anlatmak istediğini net şekilde özetliyor.

Bu dava anne ve babaya karşı değil çocuklarını açlık ve sefalet içinde bırakan tüm düzene karşı açılmış bir savaştır. Ailesinin yeni bir çocuk daha beklediğini ve kız olursa adını yine Sahar koyacaklarını öğrenince öfkesinden deliye dönüyor. Mahkemede hakime artık çocuk yapmasınlar diye adeta yalvarıyor. Çünkü ona göre bakılamayan ve sevilmeyen her çocuk aslında daha doğmadan cezalandırılmış oluyor.

Mahkeme sahneleri bizleride adeta bir karar vermeye zorluyor. Başta anne ve babadan nefret etsek de aslında onların da bu bitmek bilmeyen yoksulluğun birer kurbanı olduğunu anlıyoruz. Onlar da çocukları gibi bu çaresizliğin içinde boğulmuş durumdalar. Annenin – Beni yargılayamazsın çünkü benim çektiklerimi görmedin demesi aradaki büyük uçurumu yüzümüze vuruyor. İşte bu yüzden yönetmen suçu tek bir kişiye atmak yerine bu kötü şartları yaratan sistemi sorgulamamızı istiyor.

Nadine Labaki bu filmle dünyaya çok ağır ve net bir mesaj veriyor. Bir çocuk dünyaya getirmek onun onurunu, güvenliğini ve geleceğini koruma sözü vermektir. Filmde çocuk haklarının sadece kağıt üzerinde kalan süslü cümlelerden ibaret olduğu kimliği olmayan bir çocuğun dünyada bir eşyadan farkı kalmadığı anlatılıyor.

Kimliksizlik ve belgesizlik filmin en önemli konularından biri. Doğum belgesi olmayan Zain, devletin gözünde bir insan değil, bir gölge gibi görünüyor. Okula gidemiyor, hastaneye yatamıyor ve hiçbir yasal haktan faydalanamıyor. Hatta hapse girene kadar devlet onun yaşadığını bile bilmiyor. Labaki burada modern dünyanın saçmalığını eleştiriyor. İnsanın var olduğunu kanıtlamak için bir kağıt parçasına muhtaç olmasını ve o kağıt yoksa yok sayılmasını sert bir dille eleştiriyor.

Ayrıca film çocuk evlilikleri ve çocuk işçiliği gibi dünyanın her yerinde yaşanan büyük acılara da değiniyor. On bir yaşındaki Sahar’ın, biraz kira borcu ve birkaç tavuk karşılığında yaşlı bir adama verilmesi, yoksulluğun insanı nasıl çaresiz bıraktığını ve çocukluğu nasıl yok ettiğini acı bir şekilde gösteriyor. Zain’in bu duruma karşı koymaya çalışması hepimizin bu haksızlıklara karşı vermesi gereken tepkidir. Film boyunca dökülen gözyaşları, bu adaletsiz düzene duyulan büyük öfkeden kaynaklanıyor.

ve O Gülümseme

Filmin en sonunda izleyiciyi hem ağlatan hem de derin bir nefes aldıran bir sahne yer alıyor. Zain bir pasaport fotoğrafı çektirmek için kameranın karşısına geçiyor. Fotoğrafçı ona gülümsemesini söylüyor çünkü bu bir ceza kaydı değil, onun bir birey olduğunu kanıtlayan kimlik belgesi için kullanılacak. Film boyunca bir kez bile içtenlikle gülmeyen, yüzü hep asık ve gözleri dünyanın yüküyle dolu olan Zain o an hafifçe ve mahcup bir şekilde gülümsüyor. Bu son sahne izleyiciye bir parça umut veriyor ama bu sahte bir mutlu son değil. Zain’in o an parlayan yüzünde geride bıraktığı acıların, kaybettiği kız kardeşinin ve sokaklarda verdiği mücadelenin yorgunluğu hala görünüyor.

Kefernahum filmi bittikten sonra bile etkisi devam etti ve oyuncuların hayatını resmen değiştirdi. Başrol oyuncusu Zain ve ailesi artık Norveç’te yaşıyor. Zain orada okula gidiyor ve sonunda çocuk gibi yaşama şansı buldu. Yönetmenin de dediği gibi Zain elinden alınan çocukluğunu geri aldı.

Treasure (Yonas) ve ailesinin durumu Zain kadar şanslı ilerlemedi maalesef. Çekimler bittikten kısa bir süre sonra Lübnan hükümeti tarafından sınır dışı edildiler. Önce Kenya’ya, oradan da Nijerya’ya gönderildiler. Nadine Labaki ve film ekibi onlara destek olmaya çalışsa da resmi makamların kararı değişmedi. Şu an Nijerya’da ailesiyle birlikte yaşıyor. Onun hikayesi aslında filmin anlattığı o sert gerçekliğin bir parçası olarak kaldı. Zain Norveç’te yeni bir hayata başlarken, Treasure sistemin acımasız yüzüyle gerçek hayatta da yüzleşmek zorunda kaldı.

Kaynak
Mülteciler ve Sığınmacılar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu