İçeriğe geç

Bisiklet Hırsızları

Savaş Sonrası Roma Sokaklarında Onur ve Çaresizlik

Vittorio De Sica tarafından yönetilen ve dünya sinemasının en sarsıcı yapımlarından biri olarak kabul edilen Bisiklet Hırsızları (İtalyanca özgün adıyla Ladri di biciclette), ruhumuzun en derin köşelerine dokunmayı başaran zamansız bir klasiktir. Her ne kadar ilk gösterimi 1948 yılında gerçekleşmiş olsa da filmin sinema dünyasındaki yankıları, dünya sinemasının büyük bir estetik dönüşüm geçirdiği 1958 gibi yıllarda ve sonrasında da dalga dalga yayılmaya devam etmiştir. Süslemelerden, gösterişli sahnelerden ve yapay oyunculuklardan uzak duran yapım, hayatı tam da olduğu gibi, tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla beyaz perdeye taşımıştır. Yapım, çalınan bir bisikletin peşine düşen bir baba ve oğlun hikayesinden çok daha fazlasını, insan onurunun, toplumsal çaresizliğin ve bir çocuğun gözünden babasının kusursuz bir kahramandan sıradan bir insana dönüşmesinin iç burkan öyküsüdür.

Savaş sonrasındaki Roma, sokakları iş arayan çaresiz insanlarla dolu, ekonomik olarak çökmüş bir şehirdir. Bu kalabalığın içinde yer alan Antonio Ricci, iki yıldır işsiz kalmış ve ailesinin geçimini sağlama konusunda derin bir umutsuzluğa kapılmıştır. Tam bu sırada şansı döner ve sokaklara film afişleri asacağı, düzenli bir gelir getirecek bir iş bulur. Ancak bu işe başlayabilmesi için kesinlikle bir bisiklete ihtiyacı vardır ama hayatta kalabilmek için sahip olduğu tek bisikleti daha önce rehin dükkanına vermek zorunda kalmıştır.

Antonio’nun eşi Maria, evliliklerinden kalan ve ellerindeki tek değerli şey olan yatak çarşaflarından vazgeçip onları rehinciye götürür. Çarşafların karşılığında bisikleti geri alırlar. Aileye uzun zamandır hissetmedikleri bir neşe ve umutla doludur. Antonio işinin ilk gününde mutlulukla pedal basarken, oğlu Bruno da babasını gururla izler. Fakat bu mutluluk çok kısa sürer. Antonio duvara afiş yapıştırdığı sırada fırsat kollayan genç bir hırsız bisikleti çalar ve gözden kaybolur. Son ekmek kapısını da kaybeden Antonio, çaresizlik içinde 10 yaşındaki oğlu Bruno’yu yanına alarak Roma’nın devasa, kalabalık ve umursamaz sokaklarında bisikletini aramaya başlar.

Arayışı uzayıp umutları tükendikçe çaresizlik derinleşir ve Antonio mantıklı davranmayı bırakıp çaresizce batıl inançlara tutunur. Maria’nın hikayenin başında gittiği, Antonio’nun ise o zamanlar dalga geçtiği falcı kadının kapısını bu kez Antonio’nun kendisi çaresizce çalar. Falcının söylediği – Ya şimdi bulacaksın ya da asla bulamayacaksın. cümlesi, hayatın acı ve kaçınılmaz gerçeğini yüzüne vuruyor. Roma sokaklarındaki bu çaresiz arayış, çalınanın bir bisiklet olmadığını, aslında ailenin gururu ve geleceği olduğunu çok net bir şekilde bizlere gösteriyor.

Filmin kalbi ve ruhu, Antonio ile oğlu Bruno arasındaki o sessiz ama güçlü bağda atıyor. Bize sunulan bu iki karakter bir baba-oğul hikayesinden ziyade, çaresizliğin ortasında hayata tutunmaya çalışan iki farklı ruhun dünyasıdır.

Antonio, masallardaki gibi bir kahraman değil. O sadece ailesine ekmek götürmek, gururunu ayaklar altına aldırmamak için direnen sıradan bir adam. Karakteri canlandıran Lamberto Maggiorani’nin gerçek hayatta da bir fabrika işçisi olması, Antonio’nun omuzlarındaki o ağır yorgunluğu ekrana samimi ve dupduru bir gerçeklikle taşıyor. Bisikletini kaybettiği an Antonio’yu öyle bir panik esir alır ki gözü yanındaki küçük oğlunu bile görmez olur. Çamurlu sokaklarda peşinden koştururken düşen, ezilme tehlikesi atlatan Bruno’yu fark edemeyecek kadar kendi karanlığına gömülür.

Derken filmin insanın boğazını düğümleyen o kırılma anı gelir. Nehir kenarında boğulan bir çocuğun feryatları duyulur. Antonio büyük bir dehşet ve suçlulukla dönüp arkasına bakar. İşte o an, kendi saplantısı içinde kaybolsa da içindeki baba şefkatinin ne kadar diri olduğu, oğlunu kaybetme korkusuyla bir tokat gibi yüzüne çarpar. Henüz 10 yaşındaki Bruno ise yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla filmin adeta vicdanı haline gelir. Babasına hayran, onu dünyanın en güçlü adamı sanan küçük bir çocuktur. Roma sokaklarında koştururken, babasının omzundaki o ağır yükü minik yüreğiyle paylaşır. Fakat sokaklar tükenip çaresizlik koyulaştıkça, Bruno acı bir gerçekle yüzleşir. Babası da yenilebilen, kırılgan ve hata yapabilen sıradan bir insandır. Evet.. bir çocuk için çocukluğun o korunaklı masum dünyasından çıkıp babasının yenilmezliğine olan inancını yitirmekten daha sarsıcı ne olabilir ki?

Antonio ile Bruno’nun Roma sokaklarındaki bu çaresiz koşturmacası, toplumun ve devletin gariban bir adamın derdine karşı ne kadar sağır olduğunu açıkça gösteriyor. Bisikleti çalınan Antonio soluğu hemen karakolda alır fakat polisin umursamazlığıyla karşılaşır. Memurlar için bu olay her gün yaşanan sıradan bir hırsızlıktan ibarettir. Devletin adalet çarkı, yoksul bir adamın hayat memat meselesini küçücük bir ayrıntı sayıp bir kenara itiyor.

Sadece devlet değil, insanların sığındığı manevi kapılar da bu çaresizlik karşısında tıpkı bir duvar gibi. Kilise sahnesinde insanların sırf karınlarını doyurabilmek için ayine katılmak zorunda bırakıldığına tanık oluyoruz. Din görevlileri, insanların içindeki o derin acıyı anlamak yerine sadece kalıplaşmış kuralları öne sürüyor. Aniden yağmur başladığında bile kendi rahatlarının derdine düşen görevliler, sığınılacak limanların ne kadar yapaylaştığını hissettiriyor.

Bütün bu umutsuz arayışın en hüzünlü ve iç ısıtan anı ise bir restoranda yaşanıyor. Antonio, saatlerdir süren koşturmacanın ardından hissettiği suçluluk duygusunu bastırmak ve oğlunu biraz olsun mutlu edebilmek için cebindeki son parayı gözden çıkararak bütçesini aşan bir restorana adım atıyor. Bu sahne, zengin ile fakir arasındaki o derin uçurumu tüm çıplaklığıyla yansıtmakta. Yan masadaki zengin çocuk lüks yemekleri iştahla atıştırırken, Bruno ile babası masadaki en mütevazı yiyeceği paylaşıyor. Antonio bir anlığına bütün dertleri unutup oğluna gülümsemek istese de masadaki hesap ve dışarıda bekleyen gerçek dünya bu tatlı rüyayı hemen bölüyor. Hayatın sert gerçekleri, en sıcak anların bile üzerine bir gölge gibi düşüyor.

Filmin kapanış sahnesi, sinema tarihinin belki de en iç sızlatan, en unutulmaz anlarından biridir. Antonio günlerce süren koşturmacanın ardından hırsızı bulsa da ne yazık ki hiçbir şeyi kanıtlayamıyor. Tam aksine, haklıyken bir anda suçlu durumuna düşüp mahallelinin tepkisiyle karşılaşıyor. İşte o an içindeki son umut kırıntısı da eriyip gidiyor. Çaresizliğin en dibini yaşarken, yol kenarında öylece duran sahipsiz bir bisiklete takılıyor gözü. Yıllardır tutunduğu bütün dürüstlük pusulası bir anda şaşıyor. Kendi uğradığı haksızlığın acısıyla başkasına haksızlık yapmayı göze alıyor ve bisikleti çalıyor.

Fakat Antonio bir hırsız değil ki… Acemiliği yüzünden yakalanması hiç uzun sürmüyor. Sokaktakiler peşine düşüp onu hem hırpalıyor hem de herkesin içinde aşağılıyorlar. İşin en acı tarafı, Antonio tüm bu utancı kendisini hayattaki tek kahramanı sayan oğlunun gözleri önünde yaşııyor. O an sadece toplumdaki yerini değil, Bruno’nun gözündeki o gururlu baba imajını da kaybediyor. Filmin adı tam da bu kırılma noktasında derin bir anlam kazanıyor. Hırsız, sadece filmin başındaki o genç değil. Çaresizliğin, açlığın ve sistemin suça ittiği Antonio’nun ta kendisi. Hikaye insanları kestirmeden suçlamak yerine, onları bu köşeye sıkıştıran acımasız düzeni sorguluyor. En dürüst insanın bile zor zamanlarda nasıl değişebileceğini, onur denilen şeyin ne kadar narin bir cam gibi kırılabileceğini gösteriyor.

Yine de tüm bu yıkımın ortasında yönetmen bizi simsiyah bir umutsuzlukla bırakmıyor. Serbest kalan Antonio, içine düştüğü derin utançla hıçkıra hıçkıra ağlayarak yürürken Bruno sessizce yanına yaklaşıyor. Küçük çocuk babasının düştüğü durumu, yaptığı hatayı kendi gözleriyle gördü elbette ama onu yargılamak yerine uzanıp babasının elini sımsıkı tutuyor. Bu minik dokunuş kelimelerin ötesinde bir bağışlama, bir teselli çığlığı. Baba ile oğul Roma’nın kalabalık ve umursamaz sokaklarında kaybolurken, geleceklerinin ne olacağını bilmesek de o sımsıkı kenetlenen ellerin onları ayakta tutacağını hissediyoruz. Bisiklet Hırsızları büyük sloganlar atmadan, en yalın haliyle insanı insana anlatıyor. En ağır adaletsizliklerin yaşandığı bir dünyada bile bizi ayakta tutan yegane şeyin merhamet, sevgi ve her şeye rağmen kopmayan aile bağları olduğunu gösteriyor.

Yorum Yap