Florian Zeller’ın yönetmenliğini üstlendiği ve 2020 yılında sinema dünyasına sunduğu Baba (The Father) filmi, bir adamın dünyayı algılama biçimini ve öz kimliğini yavaş yavaş kaybedişini anlatan, bizlerin ruhunda derin izler bırakan bir yapım. Film, alışılagelmiş hastalık dramlarından çok farklı olduğunu belirtelim. Bizi bir izleyici olarak kenarda tutmak yerine, doğrudan kahramanın darmadağın olan zihninin içine, o kafa karıştırıcı labirente hapsediyor. Filmi bu kadar etkileyici kılan şey de hikayeyi dışarıdan izlemek yerine, karakterin yaşadığı o korkutucu boşluğu ve şaşkınlığı size birebir yaşatması. Bu yazımızda, filmdeki kahramanımızın dünyasına yakından bakacak, kurgunun gerçeği nasıl eğip büktüğünü inceleyecek ve bu dokunaklı yolculuğun insan ruhuna dair bize neler bıraktığına değineceğiz.
Baba, Londra’da geniş ve şık bir dairede yaşayan seksen yaşındaki Anthony’nin hikayesini anlatıyor. Anthony, hayatı boyunca kendi kurallarıyla yaşamış, otoriter, zaman zaman oldukça esprili ve hayata tutkuyla bağlı bir adamdır. Ancak filmin ilk dakikalarından itibaren Anthony’nin hayatında bazı şeylerin yolunda gitmediğini fark ediyoruz. Kızı, babasının güvenliğinden endişe etmekte ve ona yardımcı olacak bir bakıcı bulmak için çabalamaktadır. Fakat Anthony, yardıma ihtiyacı olduğunu kesinlikle kabul etmez. Hatta kendisine gelen bakıcıları hırsızlıkla suçlayarak veya kaba davranarak evden kovar.
Hikaye ilerledikçe bizleri geleneksel bir olay örgüsünden koparılıp Anthony’nin zihinsel dünyasına hapsetmeye başlıyor. Filmin konusu, neyin gerçek neyin ise Anthony’nin zihninin bir oyunu olduğu arasındaki sınırın tamamen silinmesi üzerine kurulu. Bir sahnede kızı Anne’in Paris’e taşınacağını duyarken, başka bir sahnede onun aslında Londra’da evli olduğunu öğreniyoruz. Karakterlerin yüzleri bile yer değiştiriyor; Anthony’nin kızı sandığı kadın bir anda bir yabancıya dönüşüyor, eve gelen adamlar farklı isimlerle karşısına çıkıyor.
Bu sahnelerde izlediğimiz şey, Anthony’nin parçalanmış hafızasını bir araya getirmeye çalıştığı ancak bir türlü başaramadığı. Zaman artık düz bir çizgide ilerlemiyor.. geçmiş ve bugün birbirine girmiş durumda. Akşam yemeğindeki bir tavuk, bir tartışma ya da sürekli kaybolan bir saat gibi detaylar, her seferinde farklı şekillerde karşımıza çıkıp duruyor. Filmin sonunda ise acı gerçekle yüzleşiyoruz. Anthony aslında çoktan kendi evinden ayrılmış ve bir bakım evine yatırılmış. İzlediğimiz tüm o kafa karıştırıcı sahneler, onun dağılmış zihninde kalan son anı kırıntılarının birbirine çarpmasından başka bir şey değil.
Anthony karakteri, sinema dünyasının gördüğü en gerçekçi ve dokunaklı insan portrelerinden biri. Usta aktör Anthony Hopkins‘in hayat verdiği bu karakter, tüm ömrünü adadığı o güçlü kişiliğinin ellerinden kayıp gidişine direnen bir savaşçı gibi. Bağımsızlığına o kadar düşkün ki, dairesi onun için kimliğini ve dünyadaki yerini koruyan sarsılmaz bir kale.
Anthony’nin en dikkat çeken yanı, güçsüzlüğünü saklamak için takındığı tavırlar. Bir bakıyorsunuz karşısındakini etkileyen, şakalar yapan, dans eden neşeli bir beyefendi olmuş.. bir bakıyorsunuz derin bir şüpheye düşüp hırçınlaşmış. Bu ani değişimler yaşadığı o korkunç kafa karışıklığından kaynaklanıyor. Bildiği dünya her an değişiyor, en yakınları bile ona yabancı geliyor. Saatini takıntı haline getirmesi de zamanı hala kontrol edebildiğini kendine kanıtlama çabası. Saati her kaybolduğunda hayatının kontrolünü yitirdiğini hissediyor ve bu korkuyla baş etmek için çevresindekileri suçluyor.
Filmin en üzücü tarafı ise, kıvrak zekasının ve gururunun hastalığıyla birleşip ona oyunlar oynaması. Kendi gördüklerinden o kadar emin ki, kızının ya da başkalarının söyledikleri ona tamamen saçma geliyor. Bu yüzden herkesin ona komplo kurduğunu ve evini elinden almaya çalıştığını sanıyor. Ancak tüm bu sert duruşun altında, annesinin şefkatini özleyen korkmuş bir çocuk var. Filmin sonundaki o büyük yüzleşme, Anthony’nin o gururlu maskesinin tamamen düşüşünü ve geriye sadece savunmasız, çıplak bir insan ruhunun kaldığını bize tüm çıplaklığıyla gösteriyor.
Olivia Colman’ın canlandırdığı Anne karakteri, filmin kalbi gibidir. Bizler izleyici olarak olup biteni onun gözünden takip ediyoruz. Anne, sevdiği bir yakınının zihni yavaş yavaş silinirken yanında olan herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kadar gerçek ve hüzünlü bir kadın. Babasını çok sevse de onun gözlerinin önünde eriyip gitmesi karşısında elinden hiçbir şey gelmemesinin çaresizliğini yaşıyor.
En ağır olanı, babasının onu bazen hiç tanıyamaması ve ona karşı çok kırıcı davranması. Anthony sürekli diğer kızı Lucy’den övgüyle bahsederken, Anne’in yüzüne karşı onu yeteneksiz ya da sıkıcı bulduğunu söylüyor. Anne bu sözlerin hastalığından kaynaklandığını bilse de canının yanmasına engel olamıyor. Yüzündeki o buruk gülümseme ve nemli gözleri, babasına olan bağlılığı ile içindeki yorgunluğu aynı anda bizlere hissettiriyor.
Babasına bakmakla onu bir bakımevine yerleştirmek arasında gidip gelirken müthiş bir vicdan azabı çekiyor. Paris’e gitmek, kendine yeni bir düzen kurmak istiyor ama babasının her bir unutkanlığı veya öfkesi bu isteği yüzünden kendini suçlu hissetmesine neden oluyor. Bu hastalık sadece hastayı değil, ona sevgiyle bağlı olan herkesi yavaş yavaş tüketiyor. Onun yaşadığı, hala hayatta olan birinin arkasından her gün yas tutmak gibi tarif etmesi imkansız bir acı.
Filmde Anthony’nin dairesi, sadece bir arka plan değil, başlı başına bir karakter gibidir. Florian Zeller, mekanı izleyicinin kafasını karıştırmak ve Anthony’nin zihnindeki çözülmeyi görselleştirmek için ustalıkla kullanır. Filmin başında gördüğümüz o geniş ve sıcak Londra evi, zamanla tekinsiz, labirente benzeyen ve her köşesinde farklı bir sürpriz barındıran bir hapishaneye dönüşür.
Evin içindeki değişimler o kadar sinsidir ki, hem Anthony hem de izleyici başta neyin değiştiğini anlayamaz. Bir bakarsınız mutfaktaki dolapların rengi değişmiş, bir bakarsınız oturma odasındaki sevilen bir tablo gitmiş ve yerine yabancı bir eşya gelmiş. Bu mekânsal tutarsızlıklar, Anthony’nin dünyaya duyduğu güvenin temelinden sarsılmasını simgeler. Evin koridorları uzar, kapılar farklı odalara açılmaya başlar; bu da aslında belleğin artık tanıdık yolları bulamadığını anlatmanın en etkili yoludur.
Filmin sonunda bu evin aslında bir bakım evindeki küçük bir oda olduğunu, diğer tüm odaların ve anıların Anthony’nin zihninin uydurduğu güvenli alanlar olduğunu fark etmek sarsıcı bir deneyimdi. Evin dönüşümü, bir insanın dünyasının nasıl giderek küçüldüğünün ve sonunda sadece dört duvar ve bir pencere kenarına hapsolduğunun görsel bir kanıtı.
Filmin en gizemli ve iç acıtan taraflarından biri, Anthony’nin dilinden düşürmediği diğer kızı Lucy. Film boyunca hiç görmüyoruz ama yokluğu bile her sahnede ağırlığını hissettiriyor. Anthony için çocukları arasında her zaman en özel, en sevgili olanı. Babasının gözünde o, harika resimler yapan, kusursuz bir evlat. Aslında Anthony’nin diğer kızı Anne’e sürekli ters davranmasının, ona hırçınlık yapmasının arkasında da bu var.. Lucy’nin neden onu ziyarete gelmediğine dair hissettiği o büyük kırgınlık ve özlem.
Olaylar ilerledikçe işin asıl acı yüzü ortaya çıkıyor. Lucy yıllar önce bir kazada hayatını kaybetmiş. Anthony’nin zihni bu korkunç acıyı kaldıramadığı için gerçeği reddetmiş. Kızını ya uzaklarda bir yerde yaşıyor gibi hayal ediyor ya da öldüğünü tamamen hafızasından siliyor. Eve gelen yeni bakıcıyı Lucy’ye benzetmesi, ikide bir – Lucy nerede? diye sorması, bir babanın evlat acısını asla kabullenemediğini gösteriyor.
Baba, bizlere neyin doğru neyin yanlış olduğunu açıkça anlatan bir film değil. Filmin en güçlü yanı da burası. Bizleri Anthony’nin yaşadığı kafa karışıklığının tam ortasına bırakıyor. Bir sahnede Anne’in eşi olarak gördüğümüz adam, birkaç dakika sonra tamamen başka biri olabiliyor. Hatta bazen Anne bile farklı bir yüzle karşımıza çıkıyor. Bu şekilde film, hafızasını kaybetmeye başlayan bir insanın en yakınındaki insanları bile tanımakta zorlanmasını bizlere hissettirmeye çalışıyor.
Zaman algısı da aynı şekilde bozulmuştur. Bir olayın devamını izlediğimizi düşünürken, geçmişe ya da çok daha sonraki bir an da kendimizi bulabiliriz. Çünkü Anthony’nin dünyasında artık geçmişle bugün arasında sağlam bir bağ kalmamıştır.
Film, bize bir hastalığın tıbbi aşamalarını ya da doktorların ne yaptığını anlatmaktan ziyade, bu durumdaki bir insanın neler hissettiğini, neler yaşadığını göstermek istiyor. Yaşlılık ve hafıza kaybı gibi durumlara olan bakış açımızı tamamen değiştirmeyi amaçlıyor. Bu süreci yaşayan insanların yaptığı o hırçınlıklar, inatçılıklar ya da ani öfkeler aslında onların gerçek karakteri değil bunu hepimiz biliyoruz. Tam tersine, etraflarında olup biten bu yeni dünyayı bir türlü anlamlandıramadıkları için içlerinde hissettikleri o büyük korkunun dışarıya yansıması.
Filmi izlerken hafızanın ne kadar hassas olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Bugün sahip olduğumuz, bizi biz yapan her şey; anılarımız, evimiz, ismimiz ve sevdiğimiz insanlar bir gün elimizden kayıp gidebilir. Anthony’nin filmin sonunda – Bütün yapraklarımı döküyorum dediği o an, bir insanın hayatta gelebileceği en çaresiz, en korumasız halini gösteriyor. Bu bir bakıma hayata ilk başladığımız o çocukluk günlerine, birinin bizi korumasına en çok ihtiyaç duyduğumuz o ilk anlara geri dönmek gibi.
Film, bu gibi hastalara bakan insanların çektiği o büyük zorlukları, üzüntüleri ve yaptıkları fedakarlıkları da gözler önüne seriyor. Bir evladın, babasının gözlerinin önünde gün gün eriyip gidişini izlerken yaşadığı o çaresizliği anlatıyor. İçindeki sevgi ile vicdan azabı arasında nasıl sıkışıp kaldığını göstererek, toplum olarak bu durumdaki insanlara karşı çok daha anlayışlı olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Sevginin insan omuzlarında nasıl ağır bir yüke dönüştüğünü ama aradaki o bağın yine de asla koparılamayacağını çok güzel anlatıyor
Filmin bu kadar dokunaklı olmasının bir sebebi de Anthony’nin hayata tutunma çabası. Örneğin opera dinlemek, kafasının içindeki kargaşadan kaçış yolu. Kelimeler ve yüzler silinse bile müziğin hissettirdikleri kalıcı oluyor. Müziğin sesini son ses açması, dışarıdaki anlamlandıramadığı dünyaya karşı bir tepki.
Bakıcılarına karşı birden neşelenmesi ise hala etkileyici ve saygın bir adam olduğunu hissetme isteği. Yeni bakıcı Laura (Imogen Poots) ile dans edip çevikliğini kanıtlamak istemesi, bedeninin kontrolünün hala kendisinde olduğunu görme arzusu. Ancak bu neşeli anlar, kaybolan bir saat gibi ufacık bir şeyle fırtınaya dönüşüyor. Bu durum, zihninin artık huzuru uzun süre tutamadığını, duyguların da tıpkı anılar gibi çok çabuk sönüp gittiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Filmin sonlarına doğru gördüğümüz Olivia Williams’ın hayat verdiği Catherine karakteri, Anthony’nin dünyasındaki değişimin en net kanıtı. İlk başlarda bakıcıları birer düşman ya da hırsız gibi gören Anthony, en sonunda Catherine’i bir anne gibi benimsiyor. Catherine’in ona sabırla yaklaşması ve bir bebek gibi hitap ederek teselli etmesi, Anthony’nin artık bir yetişkin değil, korunmaya muhtaç bir çocuk gibi görüldüğünü net bir şekilde hissettiriyor.
Bu sahnede Anthony’nin kollarına yığılıp ağladığı kadın belki de hayatında gördüğü en yabancı yüz, ama o an için dünyadaki en güvenli yer. Film, profesyonel bakıcıların ne kadar önemli bir iş yaptığını, bir insanın en zayıf anında tutunduğu o son el olduklarını çok güzel gösteriyor. Anthony’nin kendi kızından uzaklaşıp bir yabancının şefkatine sığınması ise hafızanın ne kadar şaşırtıcı ve bir o kadar da acımasız olabileceğini gözler önüne seriyor.




