1999 sinemanın şampiyonlar ligi gibi bir yıldı. Milenyum gelmeden hemen önce herkesin kafası karışıktı.. teknoloji mi bizi ele geçirecek yoksa sistemin içinde mi kaybolacağız diye düşünürken efsane filmler arka arkaya patladı. Matrix gerçekliğimizi sorgulattı, American Beauty o parıltılı banliyö hayatının aslında ne kadar boş olduğunu gösterdi, Manolya ise tesadüflerin peşine düştü.
Ama dürüst olalım, o yılın asıl bombası David Fincher’ın çektiği Dövüş Kulübü (Fight Club) oldu. Chuck Palahniuk’un kitabından uyarlanan bu film, vizyona girdiğinde öyle herkes “Vay be ne güzel!” demedi. Hatta eleştirmenler birbirine girdi, sinemada pek para da kazanamadı. Ama ne zaman ki DVD’leri çıktı, işte o zaman yer yerinden oynadı ve film bir efsaneye dönüştü.
Peki neden bu kadar sevildi? Çünkü Fincher’ın titiz yönetmenliğiyle Palahniuk’un o sert ve aykırı fikirleri tam oturdu. Modern insanın iş-ev-alışveriş üçgeninde nasıl delirdiğini, erkeklik kavramının nasıl bir krize girdiğini ve tüketim çılgınlığının içimizi nasıl boşalttığını harika bir kara mizahla anlattı. Bugün bile hala izleyip üzerine konuşuyorsak, Tyler Durden’ın o gün attığı yumrukların etkisi hala geçmemiş demektir.
David Fincher aslında sinemaya girmeden önce reklam ve müzik klibi dünyasında pişen bir isim. O dönem kazandığı teknik becerileri önce Yaratık 3 (Alien 3) ve Yedi (Seven) gibi filmlerde denedi ama asıl şovunu Dövüş Kulübü ile yaptı. Kariyerinin başlarında Industrial Light and Magic gibi dev yerlerde çalışması ona her kareye, her gölgeye ve her sese bir cerrah titizliğiyle müdahale etme alışkanlığı kazandırdı.
Fincher için sinema sadece oturup bir hikaye izlemekten ibaret değil. O izleyiciyi sarsmak, rahatsız etmek ve zihninde kalıcı bir iz bırakmak istiyor. Zaten kendisi de insanları yara bere içinde bırakan filmler çekmeyi sevdiğini açıkça söylüyor. Yani adamın derdi bizi koltuğumuzda rahat ettirmek değil, tam tersine biraz huzurumuzu kaçırmak.
Aslında 1999 yılının o garip havası, filmin bu kadar ses getirmesi için harika bir ortam hazırladı. Soğuk Savaş bitmiş, büyük ideolojik kavgalar durulmuştu ama her şeyin para ve tüketim üzerine kurulduğu o “tarihin sonu” hissi herkesi sarmıştı. İnsanlar daha zengindi ama bir o kadar da mutsuz ve boşluktaydı. Özellikle X jenerasyonu, reklamların onlara zorla sattığı o sahte mutluluk masallarının içinde sıkışıp kalmıştı. İşte Fincher bu ruh halini çok iyi kokladı ve Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü romanını adeta yeni binyılın karmaşasına bir el kitabı gibi sundu.
Filmin isimsiz anlatıcısı olan Edward Norton, aslında hepimizi temsil ediyor. Bir otomobil şirketinde kazaların maliyetini hesaplayan, ömrü uçaklarda geçen ve tek tutkusu evini IKEA mobilyalarıyla doldurmak olan sıradan bir adam bu. Fincher, karakterin dünyasını kurarken tüketim kültürünü sadece bir alışveriş merakı gibi değil, resmen insanların ruhunu ele geçiren modern bir din gibi gösteriyor. Karakterimiz eşyalarına sahip olduğunu sanırken aslında eşyaları ona sahip olmaya başlıyor.
Anlatıcı’nın o meşhur IKEA yuva kurma içgüdüsü dediği şey, aslında modern insanın ne satın alırsam o olurum kafasına girmesinin özeti. Filmin en ikonik sahnelerinden birinde, Anlatıcı dairesinde yürürken mobilyaların üzerinde fiyat etiketlerinin, ürün isimlerinin ve teknik özelliklerin belirdiği görülür. Fincher burada bu adamın zihninin bile artık markalar tarafından işgal edildiğini bize doğrudan hissettiriyor. Hangi yemek takımı beni bir insan olarak tanımlar? sorusu, filmin derdini çok iyi açıklıyor çünkü nesneler artık işe yarayan araçlar değil, varlığımızı kanıtlama biçimimiz olmuş. IKEA, bu bağlamda sahte bireyciliğin bir sembolüdür.. herkesle aynı olan seri üretim mobilyaları bir araya getirerek özgün bir kimlik oluşturduğunu sanan insan, aslında sistemin mükemmel bir dişlisi haline gelmiştir.
Bir de şu Starbucks meselesi var ki tam bir cinlik. Fincher filmin neredeyse her karesine bir Starbucks bardağı saklamış ve bunu kendisi de onayladı. Bu öyle sıradan bir reklam falan değil, aksine kurumsal dünyanın her yeri nasıl sardığına dair çok acı bir gönderme yapıyor. Bardak her yerde karşımıza çıkıyor; ofiste, yıkıntılarda, sokaklarda. Bu durum kapitalizmden kaçışın olmadığını, ne kadar uzağa gidersen git o logoyla bir yerde mutlaka karşılaşacağını gösteriyor. Fincher’ın derdi markanın şahsıyla değil, o markanın her köşe başını ele geçirecek kadar aşırı başarılı olmasıyla ilgili.
Anlatıcı’nın bitmek bilmeyen uykusuzluğu da sadece biyolojik bir sorun değil, hayatının boşluğuna karşı iç dünyasının attığı bir çığlık gibi duruyor. Bu duygusal uyuşukluk en sonunda zihninde Tyler Durden’ı yani Brad Pitt’i yaratmasına neden oluyor. Tyler aslında Anlatıcı’nın olmak isteyip de toplum baskısı ve korkuları yüzünden bir türlü olamadığı her şeyin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkıyor. Yani Tyler tamamen özgür, korkusuz, çekici, fiziksel olarak kusursuz ve hiçbir kuralı takmayan bir adam olarak hikayeye dalıyor.
Tyler Durden aslında Nietzsche’nin o meşhur Üstinsan kavramının günümüze uyarlanmış, kirli ve yıkıcı bir versiyonu gibi karşımıza çıkıyor. Tyler için toplumun bize dayattığı kariyer, aile, din ya da mal mülk gibi değerlerin hepsi koca bir yalandan ibaret. Ona göre bir insanın gerçekten özgürleşebilmesi için elindeki her şeyi ama her şeyi kaybetmesi gerekiyor.
Hatta o meşhur – Kendini geliştirmek mastürbasyondur, asıl olay kendini yıkabilmektir cümlesi onun bu hayata bakış açısını tam olarak özetliyor. Tyler insanları medeniyetin uyuşturan etkisinden çekip çıkarmak istiyor. Amacı bizi o medeni maskelerimizden kurtarıp daha hayvansal ve saf doğamıza geri döndürmek.
Tyler aslında sadece bir özgürlük savaşçısı değil, aynı zamanda çok tehlikeli bir tarikat lideri gibi hareket ediyor. Dövüş Kulübü’nü kurarken o ilk yumruğu yeme mevzusu başta insana bir aydınlanma yaşatıyor gibi görünüyor. Ama işler ilerledikçe bu durum Proje Kaos adındaki o disiplinli, herkesin isimsiz olduğu baskıcı bir yapıya dönüşüyor. Anlatıcı sonunda Tyler’ın elinde bir kukla olduğunu fark ettiğinde, bir sistemden kaçarken aslında Tyler’ın diktatörlüğüne yani başka bir sistemin kucağına düştüğünü anlıyor.
Fincher bu iki karakterin aslında aynı kişi olduğu gerçeğini filmin en başından beri ince ince işliyor. Edward Norton’ın o solgun, sıska ve bitkin haliyle Brad Pitt’in yerinde duramayan, kaslı ve hayat dolu duruşu müthiş bir zıtlık oluşturuyor. Hatta filmin başında Tyler’ın tek bir karelik parlamalar şeklinde ekrana gelmesi, Anlatıcı’nın zihnine bu yeni kişiliğin sızmaya başladığını bize gösteriyor. Norton uysal bir ofis çalışanından çılgın bir anarşiste dönüşme sürecini harika yansıtırken, Pitt de karizmasıyla bizi bile Tyler’ın o tehlikeli fikirlerine ikna etmeyi başarıyor.
Helena Bonham Carter’ın oynadığı Marla Singer ise filmin en karmaşık ve genelde değeri pek bilinmeyen karakteri diyebilirim. Marla da tıpkı Anlatıcı gibi destek gruplarında gezen bir turist aslında. O da ölmediği halde ölümün kıyısında dolaşarak yaşadığını hissetmeye çalışıyor. Ama Marla’yı Anlatıcı’dan ayıran çok önemli bir nokta var, o da dürüstlüğü. Marla kendi çöküşünü ve içindeki karanlığı hiç gizlemiyor. Anlatıcı ise tüm bu boşluğu mobilyalarla ve yalanlarla örtmeye çalışıyor.
Marla aslında Anlatıcı ile Tyler arasındaki o büyük kapışmanın tam ortasında duruyor. Anlatıcı başta Marla’dan nefret ettiğini sanıyor çünkü kız ona kendi zayıflığını ve ne kadar sahte biri olduğunu hatırlatıp duruyor. Tyler ise Marla ile takılarak aslında Anlatıcı’nın duygularını yönetiyor ve ona bizim kadınlarla işimiz olmaz mesajını vermeye çalışıyor. Ama filmin sonunda işler değişiyor ve Marla, Anlatıcı’nın o hayal dünyasından çıkıp gerçeklerle yüzleşmesini sağlayan asıl kişi oluyor. Anlatıcı sonunda Tyler’ı bitirmek için tetiği çektiğinde, bunu biraz da Marla’yı korumak ve onunla gerçek bir bağ kurabilmek için yapıyor. Finaldeki o meşhur – Beni hayatımın çok garip bir döneminde tanıdın sözü de aslında her şey yerle bir olurken elde kalan tek gerçek şeyin iki insan arasındaki o bağ olduğunu çok güzel anlatıyor.
Dövüş Kulübü isminden de belli olduğu gibi şiddeti dibine kadar kullanıyor ama buradaki şiddet öyle vurdulu kırdılı aksiyon filmlerindeki gibi bir kahramanlık şovu değil. Filmde dövüşmek, modern hayatın getirdiği o duygusuzluğa ve yabancılaşmaya karşı vücudun verdiği bir tepki gibi. Ofislerde o beyaz ışıklar altında çürüyen ve reklamların yalanlarına kanan adamlar için bir yumruk yemek, gerçek hayata dokunmanın tek yolu haline geliyor. Tyler Durden’ın – Dövüşmeden kendin hakkında ne kadar şey bilebilirsin? sorusu da tam olarak buraya parmak basıyor. Fiziksel acı bu karakterleri resmen uykularından uyandırıyor. Fincher da dövüş sahnelerini güzelleştirmek yerine kemik seslerini ve kanı o kadar çiğ veriyor ki şiddetin ne kadar sert olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.
Başlarda kişisel bir özgürlük alanı gibi duran Dövüş Kulübü, Tyler işin içine iyice girince Proje Kaos adında baskıcı bir örgüte dönüşüyor. Buradaki adamlar artık birer birey değil, siyahlar giyen, isimleri olmayan ve Tyler ne derse onu robot gibi tekrarlayan askerler oluyorlar. Robert Paulson öldüğünde hep bir ağızdan – Onun adı Robert Paulson! diye bağırmaları çok ironik. Çünkü bireysel kimliği korumaya çalışırken bile aslında koca bir sürünün parçası olduklarını kanıtlıyorlar. Film bize sistemi yıkmaya çalışan bir yapının bile ne kadar çabuk kendi diktatörlüğünü kurabileceğini çok net gösteriyor.
Görsel olarak bakarsak bu film 2000’lerin sinema tarzını resmen baştan yazdı. Fincher ve görüntü yönetmeni Jeff Cronenweth filmi adeta bir kabus gibi hissettirmek için bayağı riskli işlere girişmişler. Görüntüleri bilerek çok karanlık ve loş bırakmışlar. Bu tercih filme o kirli, rutubetli ve tekinsiz yeraltı havasını harika bir şekilde katıyor. Ofisteki o soluk ve gri renklerle Tyler’ın dünyasındaki o canlı, terli ve yüksek kontrastlı sahneler arasındaki zıtlık ise modern dünyanın ne kadar soğuk olduğunu yüzümüze çarpıyor. Ayrıca film toplumun kutsal saydığı şeylerle ve ikiyüzlülüklerle dalga geçmek için bir sürü güçlü sembol kullanıyor.
Tyler Durden aslında bir sabun satıcısı ama yaptığı işin perde arkası tam bir kara mizah örneği. Sabunları üretmek için estetik cerrahi kliniklerinden zenginlerin vücutlarından atılan yağları çalıyor. Buradaki ironi gerçekten çok keskin; zenginlerin güzelleşmek uğruna kurtulmak istedikleri atıklar, Tyler tarafından tekrar onlara çok pahalı ve lüks bir tüketim ürünü olarak satılıyor.
Sabun simgesi aslında birkaç farklı anlama birden geliyor. İlk bakışta bir temizlik aracı gibi duruyor çünkü Tyler dünyayı o sahte medeniyetten temizleyip her şeyi en saf haline döndürmek niyetinde. Öte yandan sabun yaparken ortaya çıkan gliserin, aslında patlayıcı yapımında kullanılan en temel madde. Yani Tyler’ın dünyayı temizlemek için kullandığı bu araç, aynı zamanda her şeyi havaya uçuracak olan silahın ta kendisi haline geliyor. Anlayacağınız Tyler hem temizlik yapıyor hem de sistemi kendi atıklarıyla bombalıyor.
Tyler’ın Anlatıcı’nın eline kondurduğu o kimyasal öpücük, filmin en sarsıcı sahnelerinden biri kesinlikle. Bu sahne aslında acıyı kabullenmenin ve dibe vurma felsefesinin ete kemiğe bürünmüş hali gibi. Tyler orada Anlatıcı’ya bu acıyı dindirmeye çalışmamasını, aksine bu acı sayesinde gerçekten var olduğunu hissetmesi gerektiğini söylüyor. Zamanla bu yanık izi Proje Kaos üyeleri arasında bir sadakat damgasına dönüşüyor. Yani o izi taşıyanlar artık sistemin değil, tamamen Tyler’ın adamı oluyorlar.
Dövüş Kulübü kitaptan sinemaya uyarlanan en başarılı işlerden biri sayılsa da yönetmen David Fincher ve senarist Jim Uhls hikayede bayağı radikal değişiklikler yapmışlar. Hatta kitabın yazarı Chuck Palahniuk, filmin sonunun kitaptan bile daha iyi olduğunu itiraf etmişti. Kitapta Anlatıcı kendini vurduğunda ölmek yerine kendini cennet sandığı bir akıl hastanesinde buluyor. Oradaki çalışanların bazıları hala Tyler’ın geri dönmesini bekleyen örgüt üyeleri çıkıyor. Yani kitapta sistemden kaçış yok, her şey daha karamsar bir döngüde bitiyor.
Filmde ise Anlatıcı, kafasındaki o baskın Tyler figüründen kurtulmak için kendi ağzına ateş ediyor. Kurşun yanağından geçiyor, Tyler siliniyor ama bizimki hayatta kalıyor. Hemen peşinden Marla yanına geliyor ve ikisi el ele tutuşup dev binaların yerle bir oluşunu izliyorlar. Bu final, Anlatıcı’nın Tyler’ı yenip kendi kimliğini kazandığı ve Marla ile gerçek bir bağ kurduğu çok daha epik bir son sunuyor.
Film aslında X jenerasyonu dediğimiz o kuşağın erkeklik krizini de çok derinlemesine inceliyor. Tyler’ın o meşhur konuşmasında dediği gibi, Tarihin ortanca evlatlarıyız hepimiz.. ..ne bir amacımız ne de bir yurdumuz var. Büyük Savaş yok. Büyük Buhran yok. Bizim büyük savaşımız kendi ruhlarımızla.. ..büyük buhranımız ise hayatlarımız.
Ayrıca film, erkeklerin sadece kadınlar tarafından yetiştirilmesinin getirdiği bir boşluğu da tartışmaya açıyor. Tyler’a göre babalarımız aslında bizim kafamızdaki Tanrı modelleri. Eğer babalar bizi terk ettiyse, bu Tanrı’nın da bizi sevmediği anlamına geliyor. İşte bu büyük boşluk, erkekleri dövüş kulübü gibi şiddet dolu ve ilkel gruplara itiyor.
Tabii bazıları Tyler Durden’ı yanlış anlayıp onu bir kahraman gibi görebiliyor ama Fincher aslında Tyler’ın ne kadar dengesiz ve narsist biri olduğunu her fırsatta gösteriyor. Film, o kaybolan erkeksi enerjiyi geri kazanma çabasının nasıl kolayca körü körüne bir itaate ve zehirli bir yapıya dönüşebileceğini eleştiriyor.
Dövüş Kulübü modern dünyaya atılmış sert bir tokat ve insanlığın o dönemdeki psikolojik halinin bir fotoğrafı gibi. Teknik başarısı ve o kendine has görselliğiyle tam bir sanat eseri ama asıl etkisini bizi kendi hayatımızı ve eşyalarımızı sorgulatarak yapıyor.
Binalar yerle bir olurken Marla ile paylaşılan o tuhaf an aslında sadece medeniyetin çöküşü demek değil. Bu sahne, insanın üstündeki o sahte kimliklerden kurtulup gerçek birisiyle bağ kurabildiği yeni bir başlangıcı anlatıyor. Dövüş Kulübü, üzerinden yirmi beş yıl geçmesine rağmen hala bize Gerçekten yaşadığını hissetmek için illa bir yumruk mu yemen gerekiyor? diye sormaya devam ediyor. Fincher’ın bu karanlık ve alaycı tarzı, her izlediğinde insana yeni bir şeyler fark ettiriyor. Sinema tarihinin en cesur ve sarsıcı işlerinden biri olma unvanını da gerçekten sonuna kadar hak ediyor.















Bir Yorum