Güneş Sonrası

Hafızanın Kırılgan Işığında Bir Baba ve Kız Hikayesi

Charlotte Wells‘in 2022’de büyük ses getiren filmi Güneş Sonrası (Aftersun), tozlu video kasetlerden bugüne süzülen duygusal bir hatırlama çabasını beyaz perdeye taşıyor. Bizi 1990’ların sonunda Türkiye’deki güneşli bir sahil kasabasına götüren yapım, aslında çok daha derin ve karanlık bir iç dünyayı keşfetmemizi sağlıyor.

İskoçya’dan gelen on bir yaşındaki Sophie ile otuz birinci yaşına basmak üzere olan babası Calum’un tatili ilk bakışta sıradan bir dinlenme gibi görünüyor. Ancak hikaye ilerledikçe her bir sahnenin aslında bir vedanın, büyük bir kaybın ve yıllar geçse de dinmeyen bir yasın parçası olduğunu fark ediyoruz.

Güneş Sonrası filminin fark hikayeyi anlatma tarzıdır. Film olayları düz bir sırayla anlatmak yerine yetişkin Sophie’nin zihnindeki hatırlayabildiği kadar anılar ve o zamanlar el kamerasıyla çekilmiş titrek videolar üzerinden ilerliyor. Bu yöntem bizi doğrudan Sophie’nin yerine koyuyor. Biz de onunla birlikte eski kasetleri izlerken görüntülerin arasından babasının o günlerdeki gerçek duygularını anlamaya çalışıyoruz. Artık babasının o tatildeki yaşına gelmiş olan yetişkin Sophie çocukken fark edemediği detayları bugün bir yetişkinin gözüyle yakalamaya uğraşıyor.

Filmdeki anılar aslında iki farklı boyutta işleniyor. Bir tarafta Sophie’nin bizzat yaşadığı sahneler varken diğer tarafta babası yanındayken görmediği ama onun yalnızken neler hissetmiş olabileceğine dair zihninde kurduğu hayali anlar yer alıyor. Calum’un otel odasında tek başına ağladığı veya balkon kenarında tehlikeli şekilde durduğu bölümler yetişkin Sophie’nin babasının o dönemki depresyonunu fark ettikten sonra geçmişe eklediği parçalar gibidir. Bu durum hafızanın sadece olanı kaydeden bir makine olmadığını ve duygularla beraber yeniden şekillenen canlı bir yapı olduğunu kanıtlıyor.

Paul Mescal tarafından canlandırılan Calum karakteri filmin en etkileyici ve üzerinde en çok durulması gereken ismi olarak öne çıkıyor. Calum kızı Sophie için en iyi tatili yaratmaya çalışan ve ona karşı her zaman korumacı davranan sevgi dolu bir baba portresi çiziyor. Ancak bu neşeli görüntünün hemen altında izleyicinin her an hissedebildiği ama adını koymakta zorlandığı derin bir keder yatıyor. Otuz bir yaşına girmek üzere olan Calum hayatındaki başarısızlıklar ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle adeta nefes alamaz hale gelmiş bir durumda görünüyor.

Calum’un yaşadığı içsel çöküş büyük sahnelerle değil son derece küçük ve can yakıcı detaylarla anlatılıyor. Kolundaki alçıyı kendi başına çıkarmaya çalışırken elini kesmesi veya aynadaki yansımasına nefretle bakması gibi anlar onun hayata tutunma konusundaki isteksizliğinin sessiz işaretleri sayılabilir. Sophie’ye her şeyi kendisiyle konuşabileceğini söylerken aslında kendisinin kimseyle dertleşemediği bir dünyaya hapsolmuş durumda yaşıyor. Onun için bu tatil dünyadan ve sorumluluklardan bir kaçış gibi görünse de aslında kendi içindeki karanlıkla baş başa kaldığı bir hesaplaşma alanına dönüşüyor.

Karakterin maddi imkansızlıkları da hikaye içinde oldukça ince bir şekilde işleniyor. Sophie’nin pahalı bir dalış maskesini kaybetmesine gösterdiği tepkisiz tavır paranın onun için artık bir anlam ifade etmediğini hissettiriyor. Çünkü Calum’un geleceğe dair pek bir beklentisi kalmamış gibi duruyor. Buna rağmen gücünün yetmeyeceğini bildiği o pahalı halıyı satın alması kızına kendisinden somut bir iz bırakma isteğini simgeliyor. Calum kendisini bir başarısızlık olarak görse bile kızı için iyi bir şeyler yapabilme arzusu onu hayata bağlayan son bağ olarak dikkat çekiyor.

Sophie on bir yaşında ve dünyanın karmaşıklığını yeni yeni keşfetmeye başlayan meraklı bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. Babasıyla olan ilişkisi hem büyük bir hayranlığı hem de çocuksu bir koruma içgüdüsünü içinde barındırıyor. Sophie babasının ruh halindeki dalgalanmaları seziyor olsa bile bunların tam olarak ne anlama geldiğini veya nasıl çözüleceğini henüz bilemiyor. Tatil boyunca Sophie’nin sadece babasıyla olan bağını değil kendi büyüme sancılarını da izliyoruz. Oteldeki kendinden büyük gençleri gözlemlemesi ve ilk öpücüğünü deneyimlemesi onun çocukluktan ergenliğe adım attığı o kritik dönemi temsil ediyor.

Sophie’nin babasıyla olan diyalogları hem çok doğal hem de bazen çok ağır anlamlar taşıyor. Babasına bir günün çok iyi geçmesine rağmen sonunda kemiklerinin yorgun olduğunu hissedip hissetmediğini sorması aslında babasının çektiği sıkıntıları farkında olmadan ne kadar iyi tarif ettiğini gösteriyor. Sophie babasının ona sunduğu o neşeli dünyayı kabul ederken bir yandan da onun yalnız kaldığı anlardaki boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Ancak karaoke sahnesinde babasının onunla şarkı söylemeyi reddetmesi Sophie’nin o yaşta hissettiği ilk büyük hayal kırıklığını ve babasının ördüğü duvarlara çarptığı o anı simgeliyor.

Yetişkin Sophie’nin filmdeki kısa varlığı hikayenin tüm duygusal yükünü tamamlayan kişi olarak izliyoruz. Kendi bebeğiyle ilgilenirken babasının o tatildeki yaşına gelmiş olan Sophie artık babasını sadece ebeveyni olarak değil kendi hataları ve acıları olan bir insan olarak görebiliyor. O eski kayıtları izlerken duyduğu hüzün ise aslında babasını kurtaramamış olmanın verdiği o geç kalmışlık hissiyle harmanlanmış bir şekilde izleyiciye geçiyor.

Yönetmen Charlotte Wells hikayesini anlatırken karışık ifadeler kullanmak yerine tamamen görüntülere ve seslere odaklanıyor. Calum’un satın aldığı Türk halısı yetişkin Sophie için babasından kalan en değerli hatıra haline geliyor ve Calum’un kızı için yaptığı fedakarlıkları temsil ediyor. Kaybolan dalış maskesi Calum’un elinden kaçıp giden hayatını ve kontrolünü simgelerken el kamerası ise anıların ne kadar seçici ve bazen de bulanık olduğunu gözler önüne seriyor.

Müzik filmin duygusal açıdan en güçlü anlarını yaratan en önemli parça olarak dikkatimizi çekiyor. Karaoke sahnesindeki R.E.M.’in Losing My Religion (İnancımı Kaybediyorum) parçası hem Sophie’nin babasına olan güveninin sarsılmasını hem de Calum’un hayata tutunacak hiçbir dalının kalmadığını hissettiriyor. Filmin sonundaki İngiliz rock grubu Queen ve efsanevi sanatçı David Bowie tarafından seslendirilen Under Pressure (Baskı Altında) parçası eşliğindeki dans sahnesi ise filmin en unutulmaz anlarından biri sayılır. Bu sahnede çalan parça hayatın ağırlığı altında ezilen Calum ile onunla son kez dans eden Sophie arasındaki o yoğun sevgi ve hüznü bir araya getiriyor. Şarkı devam ederken görüntüler karanlık bir dans pisti ile güneşli sahil arasında gidip geliyor ve izleyici Sophie’nin o çaresiz sarılışını babasının ise yavaşça karanlığa karışmasını derinden hissediyor.

Anne ve Babalarımızı Ne Kadar Tanıyoruz?

Güneş Sonrası’nın bizlere vermek istediği en güçlü mesaj ebeveynlerimizin bizden bağımsız ve bazen çok yaralı iç dünyaları olduğudur. Çocukken anne ve babalarımızı sadece bize bakan ve bizi koruyan kişiler olarak görürüz. Ancak büyüdüğümüzde onların da birer insan olduğunu fark ederiz. Korkularıyla ve hayal kırıklıklarıyla baş başa kaldıklarını anlamak sarsıcı olsa da bu gerçekle yüzleşmenin gerekli olduğunu görürüz.

Bir diğer önemli mesaj ise depresyonun ve zihinsel acının nasıl bir şey olduğu üzerinedir. Calum karakteri üzerinden bir insanın etrafındakilere sevgi verirken kendi içinde nasıl yavaş yavaş tükenebileceği anlatılıyor. Sevgi her zaman kurtarmaya yetmeyebilir. Bazen birine ne kadar sıkı sarılırsanız sarılın o kişinin içindeki derin boşluğu dolduramazsınız. Film izleyiciye bu acı gerçeği gösterirken aynı zamanda o kısa ve güzel anıların tüm hüzne rağmen neden bu kadar değerli olduğunu da hatırlatıyor.

Yas tutmanın sadece birini kaybetmek değil o kişiyi yeniden anlamaya çalışmak olduğu fikri filmin merkezinde yer alıyor. Sophie’nin yıllar sonra o kasetleri izlemesi aslında babasına onu artık gördüğünü ve anladığını söyleme çabasıdır. Bu durum kayıplarımızla yaşamanın ve onları hatıralarımızda nasıl bir yere koyduğumuzun bir parçası olarak karşımıza çıkar.

Güneş Sonrası bittiğinde izleyiciyi derin bir sessizliğe ve düşünceye sevk eden nadir filmlerden biri olarak öne çıkıyor. Calum’un havaalanındaki o son vedası Sophie’ye el sallayışı ve sonra kamerasını kapatıp karanlık bir koridora yürümesi bir hayatın sona erişinin en dokunaklı anlarını yansıtıyor. Oradan Sophie’nin zihnindeki o sonsuz dans pistine geçiş yapması ise aslında bir veda sahnesinden çok daha fazlasını anlatıyor. Film bize bazı tatillerin hiç bitmediğini bazı vedaların ise bir ömür sürdüğünü gösteriyor.

ve Güneş Sonrası..

Karmaşık olay örgülerinin ötesinde Güneş Sonrası, tamamen insan olmanın, sevmenin ve kaybetmenin o ortak duygusuna odaklanıyor. Charlotte Wells’in bu muazzam yapımı, hafızanın titrek ışığında babasını arayan bir kızın hikayesi üzerinden aslında hepimizin içindeki o kayıp çocukluğa ve bitmeyen sevgiye bir selam gönderiyor.

Daha Fazla Göster

Bir Yorum

  1. Geri bildirim: hello world

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu