Mel Gibson‘ın 2016 yılında yönettiği Savaş Vadisi (Hacksaw Ridge), sinema dünyasında gerçekten büyük bir gürültü koparmış ve sadece bir savaş filmi olmadığını herkese kanıtlamıştı. Yapım, bir insanın inancı uğruna neler yapabileceğini ve asıl gücün kaba kuvvetten değil ruhun direncinden geldiğini destansı bir dille anlatıyor. İlk gösteriminden itibaren hem teknik kalitesiyle hem de anlattığı sarsıcı ve gerçek hayat hikayesiyle bütün dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı.
Filmi bu kadar güçlü kılan asıl mesele, Desmond Doss‘un tarih kitaplarına bile sığmayan o inanılmaz kahramanlığıdır. Eğer Kongre Onur Madalyası ve Doss’un kurtardığı askerlerin birebir şahitliği olmasaydı, savaş meydanında silahsız sergilediği bu kahramanlıklara inanmak imkansız olurdu. Hatta film biterken, Doss’un kendisiyle ve kurtardığı eski askerlerle yapılan röportajları izlediğinizde, hikayenin gerçekliği insanı daha da çok sarsıyor.
Desmond Thomas Doss, 7 Şubat 1919 tarihinde Virginia eyaletinin Lynchburg kentinde dünyaya geldi. Marangoz bir baba olan William Thomas Doss ile ayakkabı fabrikasında çalışan anne Bertha Edward Oliver Doss’un ortanca çocuğuydu. Desmond’ın çocukluk yılları, Birinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı derin ruhsal yaraları atlatamamış ve teselliyi alkolde arayan bir babanın gölgesinde geçti. Babası William savaşın korkunç yüzüne şahit olmuş, en yakın arkadaşlarını kaybetmiş ve eve döndüğünde yaşadığı bu ağır travmayı ne yazık ki alkol ve şiddetle dışarı vurmaya başlamıştı. Bu huzursuz aile ortamı, Desmond’ın şiddete karşı olan nefretini ve hayata bakış açısını daha çok küçük yaşlardayken şekillendirmeye yetti.
Desmond’ın şiddete karşı duruşu bir tercih olmaktan ziyade, çocukluğunda yaşadığı derin sarsıntıların bir sonucuydu. Henüz küçük bir çocukken kardeşi Hal ile kavga ederken eline geçirdiği bir tuğlayla ona vurmuş ve kardeşini neredeyse öldürme noktasına getirmişti. Bu olayın ardından hissettiği suçluluk duygusu, evlerinin duvarında asılı duran On Emir tablosundaki Öldürmeyeceksin yazısıyla birleşince zihninde bambaşka bir kapı açıldı. Tablodaki Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü sahneyi her gördüğünde, bir insanın bir başkasının canını almasının dünyadaki en büyük günah olduğuna dair sarsılmaz bir inanç geliştirdi.
Silah tutmama konusundaki asıl kesin kararını ise babasının annesine ya da bir aile üyesine silah doğrulttuğu o korkunç tartışma anında verdi. Desmond o gece babasının elindeki silahı zorla alıp saklamayı başardı ve kendi kendine bir daha asla eline silah almayacağına dair Tanrı’ya büyük bir söz verdi. Bu yemin onun için sadece dini bir inancın gereği değil, kendi içindeki şiddet eğiliminden duyduğu korkunun da bir dışa vurumuydu. Hayatı boyunca sadık kaldığı bu söz, ileride onu savaşın ortasında bile ayakta tutan en büyük dayanağı olacaktı.
Doss, orduya katıldığında karşısında sadece Japon ordusunu değil, Amerikan ordusunun katı kurallarını ve silah arkadaşlarının bitmek bilmeyen önyargılarını buldu. Başlayan eğitim süreci onun için bir askerliğe hazırlıktan ziyade, karakterinin en sert şekilde test edildiği bir dayanıklılık sınavına dönüştü.
Kışladaki diğer askerler silah tutmayı reddeden Doss’u doğrudan bir korkak ya da kaçak olarak yaftaladılar. Birliğin güvenliğini tehlikeye attığını düşünen arkadaşları Doss’a ağır psikolojik baskılar uyguladı. Hatta geceleri üzerine ayakkabı ve çeşitli eşyalar fırlatarak onu sürekli taciz ettiler. Doss’un dini inançları gereği Cumartesi günleri çalışmayı reddetmesi ve et yememesi de onun ordu düzenine asla uyum sağlayamayacak bir aykırı olarak görülmesine neden oldu.
Komutanları ise Doss’u ordudan bir an önce atabilmek için her yolu denemekten çekinmediler. Onu akli dengesi yerinde değil diyerek terhis etmeye çalışsalar da Doss inancının bir akıl hastalığı olmadığını kararlılıkla savundu ve bu girişimi boşa çıkardı. Filmde izlediğimiz askeri mahkeme sahneleri aslında Doss’un gerçek hayatta karşılaştığı o ağır disiplin süreçlerini ve hapis tehditlerini birebir yansıtıyor. Sonunda azmi galip geldi ve hiçbir tüfek eğitimine katılmadan silahsız bir sıhhiye eri olarak savaş alanına gitme hakkını söke söke kazandı.
Okinawa Savaşı, İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemindeki en vahşi ve kanlı çatışmalara sahne olmuştur. Amerikalıların Testere Sırtı (Hacksaw Ridge) olarak adlandırdığı Maeda Yamacı, dikey bir kaya yüzeyi olup Japon ordusu tarafından tüneller ve sığınaklarla tam bir savunma kalesine dönüştürülmüştü. Japon askerlerinin sert savunmasıyla bu sırt Amerikalılar için tam bir cehennem yerine dönüyor. Ortalık savaş alanına dönüp geri çekilme emri verildiğinde bile Doss, yaralı arkadaşlarını orada öylece bırakmaya razı olmuyor.
Eline tek bir silah bile almadan, sadece inancının verdiği güçle ve düşman kurşunları arasında, tek başına 75’ten fazla yaralı askeri o uçurumdan aşağıya sağ salim indirmeyi başarıyor. Bu sahneler savaşın ne kadar korkunç olduğunu ve Doss’un akılalmaz cesaretini insanın iliklerine kadar hissettiriyor. Her bir askeri kurtarışı, imkansızı zorlayan bir adamın hayata ne kadar değer verdiğini gözler önüne seriyor.
Savaş Vadisi, her ne kadar bir savaş filmi olsa da aslında savaşın ne kadar anlamsız ve vahşice olduğunu yüzümüze vuran güçlü bir mesaj veriyor. Mel Gibson, o kanlı ve sert çatışma sahnelerini sadece aksiyon olsun diye değil, Doss’un şiddetten kaçışını ve inancına nasıl tutunduğunu göstermek için kullanıyor.
Doss’un her seferinde – Tanrım, ne olur bir kişiyi daha kurtarmama yardım et diye dua etmesi, savaşın o yıkıcı ortamında bir umut ışığına dönüşüyor. Film bize şu mesajı veriyor; Şiddete karşı koymanın yolu daha çok şiddet uygulamak değil, en karanlık anda bile merhametli ve insan kalabilmektir.
Andrew Garfield’ın Performansı
Andrew Garfield, Desmond Doss karakterine hayat verirken sadece dış görünüş olarak ona benzemekle yetinmemiş, aynı zamanda karakterin iç dünyasında koptuğunu hissettiğimiz o büyük fırtınaları da ekrana çok başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Garfield bu zorlu role hazırlanmak için Doss’un şahsi eşyalarına dokunmuş, onun kendine has aksanı üzerinde uzun süre çalışmış ve bir sıhhiye erinin yaşadığı fiziksel zorlukları birebir anlamak için çok ağır antrenmanlar yapmıştır.
Doss’un dışarıdan bakıldığında zayıf görünen ama aslında sarsılmaz bir iradeye sahip olan karakterini canlandıran Garfield, sahnelerde kendisini ulaşılamaz bir aziz gibi göstermekten kaçınmıştır. Bunun yerine her an ölebileceğinin farkında olan ama görevinden asla geri adım atmayan korku dolu sıradan bir insan gibi davranmayı tercih etmiştir. Yönetmen Mel Gibson’ın, Garfield konusundaki tercihi de tam olarak bu noktada önem kazanıyor. Oyuncunun o naif ve ince yapısı, savaşın devasa ve yıkıcı makinesi karşısındaki savunmasızlığını seyirciye çok daha etkili bir şekilde hissettiriyor.
Mel Gibson, şiddeti seyirciyi etkilemek için değil, aslında bir arınma aracı olarak kullanıyor. Doss’un içine düştüğü o savaş cehennemi ne kadar karanlık ve vahşi yansıtılırsa, onun sergilediği şefkat ve yardımseverlik de o kadar parlak bir ışığa dönüşüyor. Film, savaşın tüm o çirkin yüzünü, yani kopan uzuvları, cesetlerin başında bekleyen fareleri ve yanan bedenleri çekinmeden gösteriyor. Tüm bu korkunç detaylar aslında Doss’un silahsız bir şekilde sergilediği çabanın ne kadar imkansız ve hayranlık uyandırıcı olduğunu vurgulamak için kullanılıyor.
Savaş Vadisi, İkinci Dünya Savaşı’na dair tarihi bir belge olmakla kalmıyor, modern insanın kendi doğrularına nasıl sahip çıkması gerektiğine dair harika bir yol gösteriyor. Desmond Doss, kimsenin kendisine inanmadığı o zorlu günlerde kendi bildiği doğrudan asla şaşmadı ve sonunda kendisine korkak gözüyle bakanların bile hayatını kurtararak en büyük zaferini kazandı.
Mel Gibson bu filmiyle hem kendi yönetmenlik kariyerinde yepyeni bir sayfa açtı hem de sinema dünyasına teknik açıdan kusursuz ve ruhu besleyen muazzam bir başyapıt armağan etti. Filmin en sonunda karşımıza çıkan o gerçek röportajlar ve Doss’un o alçakgönüllü sesiyle söylediği bir tane daha kurtarayım sözü, vicdanın ve şefkatin mermilerden çok daha güçlü olduğunun sonsuz bir kanıtı gibi duruyor. Doss’un bıraktığı bu büyük ders, savaşın o en kanlı ve zifiri karanlık anlarında bile insan kalabilmenin her zaman mümkün olduğunu tüm dünyaya hatırlatmaya devam ediyor.





