Son İmparator

Yeni Bir Devletin Sancılı Kuruluşu

Bernardo Bertolucci‘nin 1987’de çektiği Son İmparator (The Last Emperor), sinema dünyasının en etkileyici ve teknik olarak en başarılı hayat hikayelerinden biri sayılıyor. Film, Çin’in son imparatoru Puyi‘nin 1908’de daha çocukken tahta çıkışıyla başlıyor ve 1967’deki ölümüne kadar geçen fırtınalı hayatını anlatıyor.

Hikaye sadece bir adamın yaşadığı dramı değil, koca bir imparatorluğun yıkılışını, yeni bir devletin sancılı kuruluşunu, Japon işgalini ve ardından gelen komünist devrimi destansı bir dille ekrana taşıyor. Bertolucci, Puyi’nin hayatını bir tanrı olarak doğup bir bahçıvan olarak ölen adam fikri üzerinden bizlere gösteriyor. Bu sayede hem insanın zamanla nasıl değişebileceğini hem de tarihin akışı karşısında ne kadar çaresiz kalabileceğini sorguluyor.

Görselliği, müzikleri ve anlatımıyla tam bir başyapıt olan bu film, her sahnesi titizlikle hazırlanmış bir tabloyu andırıyor.

Son İmparator filmini sinema tarihinde eşsiz kılan en büyük özellik, Çin hükümetinin Pekin’deki Yasak Şehir‘de çekim yapılmasına izin verdiği ilk Batı yapımı olmasıdır. 1400’lerin başında kurulan ve yaklaşık 500 yıl boyunca imparatorlara ev sahipliği yapan bu devasa saray, filmin ilk yarısının ana mekanıdır. Bu sayede izleyici, başka hiçbir filmde göremeyeceği gerçek bir atmosferle karşılaşıyor. Yönetmen Bertolucci’nin bu izni almasında hem siyasi duruşu hem de Çin’in o dönemde dünyaya açılma isteği etkili olmuştur. Yapımcı Jeremy Thomas ise tüm bürokratik engellere rağmen çekim sürecinin bazen Hollywood’dan bile daha rahat ilerlediğini belirtmiştir.

Filmin çekim ölçeği, günümüzdeki bilgisayar yapımı sahte kalabalıkların aksine tamamen gerçektir. Toplamda 19.000 figüran kullanılmış ve özellikle Puyi’nin taç giyme töreni gibi sahnelerde Çin ordusundan binlerce asker rol almıştır. Askerlerin disiplini sayesinde saraydaki tören sahneleri kusursuz görünmektedir. Tarihsel gerçekliği korumak adına askerlerin saçları kazınmış ve her birine o döneme uygun, el yapımı kostümler giydirilmiştir. Bu devasa organizasyon sadece bir film çekimi değil, geçmişin fiziksel olarak yeniden canlandırılmasıdır.

Bu devasa prodüksiyonun yönetimi, 19.000 kişinin her gün organize edilmesini ve her bir grubun hanedanlık protokollerine uygun şekilde giydirilmesini gerektiren, sinema tarihinin en büyük lojistik başarılarından biridir. James Acheson’ın tasarladığı kostümler, 1908’den 1967’ye kadar olan geniş bir zaman dilimini kapsayarak imparatorluk şatafatından Mao döneminin gri ve disiplinli üniformalarına kadar titizlikle hazırlanmıştır. Yasak Şehir’in dış çekimleri tamamen bu tarihi atmosferde gerçekleştirilirken, iç mekanların bir kısmı, özellikle ışık kontrolü ve sanatsal manipülasyon gerektiren sahneler, Roma’daki ünlü Cinecitta stüdyolarında aslına uygun olarak inşa edilmiştir. Bu mekansal genişlik ve prodüksiyon detayları, filmin sadece bir hayat hikayesi değil, 20. yüzyıl Çin’inin mimari, sosyal ve siyasi dönüşümünü belgeleyen anıtsal bir sanat eseri olmasını sağlamıştır.

Filmin görselliği, efsanevi görüntü yönetmeni Vittorio Storaro’nun dokunuşuyla adeta bir renk şölenine dönüşüyor. Storaro, filmi Puyi’nin yaşamındaki aşamalara göre farklı renk gruplarına ayırmış. Renkleri sadece güzellik olsun diye değil, karakterin duygularını ve ruh halini anlatmak için ana bir araç olarak kullanmış. Ünlü görüntü yönetmenine göre ışık saf bir enerjidir ve renklerin farklı tonları insan zihnini doğrudan etkileme gücüne sahiptir. Bu bakış açısıyla filmdeki her renk, Puyi’nin hayatındaki belli bir dönemi ve o dönemin hissettirdiği duyguları temsil eder.

Storaro’nun bu renk tekniği, hikayeyi mantığımızla değil duygularımızla anlamamızı sağlıyor. Mesela sarı rengin seçilmesi sadece görsellik amaçlı değildir. Bu renk, Puyi’nin dünyasındaki mutlak ama aslında bomboş olan gücü simgeliyor. Küçük imparatorun dev bir sarı perdenin altından fırlayıp binlerce insanın kendisine eğildiğini gördüğü o meşhur sahnede, sarı renk tanrısal bir otoriteyi temsil eder. Ancak Storaro bu parıltıyı yarı gölgelerle dengeler.

Puyi, hayatının çoğunu gerçek dünyadan saklanarak ve tarihin gölgesinde kalarak geçirmiştir. Yasak Şehir’in dışındaki gerçekleri merak etmeye başladıkça üzerine düşen ışık artar ve gölgeleri daha belirgin, yani daha insani bir hal alır. Bu görsel değişim, Göklerin Oğlu denilen bir efsanenin kanlı canlı bir insana dönüşme hikayesini sessiz ama çok etkileyici bir biçimde gözler önüne seriyor.

Filmin müzikleri, dünyanın üç farklı köşesinden gelen bestecilerin yani Japon Ryuichi Sakamoto, Amerikalı David Byrne ve Çinli Cong Su’nun güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıktı. Bu ekip, filmin özünde yatan Doğu ile Batı’nın Buluşması fikrini notalara dökerek harika bir iş başardı. Sakamoto’nun hüzünlü ve görkemli melodileri, Byrne’ün hareketli ve modern tarzıyla, Cong Su’nun ise Çin sarayına özgü yerel ezgileriyle birleşerek izleyiciyi adeta başka bir dünyaya götürüyor.

Besteciler, Çin’e özgü eski enstrümanları modern orkestra sesleriyle bir araya getirerek zamansız bir atmosfer kurdular. David Byrne’ün filmin başlangıcında çalan ve en çok bilinen ana müziği, Çin vurmalı çalgıları ve Erhu’nun dokunaklı sesiyle filmin hem devasa yapısını hem de hüznünü hemen hissettiriyor. Ryuichi Sakamoto’nun besteleri ise küçük Puyi’nin o koskoca sarayda hissettiği yalnızlığı, omuzlarındaki ağır yükü ve bir nevi mahkumiyetini anlatmak için bazen sert bazen de gerilimli bir yol izliyor. Müzik, film boyunca sadece görüntüye eşlik etmiyor, Puyi’nin içindeki sessiz çığlıkların ve Çin’deki büyük değişimlerin en gerçekçi anlatıcısı oluyor.

John Lone tarafından harika bir oyunculukla canlandırılan yetişkin Puyi, tarihin en şanssız ve çelişkili karakterlerinden birini temsil ediyor. Henüz üç yaşındayken ailesinden koparılıp tahta çıkarılan bu çocuk, Yasak Şehir’in dışına çıkması yasaklanan ve bir tanrı gibi tapılan ama aslında hiçbir iradesi olmayan bir kuklaya dönüştürülmüştür. Filmin ilk yarısı, Puyi’nin bu altın kafes içindeki yapay hayatını ve bu dış dünyadan kopukluğun onun karakteri üzerinde bıraktığı kalıcı izleri derinlemesine anlatıyor. Yönetmen Bertolucci, Puyi’yi bir imparator olarak gösterse de aslında onun hayatı boyunca hep başkalarına mahkum kaldığını vurguluyor. Önce geleneklerin ve saray görevlilerinin, sonra Japon işgalcilerin, en sonunda ise komünist sistemin esiri olmuştur.

John Lone bu zorlu rolü oynarken Puyi’nin içten içe hissettiği kibrini, savunmasızlığını ve hayatı boyunca hiç tadamadığı özgürlüğe olan açlığını çok ince detaylarla yansıtıyor. Lone’un oyunculuğu, bir insanın dünya çapındaki tüm ihtişamına rağmen nasıl kendi hayatını sadece uzaktan izleyen birine dönüşebileceğini kanıtlıyor. Ona eşlik eden Joan Chen, yani İmparatoriçe Wanrong, modernleşme arzusu ile geleneksel rolleri arasında sıkışıp kalan ve sonunda uyuşturucu bağımlılığına sürüklenen kederli bir eşi canlandırıyor. Peter O’Toole ise Puyi’ye batı kültürünü ve saray duvarlarının dışındaki gerçek dünyayı öğreten akıl hocası Reginald Johnston rolüyle hikayeye derinlik katıyor.

Son İmparator filmi her ne kadar Puyi’nin kendi yazdığı İmparatorluktan Vatandaşlığa kitabına dayansa da, yönetmen Bertolucci hikayeyi daha evrensel bir insan olma yolculuğuna dönüştürmek için bazı gerçekleri esnetmiştir. Tarihçiler ve eleştirmenler, filmin Puyi’yi gerçekte olduğundan daha masum ve etkisiz bir karakter gibi gösterdiğini savunuyorlar. Özellikle gençlik yıllarında saraydaki çalışanlara karşı sergilediği sert ve bazen acımasız davranışların filmde büyük ölçüde yumuşatıldığı belirtiliyor.

Bertolucci’nin bu yolu seçme nedeni, biyografik bir belgesel çekmekten ziyade izleyiciyi Puyi’nin iç dünyasındaki değişime dahil etmektir. Yönetmen, Puyi’yi tamamen kötü ya da tamamen iyi biri olarak değil, içine doğduğu eski sistem ile büyük tarihi değişimlerin arasında savrulan trajik bir kahraman olarak konumlandırmıştır. Bu yaklaşım sayesinde filmin duygusal gücü artarken, izleyicinin bu uzak ve alışılmadık karakterle kendini onun yerine koyarak bağ kurması sağlanmıştır.

Filmin hikayesini birbirine bağlayan en etkileyici ve dokunaklı sembollerden biri, şüphesiz cırcır böceğidir. Filmin başında, küçük Puyi tahta çıktığında yaşlı bir görevli ona kutu içinde bir cırcır böceği hediye eder. Bu küçük canlı, hem Puyi’nin saraydaki hapis hayatını hem de dış dünyadan kopuk olan imparatorluk düzenini simgeler. Cırcır böcekleri Çin kültüründe zenginlik ve huzur anlamına gelse de, küçücük bir kutuya kapatılmış bir canlı için bu durum aslında acı verici bir tutsaklıktan başka bir şey değildir.

Filmin unutulmaz son sahnesinde, artık yaşlanmış ve sıradan bir bahçıvan olarak yaşayan Puyi, bir turist gibi eski evi olan Yasak Şehir’e gider. Kimsenin tanımadığı bu müze sarayda, tahtın altına sakladığı o eski kutuyu bulur ve içindeki cırcır böceğini dışarı çıkarır. O kutuda 60 yıl boyunca sanki hiç ölmemiş gibi yaşayan böceğin canlı bir şekilde çıkması, yönetmen Bertolucci’nin masalsı ve şiirsel bir tercihidir. Bu sahne, Puyi’nin de sonunda tarihin ve kaderinin ağır zincirlerinden kurtulup özgürleştiğini anlatır. Yani bir tanrı olarak yaşama mecburiyetinden kurtulup nihayet gerçek bir insan olmuştur. Böcek serbest kalırken Puyi de yavaşça gözden kaybolur. Geride ise sadece koskoca bir tarih ve o tarihin içinde yerini bulmuş küçük bir insanın huzurlu anısı kalır.

Son İmparator, 1988 yılındaki Oscar töreninde eşine az rastlanır bir başarıya imza attı. Aday gösterildiği dokuz kategorinin hepsinde ödülü kazanarak törenin tek hakimi oldu. En İyi Film ve En İyi Yönetmen gibi ana ödülleri almasının yanında görüntü yönetimi, kurgu, müzik ve kostüm gibi teknik alanlarda da ne kadar kusursuz olduğunu kanıtladı. Bu büyük başarı, filmin sadece iyi bir hikaye anlatmakla kalmayıp sinemanın her alanında en üst seviyeye ulaştığını gösteriyor.

Ancak bu büyük zaferin yanında üzücü bir durum da yaşandı. Filmin oyuncu kadrosundan hiç kimse ödüle aday gösterilmedi. John Lone ve Joan Chen’in sergilediği o etkileyici performansların görmezden gelinmesi, bugün bile sinema dünyasında o dönemki kültürel önyargıların bir sonucu olarak tartışılıyor. Yine de film, vizyona girdiği günden beri dev yapımların sönmeyen yıldızlarından biri olmayı sürdürüyor.

Bu eser sadece görsel bir şölen sunmakla kalmıyor, bir insanın kendi kimliğini bulma mücadelesini ve değişen dünyada hayatta kalma çabasını çok asil bir şekilde hissettiriyor. Bertolucci’nin bu çalışması, bize hiç bilmediğimiz hayatların en özel anlarına ortak olabildiğimiz muazzam bir büyü sunuyor.

ve İnsan Olma Hikayesi

Son İmparator, bugün bile izlendiğinde etkisinden hiçbir şey kaybetmemiş olan ve her sahnesi bir mücevher gibi titizlikle işlenmiş bir başyapıttır. Eğer görkemli bir tarihi anlatım, renklerin ve ışığın gücünü kullanan muhteşem bir görsellik ve Doğu ile Batı’nın kucaklaştığı unutulmaz müzikler arıyorsanız, bu film sinema anlayışınızı tamamen değiştirecektir.

Puyi’nin acılarla dolu hayatı üzerinden anlatılan Çin’in değişim süreci, aslında hepimizin yaşadığı büyüme, hata yapma ve kaybolma hikayesinin dev bir yansımasıdır. En sonunda, belki de her şeyi kaybettikten sonra insanın kendini bulma çabasını anlatır. Yasak Şehir’in o devasa ve soğuk kapılarından içeri girerken sadece bir imparatorun hayatına değil, sinema sanatının en saf ve en görkemli haline tanıklık edeceksiniz.

Bertolucci’nin bu şiirsel ve cesur anlatımı, bir zamanlar Göklerin Oğlu olarak dünyaya gelen bir adamın, sonunda sadece sıradan bir insan ve özgür bir bahçıvan olarak bu dünyadan ayrılışını kutluyor. Bu yönüyle film hüzünlü olduğu kadar umut dolu bir veda hikayesidir.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu