Robert Eggers’ın 2022’de vizyona giren Kuzeyli (The Northman) filmi, Viking dönemini sinemadaki diğer örneklerinden çok daha gerçekçi ve sarsıcı bir şekilde anlatıyor. Yönetmen Eggers, Cadı ve Deniz Feneri filmlerinde gördüğümüz o ince elenip sık dokunmuş tarihsel detayları bu kez devasa bir bütçeyle destansı bir boyuta taşıyor.
Bu film aslında basit bir intikam öyküsünden çok daha fazlasını sunuyor. İzleyiciyi 10. yüzyılın sert yaşam koşullarına ve o dönemin insanların inanç dünyasına doğrudan konuk ediyor. Filmin en büyük başarısı ise şu noktada yatıyor
Popüler kültürün bize dayattığı o meşhur boynuzlu kasklı Viking tiplemelerini bir kenara itiyor. Bunun yerine arkeolojik gerçeklere dayanan, her yeri çamur ve kan içinde kalan, son derece sert bir gerçeklik sunuyor.
Kuzeyli filminin hikayesi ilk bakışta Shakespeare’in ünlü Hamlet oyunuyla benzerlik taşısa da her iki eserin de asıl kaynağı çok daha eski bir İskandinav efsanesidir. Yönetmen Robert Eggers ve İzlandalı şair Sjón, hikayeyi Shakespeare’in eklediği modern felsefi düşüncelerden temizleyerek 13. yüzyıldaki o sert ve çiğ Amleth efsanesine geri dönmüşlerdir. Bu seçim sayesinde film, Orta Çağ’ın karmaşık ahlak yapısını ve Hristiyanlık öncesi inançların karanlık atmosferini çok daha sert bir dille yansıtmıştır.
Amleth ismi aslında Eski İzlandacada soytarı veya budala gibi anlamlara gelir. Orijinal efsanede kahraman amcasından korunmak için deli taklidi yaptığı için bu ismi almıştır. Ancak Eggers’ın filmindeki Amleth, kurnazlıktan ziyade kas gücüyle öne çıkan ve kaderin peşinden giden bir savaşçı olarak karşımıza çıkıyor. Film ile Hamlet arasında pek çok ortak nokta bulunsa da karakterlerin amaçları ve ulaştıkları sonlar birbirinden oldukça farklıdır.
Karakterler arasındaki bu ilişkiler, Kuzeyli’nin sadece bir meydan savaşı değil aynı zamanda bir aile kavgası olduğunu gösterir. Özellikle Kraliçe Gudrun’un, Amleth’in babası hakkındaki gerçekleri anlattığı o meşhur sahne, izleyicinin kafasındaki haklı ve haksız kavramlarını tamamen birbirine karıştırır.
Arkeolojik Gerçekçilik
Robert Eggers, bir filmin ruhunun binlerce küçük detayın bir araya gelmesiyle oluştuğuna inanıyor. Bu yüzden Kuzeyli, Viking dönemini sadece bir arka plan olarak kullanmak yerine her eşyanın ve geleneğin tarihsel bir karşılığının olduğu az sayıdaki filmden biri olarak öne çıkıyor. Yönetmen; 10. yüzyıl dünyasını sil baştan kurarken arkeolog Neil Price, tarihçi Jóhanna Katrín Friðriksdóttir ve folklor uzmanı Terry Gunnell gibi uzmanlarla omuz omuza çalıştı. Filmdeki çim çatılı evlerden dokuma tezgahlarına, demirci dükkanlarından kölelerin kaldığı yerlere kadar her şey gerçek arkeolojik keşiflere dayanarak hazırlandı.
Eggers için filmin geçtiği ortamın gerçek ve pis görünmesi en büyük önceliklerden biriydi. Yapım ekibi, özellikle Rus topraklarının anlatıldığı sahnelerde en doğru çamur ve kir görüntüsünü yakalamak için aylarca uğraştı. Hatta setteki deri atölyelerinde yayılan ağır deri kokusu bile oyuncuların kendilerini o çağda hissetmeleri için bilerek korunmuştu. Bu aşırı detaycılık, izleyicinin ekrandaki dünyayı uydurma bir hikaye gibi değil, gerçekten yaşanmış bir hayat gibi hissetmesini sağlıyor.
Tarihsel doğruluğun en çarpıcı örneklerinden biri de Valkyrie (Valkür) figürünün canlandırılma biçimidir. Popüler filmlerde gördüğümüz o takı niyetine zırh giyen kadın imajının aksine, Eggers’ın Valkür’ü korkutucu, görkemli ve bir savaş tanrısının gerçek hizmetkarı olarak karşımıza çıkıyor. Karakterin dişlerindeki o tuhaf yatay çizgiler bile uydurma değil. Bu detay, o dönemdeki erkek iskeletlerinde sıkça görülen, dişlerin kazınarak içine renkli maddeler doldurulmasıyla yapılan gerçek bir Viking geleneğine dayanıyor. Bu küçük ayrıntı, yönetmenin güzellik kaygısından ziyade tarihsel gerçeklere ne kadar sadık kaldığını bizlere kanıtlıyor.
Kuzeyli filminin oyuncu kadrosu, yönetmen Eggers’ın hayalini gerçeğe dönüştürmek için kendilerini hem bedenen hem de zihnen sınırlarına kadar zorladı. Başroldeki Alexander Skarsgard, Amleth karakterine bürünmek için aylar süren çok sıkı bir beslenme ve spor programı uyguladı. Sonunda tam bir intikamcı ayı görüntüsüne kavuştu. Skarsgard’ın canlandırdığı karakter aslında kurt postuna bürünmüş bir savaşçıyı, yani bir ulfhedinn figürünü temsil ediyor. Bu vahşi ruh hali, aktörün dövüş sahnelerindeki hayvani ve saldırgan hareketlerinden net bir şekilde anlaşılabiliyor.
Anya Taylor-Joy’un hayat verdiği Olga karakteri ise Amleth’in karanlık dünyasındaki tek umut ışığı olarak öne çıkıyor. Fakat Olga bildiğimiz o klasik ve kurtarılmayı bekleyen prenseslerden çok farklı bir profilde yer alıyor. O, Slav büyücülüğü konusunda usta, zehir gibi zeki ve hayatta kalmak için her yolu deneyebilecek kadar dirençli bir kadın. Olga ve Amleth arasındaki bu bağ, filmin ilerleyen kısımlarında ana amacın sadece intikam değil, geleceği korumak olduğunu bize hissettiriyor.
Nicole Kidman, Kraliçe Gudrun rolüyle kariyerinin en sarsıcı işlerinden birine imza atıyor. Kidman’ın karakteri ilk başlarda kaçırılmış masum bir anne gibi görünse de hikaye açıldıkça onun ne kadar hırslı olduğu ve hayatta kalmak için ne tür stratejiler kurduğu ortaya çıkıyor. İlginç bir detay olarak, Kidman ve Skarsgard’ın daha önce Büyük Küçük Yalanlar (Big Little Lies) dizisinde karı-kocayı oynamış olmaları, bu filmdeki çarpık anne-oğul ilişkisine çok daha gergin ve tuhaf bir hava katıyor 🙂
Kuzeyli filminin en çok dikkat çeken taraflarından biri de efsanevi İzlandalı sanatçı Björk’ün uzun bir aradan sonra beyaz perdeye geri dönmesidir. Björk, Lars von Trier‘in 2000 yılındaki Karanlıkta Dansçı (Dancer in the Dark) filminden bu yana ilk kez bu kadar önemli bir rolle karşımıza çıkıyor. Sanatçı, filmde gözleri olmayan ama geleceği görebilen Slav bir kahini canlandırıyor. Björk’ün bu projeyi kabul etmesinde, filmin senaristi olan şair Sjon ile olan eski dostluğu ve yönetmen Robert Eggers’a duyduğu güven büyük rol oynadı.
Kahin karakteri, Amleth’e unuttuğu kaderini hatırlatan ve onu yeniden intikam yoluna sokan ruhani bir rehber görevi görüyor. Björk’ün bu karakter için bizzat sunduğu gözlerin kapalı olması ve bir üçüncü gözün bulunması fikri, karakterin görsel olarak akıllara kazınmasını sağladı. Sahnenin mistik havası, sanatçının kendine has ses tonu ve çekimlerin yapıldığı antik Svetovit tapınağının atmosferiyle birleşince ortaya filmin en unutulmaz anları çıktı.
Björk’ten bahsetmişken, filmin müzikleri, izleyiciyi modern hayattan koparıp eski İskandinavya’nın sisli dağlarına götüren en temel parçalardan biri olarak dikkat çekiyor. Besteciler Robin Carolan ve Sebastian Gainsborough, yönetmen Robert Eggers’ın her şeyin aslına uygun olması isteği üzerine hareket ettiler. Bu doğrultuda Viking döneminde kullanılan ancak günümüzde pek bilinmeyen enstrümanlara yöneldiler. Ortaya çıkan müzikler sadece bir arka plan sesi olmakla kalmıyor, karakterlerin duygularını ve sahnelerin sertliğini yansıtan kirli ve sert bir hava sunuyor.
Besteciler bu çalışmada güzel melodiler yaratmaktan ziyade sesin gücüne ve dokusuna odaklanmayı hedeflediler. Bu amaçla 40 kişilik bir yaylı çalgılar grubunu, antik bir savaş aleti olan bullroarer sesini taklit edecek biçimde kullandılar.
Elde edilen bu düşük frekanslı ve uğultulu sesler, sahnelerdeki gerginliği ve rahatsızlık hissini iyice artırarak izleyiciyi adeta büyülenmiş bir ruh haline sokuyor.
Filmin en çarpıcı anlarından biri, Amleth’in İzlanda’da kölelik yaparken katıldığı Knattleikr oyunudur. Bu eski top oyunu, Viking destanlarında sık sık adı geçen ancak kuralları tam olarak bilinmeyen, son derece sert ve şiddetli bir spor türüdür. Robert Eggers bu sahneyi kurgularken Knattleikr’ın fiziksel güç ve toplumsal saygınlık kazanma yeri olduğunu özellikle göstermiştir.
Tarihi kayıtlara bakılırsa Knattleikr, sopalarla oynanan ve vücut temasının sonuna kadar serbest olduğu bir oyundur. Bazen günlerce süren bu spor, filmde ne kadar ölümcül olabileceğini kanıtlar nitelikte işlenmiştir. Amleth’in rakibini sert bir şekilde öldürmesi, eski destanlardaki oyun sırasında çıkan kanlı kavgalar anlatısına tamamen sadık kalınarak aktarılmıştır.
Knattleikr sahnesi aslında Amleth’in hikayesinde çok önemli bir dönüm noktasıdır. Burada sergilediği inanılmaz güç, amcası Fjölnir’in dikkatini çekmesini sağlar ve ona mülk içerisinde daha serbest hareket etme imkanı tanır. Kısacası bu oyun bir spor karşılaşmasından çok, Amleth’in intikam planını devreye sokmak için kullandığı bir gövde gösterisidir.
Valhalla’ya Yolculuk
Kuzeyli filminin kalbinde yer alan en güçlü duygu kader inancıdır. Viking inancına göre bir insanın yaşayacakları Nornlar denilen kader tanrıçaları tarafından çoktan belirlenmiştir ve bu çizgiden sapmak imkansızdır. Amleth çocukken kaçarken ettiği intikam yeminini bir seçenek olarak değil, kaçamayacağı bir görev olarak görür. O kendi hayatını yaşayan özgür bir bireyden çok, babasının öcünü almaya odaklanmış ve zamanı gelince patlayacak bir bomba gibidir.
Ancak film intikam almanın insanı nasıl tükettiğini de derinlemesine sorgular. Amleth düşmanından öcünü aldığında sadece rakibini yok etmekle kalmıyor, kendi huzurunu ve sevdikleriyle kurabileceği güzel bir geleceği de feda ediyor. Finalde yanardağda gerçekleşen dövüş sahnesi bu acı tablonun en üst noktasıdır. İki adamın lavların arasında çırılçıplak savaşması, tüm dünyevi makamlardan ve kıyafetlerden kurtulup gerçeğiyle yüzleşmeleri anlamına geliyor. Bu sahnenin çıplak çekilmesi, bazı Vikinglerin korkusuzluklarını göstermek için savaşa kıyafetsiz girmelerine dair tarihi anlatılara dayanmaktadır.
Final sahnesi Amleth’in savaşçı cenneti olan Valhalla’ya yükselişini gösterirken izleyiciyi karmaşık hisler içinde bırakır. Bir yanda kaderini tamamlamış bir kahramanın başarısını görürüz, diğer yanda ise intikam hırsının yok ettiği bir hayatın hüznünü hissederiz. Yönetmen Robert Eggers bu sonla Amleth’i bir kahramandan ziyade trajik bir karakter olarak çiziyor. Onun onur anlayışının günümüz insanı için ne kadar uzak olduğunu fakat kendi dünyası içinde ne kadar anlamlı kaldığını bir kez daha hatırlatır.
Film aslında bize çok net bir şey anlatıyor. İntikam peşinde koşmak insanı kurtarmaz, aksine tamamen bitirir. Amleth bütün ömrünü babasının öcünü almaya adıyor ama bu nefret onu yavaş yavaş bir hayvana dönüştürüyor. Sonunda düşmanını öldürse bile, aslında sevdiği kadınla kurabileceği güzel bir geleceği ve kendi huzurunu da o kavgada çöpe atmış oluyor. Yani kazandığını sandığı an, aslında her şeyini kaybettiği an oluyor.
Bir de kader meselesi var. Vikinglerin inancına göre her şey çoktan yazılmış ve bu çizgiden sapmak imkansız. Amleth ne yaparsa yapsın, o görünmez ipler onu hep aynı kanlı sona çekiyor. Bu da bize insanın geçmişinden ve ona biçilen rollerden kaçmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Üstelik uğruna her şeyi feda ettiği o haklı davasının aslında göründüğü kadar masum olmadığını öğrendiğinde bile duramıyor. Çünkü artık şiddet onun tek gerçeği haline gelmiş.
Kuzeyli, yıllar geçse de Vikingleri konu alan yapımlar arasında her zaman en iyi örneklerden biri olarak kalacaktır. Çünkü bu film sadece geçmişi anlatmakla kalmıyor, insanın kaderle, ailesiyle ve içindeki o durdurulamaz hayvani dürtülerle verdiği mücadeleyi her döneme hitap eden bir dille beyaz perdeye taşıyor. Amleth’in intikam ateşi yanardağ lavları arasında sönüp gitmiş olsa da filmin sinema dünyasında bıraktığı iz, tıpkı derin bir kılıç yarası gibi kalıcı olmaya devam ediyor.











