Bernardo Bertolucci
Sinemanın Görsel Şairi

Bernardo Bertolucci, yirminci yüzyıl sinemasının en etkileyici, tartışmalı ve vizyoner yönetmenlerinden biri olarak elli yıllık bir kariyere imza atmıştır. Onun hikayesi, Avrupa’nın siyasi dönüşümlerinin, psikanalizin derinliklerinin ve sinema dilinin evriminin bir öyküsüdür. 16 Mart 1941 tarihinde İtalya’nın Parma şehrinde başlayan bu yaşam, bir şairin hassasiyetiyle bir devrimcinin cesaretini aynı potada eritmiştir. Bertolucci, sinemayı sadece bir hikaye anlatma aracı değil, birlikte hayal kurulan bir katedral olarak görmüş ve her filminde bu hayali bir adım öteye taşımıştır.
Bernardo Bertolucci’nin ailesi, entelektüel derinliğinin kaynağıdır. Babası Attilio Bertolucci, İtalya’nın en saygın şairlerinden biri olmasının yanı sıra bir sanat tarihçisi, antoloji yazarı ve film eleştirmeniydi. Annesi Ninetta Giovanardi ise Sidney doğumlu bir edebiyat öğretmeniydi ve babası İtalyan, annesi ise İrlanda ve İskoç kökenli bir Avustralyalıydı. Bu çok kültürlü ve sanatsal aile yapısı, Bernardo’nun dünyaya bakışını erken yaşta şekillendirdi.
Çocukluğunu Parma yakınlarındaki Baccanelli’de, büyükbabasının çiftliğinde geçiren Bernardo, babasıyla birlikte sık sık film gösterimlerine gitmesi, sinemaya olan ilgisinin tohumlarını attı. On iki yaşına geldiğinde şiirleri yayımlanmaya başlamış, on beşinde ise eline aldığı 16mm kamera ile kardeşi Giuseppe ile birlikte kısa filmler çekmeye başlamıştı. İlk filmleri, çocuklar hakkındaki kısa öykülerden oluşuyordu.
Ailenin 1950’lerin sonunda Roma’ya taşınması, Bertolucci için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Roma Üniversitesi’nde modern edebiyat fakültesine devam ederken, aklında babası gibi bir şair olmak vardı. 1962 yılında yayımladığı Gizemi Ararken (In cerca del mistero) adlı şiir kitabı, İtalya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olan Premio Viareggio’yu kazandı. Ancak bu başarıya rağmen, Bernardo’nun kalbi çoktan sinema için atmaya başlamıştı. Üniversiteyi bitirmeden ayrıldı ve kendini bağımsız bir sinema eğitimine adadı.
Pasolini ile Tanışma
Bertolucci’nin profesyonel sinema kariyeri, babasının bir keşfi ve yakın dostu olan Pier Paolo Pasolini ile kesişmesiyle profesyonel bir boyut kazandı. Pasolini, ilk filmi 1961 yapımı Dilenci (Accattone) üzerinde çalışırken, Bernardo’yu asistanı olarak işe aldı. Bernardo, bu deneyimi kendi film okulu olarak tanımlamıştır. Roma’nın kenar mahallelerinde, pezevenklerin ve fahişelerin dünyasında çekilen bu film, genç yönetmen adayı için hem sarsıcı hem de öğretici bir süreçti.
Pasolini’nin asistanı olarak set ortamını tanıyan Bertolucci, kısa süre sonra kendi kanatlarıyla uçmaya karar verdi. 1962 yılında, henüz 21 yaşındayken, Pasolini’nin bir öyküsünden yola çıkan Zalim Orakçı (La Commare Secca) ile ilk yönetmenlik denemesini gerçekleştirdi. Film, bir hayat kadınının cinayetini farklı karakterlerin gözünden anlatan Rashomon tarzı bir yapıya sahipti. Gişede başarısız olsa da, Bertolucci’nin görsel yeteneği ve zaman atlamalı anlatım tarzı eleştirmenlerin dikkatini çekti.
1964 yılında vizyona giren Devrimden Önce (Prima Della Rivoluzione), Bertolucci’nin hem sanatsal hem de siyasi kimliğinin bir beyanı niteliğindeydi. Stendhal’in Parma Manastırı romanından esinlenen film, Parma’da yaşayan burjuva bir gencin, Marksist idealler ile muhafazakar aile bağları arasında yaşadığı sıkışmışlığı anlatıyordu. Bu film, Bertolucci’nin kendi otobiyografik unsurlarını barındırıyordu: Refah içinde yaşayan ama dünyayı değiştirmek isteyen bir entelektüelin içsel sancıları.
Film, İtalya’da başlangıçta görmezden gelinse de, Fransa’da Cahiers du Cinema çevresinde bir başyapıt olarak kutlandı. Bertolucci, Fransız Yeni Dalga akımının, özellikle de Jean-Luc Godard‘ın etkisinde kalmış bir İtalyan müridi olarak görülmeye başlandı. Devrimden Önce, lirik görsel dili ve siyasi derinliğiyle Bertolucci’nin sadece bir yönetmen değil, bir görsel şair olduğunu kanıtladı.
1960’ların ortaları, Bertolucci için finansal zorluklar ve belgesel projeleriyle geçti. Julian Beck ve Living Theatre ile çalışarak deneysel tiyatro ve avangart projelere yöneldi. Bu dönemde RAI televizyonu için Petrol Yolu (La Via del petrolio) adlı bir belgesel serisi hazırladı. Ayrıca Sergio Leone ile birlikte Bir Zamanlar Batıda (Once Upon a Time in the West) filminin hikaye ekibinde yer alarak tür sinemasına olan ilgisini de gösterdi.
1968 olayları Bertolucci’yi derinden etkiledi. Paris’teki öğrenci hareketlerinin ruhunu taşıyan 1968 yapımı Partner filmini çekti. Dostoyevski’nin Öteki romanından uyarlanan bu film, Godard tarzı deneysel kesmelerle ve siyasi sloganlarla doluydu. Film, yönetmenin kendi ifadesiyle estetikten korkma ve siyasi bir propaganda yaratma çabasıydı.
Bertolucci’nin kariyeri, 1970 yılında vizyona giren iki önemli filmle zirveye ulaştı: Örümceğin Stratejisi (La strategia del ragno) ve Konformist (Il Conformista). Bu filmler, yönetmenin psikanalizle olan derin bağının ve faşizm dönemine olan ilgisinin birer ürünüydü.
Konformist
Alberto Moravia’nın romanından uyarlanan Konformist, sinema tarihinin en görkemli yapımlarından biri olarak kabul edilir. Film, çocuklukta yaşadığı bir travmadan kurtulmak ve normal bir hayat sürmek için Mussolini İtalyası’nda faşist partiye katılan Marcello Clerici’nin hikayesini odağına alıyor. Bertolucci, faşizmi sadece siyasi bir yapı olarak değil, bir uyum sağlama arzusu ve psikolojik bir sığınak olarak ele almıştır.
Görüntü yönetmeni Vittorio Storaro ile başlayan efsanevi ortaklık, filmi görsel bir şölene dönüştürdü. Art Deco tasarımı, devasa yapılar ve ışık oyunları, karakterin sistem içindeki yalnızlığını ve ezilmişliğini yansıtıyordu. Francis Ford Coppola, bu filmi on yılın ilk klasiği olarak niteleyerek, Baba serisinde bu estetikten etkilendiğini belirtmiştir.
Örümceğin Stratejisi
Aynı yıl çıkan Örümceğin Stratejisi, Jorge Luis Borges’in bir öyküsünden yola çıkarak faşist dönemde öldürülen bir kahramanın gizemini araştıran oğlunu konu alıyordu. Baba ve oğul arasındaki kıskançlık çatışması, Bertolucci sinemasının temel taşlarından biri haline geldi. Yönetmen, babasını öldürmek yani onun etkisinden kurtulmak için filmler yaptığını açıkça ifade etmiştir.
Paris’te Son Tango
1972 yılında vizyona giren Paris’te Son Tango (Ultimo tango a Parigi), Bertolucci’yi dünya çapında bir fenomen haline getirdi. Marlon Brando ve Maria Schneider’ın başrollerini paylaştığı film, eşinin intiharından sonra yas tutan Amerikalı bir adam ile genç bir Fransız kadının isimsiz, sadece cinsel arzuya dayalı ilişkisini anlatıyordu. Film, içerdiği çıplaklık ve cinsel içerik nedeniyle büyük bir sansür dalgasıyla karşılaştı ve Bertolucci İtalya’da yargılandı.
Filmin en ünlü ve tartışmalı sahnelerinden biri olan tereyağı sahnesi, yıllar sonra aktris Maria Schneider’ın rızasının tam olarak alınmadığına dair açıklamalarıyla tekrar gündeme geldi. Bertolucci, aktrisin öfke ve aşağılanma tepkisini gerçek kılmak için bu sahneyi önceden planladıklarını ama Schneider’a detayları anlatmadıklarını kabul etmiştir. Bu durum, yönetmenin sanatsal gerçekçilik uğruna etik sınırları zorlamasının bir örneği olarak tarihe geçti. Tüm tartışmalara rağmen film, insanın kederini ve yalnızlığını fiziksel temas üzerinden anlatan en güçlü eserlerden biri olarak kaldı.
1900
1976 yılında Bertolucci, İtalya’nın 20. yüzyıl başındaki toplumsal değişimlerini anlatan devasa bir proje olan 1900 (Novecento) filmini yönetti. Robert De Niro ve Gerard Depardieu’yu bir araya getiren bu beş saatlik destan, bir toprak sahibi ile bir köylünün aynı gün doğan çocuklarının dostluk ve çatışma dolu öyküsü üzerinden sınıf mücadelesini anlatıyordu. Bertolucci, bu filmle komünizm ve faşizm arasındaki çatışmayı epik bir ölçekte sinemaya taşıdı.
Film, İtalya’daki köylü direnişini ve toprak sahiplerine karşı yürütülen davaları geleceğin bir rüyası olarak betimliyordu. 1900, yönetmenin Marksist köklerine ve İtalyan kırsalına olan bağlılığına bir saygı duruşuydu. Ancak filmin uzunluğu ve siyasi içeriği, uluslararası dağıtımda birçok zorlukla karşılaşmasına neden oldu.
Son İmparator
1987 yılında Bertolucci, rotasını Doğu’ya kırdı ve kariyerinin en büyük finansal ve eleştirel başarısını Son İmparator (The Last Emperor) ile elde etti. Çin’in son imparatoru Puyi’nin hüzünlü hayatını anlatan film, Yasak Şehir’de çekilmesine izin verilen ilk Batılı yapım oldu. Bertolucci, Puyi’nin hayatını feodalizmden devrime uzanan bir Çin aynası olarak kurguladı.
1988 Akademi Ödülleri’nde film, aday gösterildiği dokuz dalın tamamında Oscar kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Bertolucci, En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanan ilk İtalyan yönetmen oldu. Oscar gecesinde yaptığı konuşmada Hollywood’u büyük bir memeye benzetmesi ve zaferini Çin halkına adaması, onun her zaman sürprizlerle dolu karakterini bir kez daha gösterdi.
Doğu Üçlemesi
Son İmparator ile başlayan Doğu Üçlemesi, Paul Bowles’un romanından uyarlanan 1990 yapımı Çölde Çay (The Sheltering Sky) ve 1993 yapımı Küçük Buda (Little Buddha) ile devam etti. Bu filmlerde Bertolucci, Batılı insanın yabancı coğrafyalarda yaşadığı kimlik krizlerini ve manevi arayışlarını görsel bir zenginlikle sundu. Ryuichi Sakamoto‘nun büyüleyici müzikleri bu dönemin ruhunu tamamlayan en önemli unsurlardan biriydi.
90’lı yılların ortasında Bertolucci, İtalya’nın güneşli Toskana tepelerine döndü ve 1996 yılında Çalınmış Güzellik (Stealing Beauty) filmini çekti. Liv Tyler’ın başrolünde olduğu film, bir genç kızın annesinin geçmişini araştırırken yaşadığı cinsel ve ruhsal uyanışı konu alıyordu. Bu yapım, Bertolucci’nin daha samimi ve karakter odaklı sinemaya dönüşünün habercisiydi.
2003 yılında çektiği Düşler, Tutkular ve Suçlar (The Dreamers), yönetmenin 1968 ruhuna ve sinema tutkusuna bir geri dönüşüydü. Paris’teki öğrenci olayları sırasında bir daireye kapanan üç gencin sinema referanslarıyla örülü dünyası, Bertolucci’nin sinema ile yaşamak hayalini en saf haliyle yansıtıyordu.
Bertolucci’nin yaşamının son on yılı, bel fıtığı ameliyatının başarısız geçmesi sonucu tekerlekli sandalyeye mahkum olmasıyla büyük bir fiziksel değişim geçirdi. Bu durum onu bir süre derin bir depresyona soksa da, sinemaya olan aşkı onu yeniden setlere döndürdü. 2012 yılında çektiği son filmi Ben ve Sen (Lo e Te), neredeyse tamamen bir bodrum katında geçen, iki karakterin duygusal yakınlaşmasını odağına alan minimal bir yapımdı.
Bertolucci, tekerlekli sandalyesinde çekim yaparken bakış açısının değiştiğini ama bunun ona yeni bir mutluluk ve perspektif kazandırdığını belirtmişti. Bu son film, onun zorluklar karşısında sanatına sığınan sarsılmaz iradesinin bir kanıtıydı.
Bernardo Bertolucci’nin sineması, birkaç temel kavram etrafında şekilleniyor: Siyaset, cinsellik, tarih ve psikanaliz. O, bu kavramları sadece birer konu olarak değil, insanın varoluşunu anlamlandırma biçimleri olarak kullanmıştır.
Bertolucci’nin filmlerindeki görsel şiirsellik, onun en büyük imzasıdır. Vittorio Storaro ile kurduğu ortaklık, ışığın renklerle dans ettiği bir sinema dili yaratmıştır. Renkler onun için birer semboldür. Kırmızı tutkuyu ve komünizmi, Sarı imparatorluğu ve güneş ışığını, soğuk Maviler ise faşizmin donukluğunu simgeliyor.
Yönetmen, on beş yıl boyunca psikanaliz görmüş ve bu deneyimi karakterlerini yaratırken bir araç olarak kullanmıştı. Filmlerindeki baba-oğul çatışmaları, karakterlerin geçmiş travmalarıyla yüzleşmeleri ve normalleşme çabaları hep bu analitik süzgeçten geçer. Bertolucci için film çekmek, kendi iç dünyasını dışarı vurmak ve korkularını ehlileştirmekti.
Bernardo Bertolucci, 26 Kasım 2018 tarihinde Roma’daki evinde kanser nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Yetmiş yedi yıllık yaşamı boyunca sinemaya kazandırdığı başyapıtlar, onu modern sinemanın son imparatoru mertebesine taşıdı. Birçok genç yönetmene ilham veren Bertolucci, sinemanın sadece bir eğlence değil, bir düşünme ve hissetme biçimi olduğunu her karesinde kanıtladı.
O, Parma’nın yeşil vadilerinden Yasak Şehir’in altın sarısı avlularına, Paris’in loş apartmanlarından Sahra Çölü’nün uçsuz bucaksız kumlarına kadar dünyayı bir şairin gözüyle izledi. Bertolucci, sadece kazandığı Oscar ödülleri veya kırdığı tabularla değil, izleyicinin ruhunda bıraktığı o derin, hüzünlü ve görkemli hayallerle yaşamaya devam etmektedir. Sinemanın bu görsel şairi, perdede yarattığı her ışık oyununda sonsuza dek yaşamaya devam edecektir.

















