Ruben Östlund‘un 2017’de ses getiren Kare (The Square) yapımı, modern hayatın hem pırıltılı hem de tutarsız yanlarını gözler önüne seriyor. Stockholm’de bir sanat müzesinde geçen bu hikaye, toplumsal kuralları ve medeniyet maskemizin aslında ne kadar kolay düştüğünü tartışmaya açıyor. Başroldeki küratör Christian, eğitimli ve başarılı biri gibi görünse de başına gelen komik ve şanssız olaylar hayatını altüst ediyor. Yönetmen bu yapımla sanat dünyasına dokunmakla kalmıyor, Batı toplumunun kendi rahatı için neleri feda ettiğini de sorguluyor.
Filmin konusu Christian’ın çalınan cüzdanı ve telefonu yüzünden yaşadığı panik ile müzedeki yeni serginin hazırlıkları etrafında dönüyor. Bu iki olay bir noktada kesişerek insanın aslında ne kadar çelişkili bir varlık olduğunu kanıtlıyor. Christian bir yandan sergilediği eser üzerinden dünyaya iyilik ve güven mesajları dağıtırken, kendi özel hayatında tam tersi adımlar atıyor. Östlund filmde bizlere bir çıkış yolu göstermiyor, aksine herkesi kendi korkuları ve yalanlarıyla baş başa bırakıyor.
Christian, modern toplumun başarılı adam dediği o ideal tipin tam karşılığıdır. Yakışıklı, karizmatik ve iyi giyimli biri olarak çevresindekileri kolayca etkiliyor. Stockholm’ün en önemli müzelerinden birini yöneten, elektrikli araba kullanan ve toplumsal sorunlara duyarlı görünen bir vatandaş tablosu çiziyor. Ancak Claes Bang‘in canlandırdığı bu karakter aslında kendi kurduğu o korunaklı ve steril dünyanın içinde kaybolmuş haldedir. Christian’ın asıl sorunu savunduğu değerlerin sadece kağıt üzerinde veya müze duvarlarında kalmasıdır. Gerçek hayatın karmaşasıyla yüzleştiği an bu değerler hızla yok olup gider.
Aslında filmin başındaki röportaj sahnesi karakter hakkında bize çok önemli ipuçları veriyor. Amerikalı gazeteci Anne (Elisabeth Moss) müze için yazılan o ağır ve karmaşık metni okuduğunda, Christian kendi yazdığı cümleleri bile açıklamakta zorlanır. Bu an modern sanat dünyasındaki süslü sözlerin arkasına saklanan boşluğun bir yansıması gibidir. Christian aslında ne dediğini tam bilmese de toplumun ona yüklediği bilge ve sanatsever rolünü büyük bir profesyonellikle oynamaya devam eder. Onun için sanat insanların hayatını değiştirecek bir güç olmaktan ziyade kendi sosyal statüsünü sağlamlaştıran bir gösteriş aracıdır.
Karakterin özel hayatındaki dağınıklık ise hikaye ilerledikçe daha çok belli oluyor. İki küçük kızıyla olan ilişkisi babalık görevini yapmaya çalışan ama aklı hep başka yerlerde olan bir adamın çabasını gösterir. Çocuklarıyla vakit geçirirken bile çalınan telefonunu veya müzedeki işlerini düşünmekten kendini alamaz. Christian her ne kadar modern ve açık fikirli görünse de aslında oldukça bencil ve kibrine yenik düşebilen biridir. Bu kibir özellikle yoksul mahallelerdeki insanlara karşı takındığı üstenci tavırda ve kurduğu ikili ilişkilerde net bir şekilde ortaya çıkar.
Filmin kırılma noktası Christian’ın kalabalık bir meydanda duyduğu yardım çığlığına kayıtsız kalamayıp müdahale etmesiyle başlıyor. Bir kadının saldırıya uğradığını sanıp yardıma koşan Christian başka bir yabancıyla beraber saldırganı durdurur. O anki heyecanla kendisini bir kahraman gibi hisseder ve yanındaki kişiyle zafer sarhoşluğu içinde kucaklaşır. Ancak kısa süre sonra bu kahramanlık duygusu yerini büyük bir öfkeye bırakır çünkü olayın bir tezgah olduğunu ve telefonunun, cüzdanının çalındığını anlar.
Bu yaşananları olayı basit bir hırsızlık olarak değil kendi güvenine yapılmış bir saldırı olarak görür. Asistanı Michael’ın yönlendirmesiyle telefonun peşine düşer ve cihazın yoksul göçmenlerin yaşadığı toplu konutlarda olduğunu öğrenir. İşte bu anda Christian’ın savunduğu tüm eşitlikçi ve insancıl değerler bir kenara atılıyor. Polise gitmek yerine o mahalledeki herkesi potansiyel hırsız ilan eden ve onlara gözdağı veren bir plan hazırlar.
Christian ve Michael’ın lüks Tesla marka araçlarıyla yoksul mahalleye doğru yaptıkları yolculuk sınıfsal uçurumu en net haliyle gösteriyor. Christian her dairenin posta kutusuna telefonunun nerede olduğunu bildiğini yazan tehdit dolu mektuplar bırakırken aslında içindeki derin korkuyu ve yabancıya olan nefretini dışarı vurur. Mahallede yaşayan herkesi aynı kefeye koyar ve kendi adaletini ararken masum bir çocuğun hayatını karartabileceğini hiç düşünmez. Bu davranış Christian’ın aslında ne kadar önyargılı ve ayrıcalıklarına güvenen biri olduğunu bizlere gösteriyor.
Filme de ismini veren ve müzenin bahçesindeki Kare isimli eser aslında filmin kalbi sayılır. Dört metrelik ışıklı bir alan bu ve yanındaki tabelada buranın güvenli bir bölge olduğu, içeri giren herkesin eşit sayıldığı yazıyor. Sanatçının amacı insanlara birbirine yardım etmeyi hatırlatmak ama filmdeki olaylara bakınca bu yazının sadece güzel bir temenniden ibaret olduğu anlaşılıyor.
Christian bir yanda kameralar karşısında bu eserin ne kadar değerli olduğunu anlatırken, diğer yanda dışarıda insanlar açlık ve şiddetle boğuşmaya devam ediyor. Bu Kare aslında modern insanın vicdanını rahatlatma biçimi gibi duruyor. Gerçek hayatta yapamadığımız iyilikleri bir sanat eserinin içinde kutlayarak kendimizi kandırıyoruz. Christian bile insanlara güvenmeyi öğütleyen bu eseri sergilemesine rağmen, kendi telefonu çalınınca hemen herkesi suçlayıp güvenini kaybediyor.
Müzedeki diğer eserler de bu saçmalığı iyice belli ediyor. Mesela yerdeki çakıl taşı yığınları modern sanatın ne kadar anlamsız olabileceğini gösteren iyi bir örnek. Bir temizlikçi yanlışlıkla bu taşları süpürünce Christian durumu kimse anlamasın diye gizlice düzeltmeye çalışıyor. Sokaktaki taştan farkı olmayan bir şeye neden bu kadar çok para ve değer verildiğini sorgulatıyor bu durum. Sanat dünyasının gerçek dünyadan ne kadar kopuk ve kendi içinde bir oyun olduğunu çok net görüyoruz.
Müze, Kare sergisini duyurmak için iki genç reklamcıyla anlaşır. Bu reklamcılar, günümüz dünyasında bir şeylerin konuşulması için illa insanları şoke etmek veya kızdırmak gerektiğini düşünürler. Onlara göre sıradan bir ilan sosyal medyada asla yayılmaz, bu yüzden mutlaka sınırları zorlayan bir video çekilmelidir. Christian ise o ara kendi kişisel dertlerine o kadar dalmıştır ki çocukların hazırladığı videoyu doğru dürüst izlemeden onaylayıp geçer.
Hazırlanan videoda, Kare’nin içinde duran sarışın ve yoksul görünümlü küçük bir kız çocuğu bir anda havaya uçurulur. Bu korkunç görüntü, dikkat çekmek uğruna ne kadar ileri gidilebileceğinin bir kanıtıdır. Video gerçekten de milyonlarca izlenir ve büyük bir tartışma başlatır. Ancak kimse serginin mesajı olan güven ve şefkatten bahsetmez, herkes müzenin ne kadar duyarsız ve ahlaksız olduğunu konuşur. Christian bir anda kendini dev bir krizin tam ortasında buluyor.
Bu olay, modern medyanın ve sosyal medyanın bizi nasıl hissizleştirdiğini de çok net gösteriyor. Bir sanat eserini tanıtmak için çocuklara yönelik şiddet içeren görüntülerin kullanılması, aslında toplumun artık sadece bu tarz ağır şeylere tepki verdiğini doğruluyor. Christian bu videoya onay vererek hem kendi adını hem de müzenin saygınlığını tehlikeye atar. Sanatın ve reklam dünyasının bu kadar bozulması, filmin en karamsar ama bir o kadar da gerçekçi sahnelerinden biridir.
Christian’ın hayatındaki önemli kişilerden biri de Amerikalı gazeteci Anne. Elisabeth Moss’un oynadığı bu karakter, Christian’ın o aşırı özgüvenli dünyasını sarsan biri olarak karşımıza çıkıyor. İkilinin bir partiden sonra beraber oldukları gece, modern ilişkilerdeki yabancılaşmayı ve güvensizliği çok net özetliyor. Özellikle o gecenin hemen ardından yaşanan tuhaf prezervatif kavgası, filmin en unutulmaz ve garip sahnelerinden biri.
Christian, Anne’in kendisinden hamile kalmaya çalışacağından korkup kullanılmış prezervatifi çöpe atmak yerine ona vermek istemiyor. Anne ise bu iğrenç suçlama karşısında şoka giriyor ve aralarında bildiğiniz fiziksel bir çekişme yaşanıyor. Bu sahne aslında Kare sergisinin bütün felsefesini yerle bir ediyor. İnsanlara güvenmeyi ve paylaşmayı öğütleyen adam, en özel anında yanındaki kadına bile güvenemeyecek kadar şüpheci ve bencil biri olup çıkıyor. Christian için her ilişki bir güç savaşına dönüşüyor.
Anne’in evinde yaşayan bir maymunun olması da filme iyice tuhaf bir hava katıyor. Maymunun evde bir insan gibi dolaşıp makyaj yapması, insanların aslında ne kadar hayvani içgüdülere sahip olduğunu sessizce hatırlatıyor. Yönetmen Östlund, maymun figürünü film boyunca bir sembol olarak kullanıyor. İnsanlar ne kadar eğitimli, zengin veya medeni görünürse görünsün, özlerinde hala o ilkel doğayı taşıyorlar. Anne ve Christian arasındaki bu gerginlik, modern dünyada gerçek bir bağ kurmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.
Terry Notary’nin Gösterisi
Filmin en can alıcı yeri, müzenin zengin destekçileri ve şehrin önemli isimleri için verilen o gösterişli yemekte yaşanıyor. Herkes en şık kıyafetleri ve takılarıyla masalarda otururken, o akşamki sanat gösterisini beklemeye başlıyor. Derken içeriye bir goril gibi hareket eden, hırıldayan ve yarı çıplak olan Oleg giriyor. Oleg bir hayvan gibi masaların arasında dolaşmaya, davetlileri koklamaya ve onları rahatsız etmeye başlıyor.
Başta herkes bunu marjinal bir sanat gösterisi sanıp gülümseyerek hoş görmeye çalışıyor. Ancak Oleg işi azıtıp saldırganlaşmaya başlayınca salondaki hava iyice geriliyor. Oleg insanların tabağından yemek yiyor, bardakları deviriyor ve hatta bir adamı masadan kovuyor. Kimse yerinden kalkıp müdahale etmiyor çünkü medeni bir insanın bir sanatçıya saldırması veya gösteriyi bozması büyük bir ayıp sayılıyor. Davetliler kafalarını önlerine eğip görünmez olmaya çalışıyorlar. Bu durum aslında toplumun şiddet karşısında nasıl donup kaldığını simgeliyor.
Oleg sonunda bir kadını saçından tutup sürüklemeye ve ona saldırmaya başlayınca o ince medeniyet maskesi tamamen düşüyor. Birinin “Dur!” diye bağırmasıyla beraber o sakin ve elit kitle bir anda vahşi bir sürüye dönüşüyor. Hep birlikte Oleg’in üzerine çullanıp onu acımasızca dövüyorlar. Bu sahne insanın vahşi tarafının ne kadar çabuk ortaya çıkabileceğini gösteren sarsıcı bir örnek. İnsanlar hayvan gibi davranan birini ancak kendileri de hayvan gibi saldırarak durdurabiliyorlar. Östlund bu sahnede hepimizin aslında ne kadar vahşi olabileceğimizi ve medeniyetin sadece bir oyundan ibaret olduğunu yüzümüze vuruyor.
Christian’ın yoksul mahalleye bıraktığı o tehdit mektupları, hiç beklemediği bir şekilde ayağına dolanıyor. O apartmanda yaşayan küçük bir göçmen çocuk, ailesinin mektup yüzünden kendisini hırsız sandığını ve hayatının mahvolduğunu söyleyerek Christian’ın karşısına dikiliyor. Çocuk sadece bir özür bekliyor ama Christian başta bu çocuğu sadece bir baş belası olarak görüp ciddiye almıyor.
Ancak çocuk pes etmiyor ve Christian’ın evine kadar gidip onu rahatsız etmeye devam ediyor. Bir tartışma sırasında Christian çocuğu merdivenlerden aşağı itince çocuk yaralanıyor. Karanlık merdiven boşluğundan gelen o yardım çığlıkları, Christian’ın o ana kadar bastırdığı tüm suçluluk duygusunu uyandırıyor. O an kimse yardıma gelmiyor, tıpkı sergilediği Kare eserindeki dayanışma sözünün gerçek hayatta hiçbir karşılığının olmaması gibi. Christian o geceden sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamaya başlıyor.
Yağmurlu bir gecede çöplerin içinde çocuğun telefon numarasını araması, Christian’ın hayattaki en zavallı anı diyebiliriz. O şık kıyafetleriyle pisliklerin içinde diz çökmüş haldeyken, aslında o büyük entelektüel kibrinin de çöpe gittiğini görüyoruz. Bu sahne Christian’ın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesi ve bir nevi günah çıkarma çabası. Ama bu çaba gerçek bir değişimden ziyade bir çaresizliği yansıtıyor.
Christian vicdanını rahatlatmak için çocuğa bir video mesaj kaydediyor ama bu video bile onun ne kadar bencil biri olduğunu kanıtlıyor. Samimi bir şekilde özür dilerim demek yerine, toplumsal adaletsizliklerden ve sistemin kötülüğünden bahseden uzun ve karmaşık bir nutuk çekiyor. Kendi kişisel hatasını bile dünya sorunlarına bağlayıp sorumluluktan kaçmaya çalışıyor. Hala kendi kibrine esir düşmüş durumda ve bir çocuğun haklı talebini bile süslü laflarla boğuyor.
Filmin sonunda Christian iki kızını da yanına alıp çocuğun yaşadığı apartmana gidiyor. Amacı onlarla yüzleşip gerçekten özür dilemek ama oraya vardığında ailenin çoktan taşınmış olduğunu öğreniyor. Bu Christian için en büyük ceza oluyor çünkü hatasını telafi etme şansını sonsuza dek kaybediyor. İyilik yapmak için doğru zamanı beklemek, bazen o fırsatın tamamen ellerinizden kayıp gitmesine neden oluyor.
Dönüş yolunda arabada sessizce oturan kızlarının babalarına bakışları filmin en güçlü anlarından biri. Çocuklar babalarının o hatasız imajının nasıl yıkıldığını, onun da aslında korkak ve bencil biri olabileceğini görüyorlar. Christian aynada kendine bakarken sadece bir müze müdürü değil, toplumun tüm ikiyüzlülüğünü üzerinde taşıyan yorgun bir adam görüyor. Film bize bir kurtuluş sunmuyor, sadece kaçtığımız gerçeklerle bizi bir kez daha yüzleştiriyor.
Ruben Östlund bu yapımıyla modern dünyanın her yanına eleştiri okları gönderiyor. Toplumdaki güven kaybı, sınıfsal önyargılar ve sanat dünyasının içinin boşalması gibi birçok sorun bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlanıyor. Yönetmen bu sorunları anlatırken parmak sallamak yerine bizi güldürerek, utandırarak ve rahatsız ederek düşünmeye zorluyor.
Filmin zaten en temel mesajı, güvenin artık modern toplumda bir lüks haline gelmiş olması. Birbirimizden o kadar korkuyoruz ve kendi dünyalarımıza o kadar hapsolmuşuz ki yanımızdaki insanın çığlığını bile duymuyoruz. Christian’ın hırsızlık olayından sonraki tepkileri aslında hepimizin içindeki o yabancı korkusunu temsil ediyor. Sadece şartlar bize uyduğunda yardımsever oluyoruz.
Sonuç olarak Kare, izledikten sonra hemen unutulacak bir film değil. Filmi izledikten sonra bile o karenin içinde olup olmadığımızı, birine gerçekten güvenip güvenemeyeceğimizi kendimize sormaya devam ediyoruz. Christian’ın o pırıltılı ama boş hayatı aslında modern insanın trajedisi.







