Yaşıyorlar

Gözlükleri Takmaya Cesaretiniz Var mı?

1988 yılı, hem Amerika hem de tüm dünya için aslında çok acayip bir dönüm noktasıydı. O dönem paranın gözü kör olsun mantığının tavan yaptığı, herkesin zenginlik peşinde koştuğu, borsa dünyasının açgözlülük iyidir diye bağırdığı yılların sonuna geliniyordu. Dışarıdan bakınca her yer ışıl ışıl, reklamlar renkli, televizyonlar umut doluydu ama madalyonun öteki yüzünde işler hiç de öyle değildi.. fakirlik artıyor, evsizlik sorunu büyüyor ve toplum yavaş yavaş çatırdıyordu.

İşte tam bu karışık dönemde, korku filmlerinin ustası John Carpenter, belki de en öfkeli ve ileri görüşlü işi olan Yaşıyorlar (They Live) filmiyle çıkageldi. Film ilk çıktığında pek kıymeti bilinmedi. Eleştirmenler, oyunculuklar kötü, hikaye çok basit, çok kaba bir film diyerek burun kıvırdılar. Ama zaman Carpenter’ı haklı çıkardı. Bugün bu film, modern dünyanın nasıl döndüğünü anlamak için bir rehber gibi. Film aslında bize çok basit ama can sıkan bir soru soruyor.. – Gerçekleri görmeye cesaretin var mı, yoksa mışıl mışıl uyumaya devam mı edeceksin?

Filmin hikayesi, Ray Nelson’ın 1963 yılında The Magazine of Fantasy and Science Fiction dergisinde yayımlanan Sabahın Sekizi (Eight O’Clock in the Morning) adlı kısa öyküsüne dayanmaktadır. Öyküde kahramanımız bir hipnoz gösterisinden sonra gözlerini açıyor ve dünyanın aslında uzaylılar tarafından yönetildiğini fark ediyor. Carpenter bu eski hikayeyi alıp, 1980’lerin o her şey para diyen dünyasına harika uyarlamış. Yönetmen o dönemdeki siyasi gidişattan, insanların sadece alışverişe ve televizyona odaklanıp duyarsızlaşmasından o kadar nefret ediyormuş ki, bu filmi sisteme karşı çekilmiş bir isyan bayrağı olarak kurgulamış.

John Carpenter, bu öykünün Uzaylı Karşılaşmaları (Alien Encounters) çizgi romanındaki Nada başlıklı uyarlamasını okuduğunda, hikayenin potansiyelini sezmiştir. Ancak Carpenter, hikayeyi 1960’ların tarzından çıkarıp, 1980’lerin Amerika’sının siyasi iklimine uyarlamıştır. Carpenter, o dönemde Cumhuriyetçi Parti’nin ve Ronald Reagan’ın politikalarından duyduğu rahatsızlığı gizlememiştir. Bir röportajında, Ekonomik politikaların, televizyonun ve popüler kültürün ticarileşmesinin beni ne kadar kızdırdığını anlatamam diyerek filmin arkasındaki itici gücün saf bir öfke olduğunu belirtmiştir.

Carpenter’a göre, 1980’ler Amerika’sı, Yuppie (Young Urban Professional) kültürünün yükselişiyle birlikte empati yeteneğini kaybetmiş, parayı tek geçer güç haline getirmiş ve insanları televizyon ekranları aracılığıyla uyuşturmuştu. Yaşıyorlar, bu gidişata atılmış bir çığlık, yönetmenin sisteme karşı kaldırdığı sinematik bir orta parmaktır. Filmde uzaylıların dünyayı ele geçirme yöntemi askeri bir işgal değil, ekonomik bir asimilasyondur. Onlar, dünyayı bir şirket gibi yönetmekte, insanları ise birer kaynak olarak görmektedir.

Carpenter, senaryoyu yazarken kendi adını kullanmak yerine Frank Armitage takma adını tercih etmişti. Bu isim seçimi rastgele değildir; korku edebiyatının babası H.P. Lovecraft‘ın Dunwich Dehşeti (The Dunwich Horror) öyküsündeki Henry Armitage karakterine bir saygı duruşudur. Bu detay, Carpenter’ın filmi politik bir kara mizah olarak değil, kozmik bir korku öyküsü olarak kurguladığını gösteriyor. Lovecraft evreninde insanlar, evrenin dehşet verici gerçekleri karşısında çaresiz ve önemsizdir. Yaşıyorlar evreninde ise bu dehşet, uzayın derinliklerinde değil, bizzat alışveriş merkezlerinde ve banka şubelerindedir.

John Carpenter’ın başrol için profesyonel güreşçi Roddy Piper’ı seçmesi, o dönem için büyük bir riskti ve stüdyo yöneticilerini şaşırtmıştı. Genellikle bu tür roller için Kurt Russell ya da Harrison Ford gibi yıldızlar tercih edilirdi. Ancak Carpenter, Nada karakterinin hiç kimse (İspanyolca’da Nada, Hiç anlamına gelir) olmasını, yüzünde yaşanmışlığın izlerini taşıyan, hayatın sillesini yemiş bir adam olmasını istiyordu.

Roddy Piper, WWE ringlerinde canlandırdığı kötü adam karakteriyle tanınıyordu. Ringlerdeki abartılı, agresif ve kışkırtıcı tarzının aksine, filmde bastırılmış, sessiz ve hüzünlü bir performans sergilemiştir. Carpenter onun için, O sadece bir yüz değil, bir hayat hikayesiydi demiştir. Piper’ın yüzündeki sert çizgiler, nasırlı elleri ve yorgun bakışları, iş arayan bir inşaat işçisi rolüne Hollywood’un cilalı aktörlerinin asla katamayacağı bir gerçeklik katmıştır.

Piper’ın oyunculuğu teknik açıdan mükemmel olmayabilir, ancak metot oyunculuğunun ötesinde bir varoluşsal oyunculuk sergilemiştir. O, gerçekten de sistemin dışına itilmiş, sırt çantasından başka mülkü olmayan, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış adamdır. Bu durum, filmin ilerleyen bölümlerinde Nada’nın neden bu kadar pervasızca savaştığını açıklıyor: çünkü onun bu düzende koruyacak bir statüsü, evi ya da geleceği yoktur.

Nada’nın yanında, hem ona zıt hem de aynı dertleri paylaşan kader ortağı Frank rolünde Keith David var. Frank karakteri filmin en önemli çatışma noktasında duruyor. Nada, gerçekleri görür görmez hemen ortalığı birbirine katmaya hazır, sabırsız bir tip. Frank ise tam tersi.. temkinli, aman başıma bela almayayım, kurallara uyup çok çalışayım, aileme para göndereyim diyen, ekmeğinin peşinde gerçekçi bir işçi.

Aslında Frank, toplumdaki o uyuyan ama uyanmaya da en yakın olan kitleyi temsil ediyor. Onun düzene boyun eğmesi sisteme inandığından değil, başına geleceklerden korktuğundan. Keith David ve Roddy Piper ikilisi ekranda harika bir uyum yakalamışlar. Aralarındaki ilişki, o bildiğimiz havalı polis arkadaşlığı filmlerine hiç benzemiyor. Onlar polis değil, polisten kaçan, gidecek yeri olmayan iki gariban.

Film, Carpenter’ın kendisinin hazırladığı, ağır ve hüzünlü bir müzikle başlıyor. Seçilen müzik tam bir işçi ve dertli insan müziği. Müziğin ritmiyle beraber Nada’nın tren rayları kenarında tek başına yürüyüşünü izliyoruz. Filmin başında Los Angeles.. o bildiğimiz güneşli, palmiyeli, zenginlerin olduğu yer gibi değil de dumanlı, gri, sanayi atıklarıyla dolu ve umutsuz bir şehir gibi gösteriliyor.

Nada’nın iş bulma kuyruklarında beklemesi, inşaat sahasındaki patronların umursamaz tavrı o dönemin acımasız çalışma şartlarını özetliyor. Daha ortada hiç uzaylı yokken bile İş yok, kapalıyız, eleman aramıyoruz yazılarını görmek, filmi aslında çok gerçekçi bir dramın içine sokuyor. Nada’nın geceyi geçirdiği evsizler kampı her ne kadar bir dayanışma yeri gibi dursa da, toplumun bir kenara ittiği insanların biriktiği bir yer.

Kamp alanında, insanların sefaletlerini unuttukları tek an, derme çatma bir televizyonun karşısına geçtikleri andır. İnsanlar, soğuktan ve açlıktan titrerken bile ekrandaki renkli görüntülere kilitlenirler. Carpenter burada Marshall McLuhan’ın Araç Mesajdır teorisine ve George Orwell’ın 1984‘üne selam gönderiyor. Televizyon, bir iletişim aracı değil, bir uyuşturucudur.

Ancak yayın sık sık korsan bir sinyal tarafından kesiliyor. Ekranda beliren sakallı bir bilim adam, panik halinde gerçekleri haykırıyor: Onlar bizi köleleştiriyor, biz uyuyoruz. Onlar bizim sahiplerimiz. Bizim benliğimizi yok ediyorlar. Ama asıl ilginç olan, insanların buna tepkisi. Merak etmek yerine rahatsız oluyorlar, Kapat şunu, başım ağrıdı diyerek kanalı değiştirmek istiyorlar. Yani gerçekler canlarını yakıyor. Acı veren bir gerçeği dinlemektense, uyuşturan bir yalanı izlemeyi tercih ediyorlar. Bu sahne aslında filmin ilerleyen bölümündeki gözlüğü takma inadının da ilk sinyali.

Nada, bir gece şüphelerinin peşinden gidip kampın yanındaki kiliseye sızınca, oranın aslında bir ibadet yeri değil, bir direniş grubunun gizli merkezi olduğunu görüyor. İçeriden gelen koro sesleri sadece bir teyp kaydı.. içeride ise bilimsel aletler ve sistemi çözmeye çalışan direnişçiler var.

Polisin gece yarısı kampa yaptığı baskın ise tam bir savaş alanı gibi. Polislerin dozerlerle evsizlerin çadırlarını ezip geçmesi, insanları acımasızca dövmesi, devletin en ufak bir uyanış belirtisine karşı ne kadar sertleşebileceğini gösteriyor. Onlar için bu insanlar sadece görüntü kirliliği, hakkını arayanlar ise birer suçlu.

Baskının sabahında Nada, kilisede saklanan bir kutuyu bulur. Kutunun içinden silah, bomba ya da para çıkmasını beklerken, sadece güneş gözlükleri bulur. Bu, filmin en güçlü ve zarif noktasıdır: Devrim, eline silah almakla değil, bakış açısını değiştirmekle başlar. Gözlük, bir kitle imha silahıdır, yalanları imha eder. 

İTAAT ET

Nada gözlükleri ilk kez taktığında, sinema dünyasının en unutulmaz sahnelerinden biri yaşanıyor. Dünya bir anda tüm rengini kaybediyor. Gözlükler; reklamların, parıltılı ilanların ve süslü sözlerin o renkli paketini söküp atıyor. Geriye sadece sert, çıplak ve emir veren bir gerçek kalıyor.

Carpenter’ın bu sahneleri siyah-beyaz çekmesi bir duruşu simgeliyor. Renklerin gitmesiyle beraber ortada ne bir yumuşaklık ne de bir süs kalıyor. Her şey olduğu gibi, en net haliyle ortaya çıkıyor. Carpenter’a göre sistemin dili aslında bu kadar basit ve iki yüzlüdür.. Bir tarafta yönetenler, diğer tarafta yönetilenler.. bir tarafta satanlar, diğer tarafta ise sadece tüketenler var..

Bu sekans boyunca Nada, bir dergi standına ve caddedeki billboardlara baktığında şunları görür:

  • Son model bir bilgisayar reklamı, gözlükle bakıldığında sadece İTAAT ET (OBEY) komutuna dönüşür.

  • Mutlu bir çiftin olduğu tatil reklamı: EVLEN VE ÜRE (MARRY AND REPRODUCE).

  • Lüks, statü sembolü bir saat reklamı: OTORİTEYİ SORGULAMA (DO NOT QUESTION AUTHORITY).

  • Bir banknot: BU SENİN TANRIN (THIS IS YOUR GOD). 

Bu mesajlar, izleyiciye kendi dünyasına da şüpheyle bakması gerektiğini fısıldar. Carpenter, reklamların sadece ürün satmadığını, aynı zamanda bir yaşam biçimi, bir itaat kültürü sattığını vurgular.

Nada’nın gerçekliği keşfetmesi, onu pasif bir gözlemciden (ki ilk yarıda neredeyse hiç konuşmaz) aktif ve öfkeli bir savaşçıya dönüştürür. Gözlükleri takıp, insanların arasında dolaşan, iskelet suratlı uzaylıları fark ettiğinde yaşadığı şok, yerini soğukkanlı bir intikam isteğine bırakır. Bir polis memurunun (uzaylı) telsizinden diğerlerine yerini bildirdiğini fark edince, onun silahını alır ve bir bankaya girer.

İşte bu an, aksiyon sinemasının en unutulmaz ve en çok alıntılanan repliklerinden birine ev sahipliği yapıyor: Buraya ciklet çiğnemeye ve kıç tekmelemeye geldim… Ve cikletim bitti. Bu repliğin senaryoda yazmadığını bilmek, sahnenin değerini artırıyor. Roddy Piper, güreş günlerinde rakiplerine karşı kullanmak üzere bir not defterinde biriktirdiği laflardan birini, çekim sırasında Carpenter’a önermiş ve doğaçlama olarak söylemiştir. Carpenter bu cümleyi o kadar sevmiştir ki filmde kullanmıştır. Bu replik, Nada’nın karakter gelişimini tamamlıyor ve o artık korkan bir evsiz değil, absürt durumla alay ederek, kendi kurallarıyla savaşan bir anti-kahramandır.

Aynı zamanda bu replik, 1980’lerin Arnold Schwarzenegger veya Stallone gibi aşırı ciddi, yenilmez aksiyon kahramanı klişeleriyle de ince bir dalga geçmedir; zira Nada aslında ne yapacağını tam olarak bilmeyen, plansız hareket eden bir adamdır ve bankayı soymaya değil, sadece uzaylı avlamaya gelmiştir.

Filmin orta yerinde, yaklaşık 5 dakika 20 saniye süren bir sokak kavgası yer alır. Nada, kaçak durumuna düştükten sonra arkadaşı Frank’i bulur ve onu da gözlükleri takmaya, yani gerçeği görmeye ikna etmeye çalışır. Frank inatla reddeder. Ve kavga başlar. Bu sahne, sinema tarihinin en uzun, en yorucu ve ilk bakışta en gereksiz görünen dövüş sahnelerinden biri olarak ünlenmiştir. Ancak eleştirmenler, film teorisyenleri ve bizzat Carpenter, bu sahnenin filmin kalbi ve en önemli felsefi mesajı olduğu konusunda hemfikirdir.

Slavoj Zizek gibi düşünürlere göre bu kavga, bir insanı ideolojisinden koparmanın ne kadar zor olduğunu simgeler. Frank, gözlüğü takmamak için direnir; çünkü gözlüğü takmak, inandığı dünyanın (çok çalışırsan kazanırsın, kurallara uyarsan güvendesin) bir yalan olduğunu kabul etmek demektir. Frank’in direnci, fiziksel bir korku değil, varoluşsal bir korkudur. İllüzyonu terk etmek, insanın kimliğini parçalar. Konforlu yalanı bırakıp acı verici ve sorumluluk yükleyen gerçeği kabul etmek, fiziksel şiddet kadar zorlu bir süreçtir. İnsanlar uyanmak istemezler. Onları uyandırmak için bazen onları filmdeki gibi gerçek anlamda sarsmak, hatta dövmek gerekir. Carpenter, izleyiciye şunu söyler: Gerçeğe ulaşmak, nazik bir davetle olmaz, acılı bir mücadeleyle olur.

Frank nihayet gözlüğü takıp gerçeği gördüğünde, ikili arasındaki düşmanlık yerini derin bir yoldaşlığa bırakır. Birlikte yeraltı direniş örgütüne katılırlar. Burada, filmin politik evreni daha da genişliyor. Öğreniyoruz ki, dünyayı sömüren sadece uzaylılar değildir; insan ırkının bir kısmı, işbirlikçiler, bu düzenden çıkar sağlamak için gönüllü olarak uzaylılara hizmet etmektedir.

Direniş toplantısında, bir işbirlikçinin itiraflarını duyarız: Bize İsviçre bankalarında hesaplar açıyorlar, terfi ettiriyorlar. Carpenter burada, sınıf ihanetini ve elitlerin küresel sermaye ile işbirliğini eleştiriyor. Zenginleşmek ve statü kazanmak uğruna ihanet eden bu insanlar, Carpenter’ın sınırsız kapitalizm eleştirisinin en sert kısmıdır. Uzaylılar, dünyayı bir üçüncü dünya ülkesi gibi sömürüp, kaynakları tüketip, kendi yaşam koşullarına uygun hale getirerek atmosferi kirletip, gezegeni posası çıkana kadar kullanmayı ve sonra terk etmeyi planlamaktadır. Bu, sömürgeciliğin ve çevre talanının doğrudan bir eleştirisidir.

Filmin finali, kahramanca bir zaferden çok, kaotik ve şakacı bir tonla biter. Nada ve Frank, uzaylıların sinyalini yayan Kanal 54 binasının çatısında gizleneb ana vericiyi yok etmek için intihar görevine giderler. Frank, çatışmada öldürülür. Nada, çatıda yaralı haldeyken, uzaylıların helikopteri belirir. Nada, son bir güçle, kolundaki gizli silahla vericiye nişan alır. Tetiği çekmeden hemen önce, helikopterdeki uzaylılara ve dolaylı olarak izleyiciye/otoriteye orta parmağını gösterir. Vericinin patlamasıyla sinyal kesilir.

Tüm dünyada insanlar aniden gerçeği görmeye başlar. Barlardaki insanlar yanlarındakinin uzaylı olduğunu fark eder, televizyondaki politikacıların yüzleri iskelete dönüşür. Ve filmin son karesi, Carpenter’ın kara mizahının zirvesidir: Bir kadınla yatakta sevişen adamın, sinyal kesilince aslında bir uzaylı olduğu anlaşılır. Kadın dehşetle çığlık atar: Sorun ne bebeğim?. sözüyle biter.

Carpenter, mutlu son yerine kaotik bir uyanış bırakır kucağımıza. Uzaylılar yenilmemiştir, sadece ifşa olmuştur. Perde kapanır, ama asıl kaos, asıl savaş şimdi, insanlar gerçeği bildiğinde başlayacaktır. Bu son, izleyiciye Artık biliyorsunuz, şimdi ne yapacaksınız? sorusunu sorar.

Yaşıyorlar’ı popüler kültürden akademik ve felsefi tartışmaların merkezine taşıyan en önemli figür, yukarıda da belirttiğimiz gibi hiç şüphesiz Sloven filozof ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek’tir. Sapığın İdeoloji Rehberi (The Pervert’s Guide to Ideology) adlı belgeselinde Zizek, filmi marksist ideoloji eleştirisinin sinemadaki en mükemmel örneği olarak sunuyor.

Doğal Bakış (Çıplak Göz) İdeolojiktir: İdeolojinin içindeyizdir. Reklamları özgürlük, mutluluk, seçim ve demokrasi olarak görürüz. Bu, aslında kurgulanmış bir illüzyondur ama bizim doğal ve normal kabul ettiğimiz durumdur. Gözlüksüz halimiz, en kör halimizdir.

Güneş Gözlüğü (İdeoloji Eleştirisi/Teori): Gözlüğü takmak, ideolojiyi görmemizi sağlar. Gözlük, dünyayı çarpıtmaz; aksine dünyanın zaten ne kadar çarpıtılmış olduğunu ifşa eder. Gözlük, Gerçek ile karşılaşma aracıdır.

Žižek’e göre, Özgürlüğümüzü sürdüren şey, bu görünmez düzendir. Biz, sistemin bize sunduğu bu yalanı severiz. Gözlüğü takmak acı vericidir çünkü zevk aldığımız fantezileri yıkar ve anlamsızlaştırır.

Žižek, filmdeki bir sahneyi daha vurguluyor: Nada’nın filmin başında çöpten yemek yediği an. Bu çöp kutusunun adı İdeolojidir der Žižek. İdeoloji, sadece kafamızdaki fikirler değildir. Bize neyi arzulayacağımızı, neyden zevk alacağımızı, nasıl yaşayacağımızı dikte eden maddi bir güçtür. Biz çöpü yani tüketim ürünlerini, popüler kültürü, içi boş siyaseti yeriz ve bundan zevk aldığımızı sanırız.

Bugün sinyal artık tek bir televizyon vericisinden gelmiyor, cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlardan, sosyal medya algoritmalarından ve veri madenciliği yapan teknoloji devlerinden geliyor. Shoshana Zuboff’un Gözetim Kapitalizmi (Surveillance Capitalism) kavramı, Yaşıyorlar’daki uzaylıların yöntemleriyle birebir aynıdır.

Filmde uzaylılar dünyayı bir kaynak olarak görür. Bugün teknoloji şirketleri, nereye tıkladığımız, neyi beğendiğimiz, nerede olduğumuz, kiminle konuştuğumuz gibi bizim davranışsal verilerimizi ham madde olarak çekip çıkarıyor, işliyor ve bunu reklamverenlere satıyor. Biz, filmdeki gibi davarlarız; sadece etimiz değil, dijital benliğimiz de sağılıyor.

Filmde İTAAT ET yazısı herkes için aynıydı. Bugün ise Instagram, TikTok veya YouTube akışımızda bize bunu al, böyle görün, bunu düşün diyen, kişiye özel algoritmalar var. Mesaj artık gizli değil, hiper-kişiselleştirilmiş. Bizi uyutmak için herkese farklı bir ninni söyleniyor.

Filmde EVLEN ve ÜRE diyen dergi kapaklarının yerini, bugün Mükemmel Hayatını Paylaş diyen sosyal medya baskısı aldı. İnsanlar, filmdeki işbirlikçiler günümüzün Influencer takısı alanlar gibi, sistemin içinde ünlü olmak ve takip edilmek için kendi mahremiyetlerini ve gerçekliklerini satıyorlar.

John Carpenter’ın bu başyapıtı, üzerinden geçen onca yıla rağmen eskimeyen, aksine şarap gibi yıllanan ve anlamı derinleşen nadir yapımlardan biridir. Basit bir B-filmi, bir aksiyon ile bilim-kurgu maskesi altında, sistemin en karmaşık yalanlarını ifşa eden, tüketim toplumunun röntgenini çeken bir manifesto yatıyor.

Roddy Piper’ın Nada’sı, bize kahramanlığın süper güçlerle değil, gerçeği görme cesaretiyle ilgili olduğunu öğretir. Keith David’in Frank’i, konfor alanımızdan çıkmanın ne kadar zor olduğunu hatırlatır. O meşhur kavga sahnesi, birini uyandırmanın, bir zihniyeti değiştirmenin ne kadar kanlı ve terli bir süreç olduğunu yüzümüze vuruyor.

Film bize, 2025 dünyasında daha da yüksek sesle yankılanan rahatsız edici bir soru soruyor: Gerçeği bilmek ister miydiniz? Yoksa o tatlı, renkli, konforlu, algoritmalarla size özel hazırlanmış yalanın içinde uyumaya devam etmeyi mi seçerdiniz? Carpenter’ın cevabı net: Uyanmak zordur, kavga gerektirir, kan ve ter gerektirir. Ama özgürlüğün, insan kalmanın başka yolu yoktur.

Belki de bugün yapmamız gereken, mecazi anlamda elimizi o kutuya atmak ve gözlükleri takmaktır. Ekranda gördüğünüz bu yazı, sosyal medyada beğendiğiniz o fotoğraf, size sunulan o haber veya izlediğiniz o reklam… Gözlükleri taktığınızda neye dönüşüyor? Bilgi mi, yoksa İtaat mi?

Nada’nın dediği gibi: Cikletimiz bitti. Sıra gerçeği görmekte.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu