Tekrar

Gerçekliğin Sert Kıyıları

Joachim Trier‘in 2006 yapımı ilk uzun metrajlı filmi olan Tekrar (Reprise), modern sinemanın son yirmi yılında gençlik, yaratıcılık ve dostluk üzerine yapılmış en etkileyici ve dürüst çalışmalardan biri olarak kabul edilmektedir. Norveç sinemasının uluslararası alanda tanınmasına büyük katkı sağlayan bu yapım, yönetmenin daha sonra Oslo Üçlemesi olarak adlandıracağı serinin ilk halkasını oluşturuyor. Tekrar, yirmili yaşlarının başındaki iki yakın arkadaşın yazar olma hayallerini konu alırken, aslında bir kuşağın kimlik arayışını, başarının ağırlığını ve geçmişe takılıp kalmanın tehlikelerini anlatıyor. Film, gençliğin o kendine has, bazen küstah ama her zaman tutku dolu enerjisini perdeye taşıyor.

Filmin hemen başında kendimizi karakterlerin dünyasında ve o büyük heyecanlarının içinde buluyoruz. Oslo’nun batı yakasında yaşayan, iyi eğitimli ve edebiyatla yatıp kalkan yirmili yaşlarındaki iki gençle tanışıyoruz.. Erik ve Phillip. Bir posta kutusunun önünde durup yazdıkları ilk roman taslaklarını yayınevine gönderdikleri o an, aslında hayatlarının dönüm noktası oluyor. Yönetmen burada alışılmışın dışına çıkarak, bu mektuplar gönderildikten sonra başlarına gelebilecek her şeyi hızlı bir hayal zinciri gibi önümüze seriyor.

Bu hayali sahnelerde her ikisi de bir anda edebiyat dünyasını sallıyor, ödülleri topluyor ve herkesin konuştuğu isimler haline geliyorlar. Ancak gerçek hayat bu ışıltılı hayaller kadar toz pembe ilerlemiyor. Phillip’in dosyası kabul edilip bir gecede yıldızı parlarken, Erik reddediliyor ve kendi yeteneğini sorgulamaya başlıyor. İşte bu durum, filmin asıl hikayesini ve karakterlerin yaşadığı değişimi başlatan temel nokta oluyor.

Phillip karakteri, aslında başarının her zaman mutluluk getirmediğini, aksine bazen insanın taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke dönüşebileceğini gösteriyor. Kitabı çıktıktan sonra gelen o ani şöhret, Phillip’in üzerinde korkunç bir baskı kuruyor. Bu baskıya bir de Kari adındaki genç kıza duyduğu tutkulu, hatta takıntılı aşk eklenince Phillip’in ruhsal dengesi iyice bozuluyor. Zaten bir punk konserinde tanışmış olmaları da aralarındaki bu kontrolsüz ve asi ilişkinin bir işareti gibi.

Yaşadığı bu ağır süreç Phillip’i intihar girişimine ve ardından altı aylık bir hastane tedavisine sürüklüyor. Film de aslında Phillip’in hastaneden çıkıp hayata yeniden tutunmaya çalışmasıyla başlıyor. Arkadaşları onu almaya geldiğinde karşılarında eski enerjisinden eser kalmamış, durgun ve artık yazmak bile istemeyen birini buluyorlar. Phillip’in tek derdi her şeyin eskisi gibi olması, ama bu geçmişi tekrar yaşama isteği aslında onun ilerlemesindeki en büyük engele dönüşüyor.

Yönetmen, Phillip’in içindeki o büyük boşluk hissini bize çok etkili sahnelerle hissettiriyor. Mesela Phillip’in bisiklet sürerken gözlerini kapatıp geriye doğru saydığı anlar, onun yaşama isteğiyle yok olma arzusu arasındaki o ince çizgiyi bizlere gösteriyor. Bu sahnelerden Phillip’in zihnindeki karmaşayı ve dünyayı kontrol etme çabasını net bir şekilde anlıyoruz. Ancak ne dünyayı ne de duygularını öylece kontrol edemeyeceğini, maalesef ancak büyük kayıplar yaşadıktan sonra kavrayabiliyor.

Erik ise Phillip’in tam tersine, hikayeye kaybeden taraf olarak başlıyor. Phillip bir anda parlayıp sönerken, Erik reddedilen taslağıyla baş başa kalıyor ve arkadaşının yaşadığı dramı dışarıdan izlemek zorunda kalıyor. Ancak Erik’in yolu, pes etmemenin ve yavaş yavaş kendi ayakları üzerinde durmanın hikayesi. Phillip’in aksine o daha disiplinli, sürekli okuyor, yazıyor ve yazar olma hayalini her şeyin önünde tutuyor.

Erik’in en büyük iç savaşı, büyük bir yazar olma hırsı ile sıradan bir hayat yaşama korkusu arasında gidip gelmesi. Sevgilisi Lillian ile olan ilişkisini bile bazen hayallerine engel gibi görüyor. Yazmaya o kadar odaklanmış ki, Lillian’ın ona verdiği sevgiyi ve desteği kendisini tembelleştirecek, sıradanlaştıracak bir tuzak gibi algılıyor. Bu durum aslında o yaştaki gençlerin idealleri için ne kadar bencilleşebileceğini ve neleri feda etmeye hazır olduklarını çok net gösteriyor.

Sonunda Erik ilk romanı Prosopopoeia’yı yayımlatmayı başarıyor ama beklediği o yer yerinden oynayacak tepkiyi alamıyor. Kitabı hakkında yapılan yarım yamalak eleştiriler, televizyonlardaki sığ tartışmalar ve yayıncılık dünyasının o soğuk, profesyonel tavrı Erik’in hayallerini suya düşürüyor. Film burada aslında çok vurucu bir şey gösteriyor. Bazen başarı da en az başarısızlık kadar hayal kırıklığı yaratabilir. Erik’in hayran olduğu yazar Sten Egil Dahl ile tanıştığı an, bu hayal kırıklığının artık zirve yaptığı nokta oluyor.

Geçmişi Tekrar Etmenin İmkansızlığı

Phillip ve Kari’nin ilişkisi, filmin tüm duygusal yükünü sırtlayan en temel parça. Kari, Phillip için bir sevgili değil, hem bitmek bilmeyen bir ilham kaynağı hem de saplantı haline getirdiği bir takıntı. Phillip hastaneden çıktıktan sonra Kari ile tekrar bir araya gelse de, artık aralarındaki bağ sağlıklı bir temele dayanmıyor. Phillip, yaşadıkları her anı sürekli eskisiyle kıyaslıyor ve geçmişteki o mutlu günleri milimi milimine, tıpatıp aynı şekilde yeniden yaşatmak için çabalıyor.

Bu takıntının en somut örneğini Paris yolculuğunda izliyoruz. Phillip, Kari’yi Paris’e götürüp yıllar önceki ilk seyahatlerinin her detayını taklit etmeye zorluyor. Aynı yerlerde yemek yiyorlar, aynı otelde kalıyorlar, hatta Phillip, Kari’den eski bir fotoğraftaki gibi poz vermesini bile istiyor. Bu sahneler, Phillip’in zihnindeki her şeyi aynen tekrarlama zorunluluğunu ve hafızanın insan için nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini çok net anlatıyor. Kari bu durumdan haklı olarak çok rahatsız oluyor çünkü o artık Phillip’in sevgilisi gibi değil, onun kafasındaki bir anının figüranı gibi hissetmeye başlıyor.

Paris seyahatinin hayal kırıklığıyla bitmesi, filmin en can alıcı mesajlarından birini veriyor, zamanı asla geri döndüremezsiniz ve anıları fiziksel olarak taklit ederek o eski duyguları yeniden yakalayamazsınız.. Phillip sonunda Kari’yi hala sevip sevmediğinden emin olmadığını itiraf ederken, aslında o eski anıya olan bağlılığının bittiğini fark ediyor. Bu yüzleşme onun için yıkıcı olsa da, hayata ve gerçekliğe dönebilmesi için atması gereken zorunlu bir adım.

Erik ve Phillip için ulaşılamaz bir efsane olan Sten Egil Dahl, aslında onların edebiyat dünyasında çıkmak istedikleri en yüksek noktayı temsil ediyor. Dahl, çok genç yaşta devasa bir başarı yakalamış ama sonra kabuğuna çekilip herkesten kaçmış gizemli bir isim. Gençlerin ona bu kadar hayran olmasının sebebi, aslında kendi geleceklerinde onun gibi olmayı hayal etmeleri.

Ancak Erik, hayran olduğu bu yazarla gerçek hayatta karşılaştığında kafasındaki o kusursuz imaj darmadağın oluyor. İlk karşılaştıklarında karşısında yorgun, yaşlanmış ve etrafı sığ bir kalabalıkla çevrilmiş bir adam buluyor. Fakat daha sonra bir tesadüf eseri Dahl’ın evine gitmesi ve yazarın onun kitabını okuyup beğendiğini söylemesi, Erik için hayatının en büyük onaylanma anına dönüşüyor. Dahl, Erik’e sadece usta bir yazar gibi değil, hayatın sillesini yemiş, tecrübeli bir insan olarak öğütler veriyor.

Dahl karakteri, gençlerin kendilerini var etmeye çalışırken sığındıkları o kalıplardan ve başkalarını taklit etme huyundan kurtulmaları gerektiğinin bir göstergesidir. Filmin sonunda Dahl’ın ortadan kaybolması veya intihar ettiği haberlerinin yayılması, aslında bir devrin kapandığını anlatıyor. Erik ve Phillip için artık ne taklit edecekleri bir idol ne de gölgesine saklanacakları bir efsane kalıyor, artık kendi yollarını kendi ayaklarıyla yürümek zorundalar.

Oslo’nun Sinik Gençleri

Film sadece iki ana karaktere takılıp kalmıyor, onların etrafındaki kalabalık arkadaş grubunu da harika bir şekilde resmediyor. Bu ekip, Oslo’nun hali vakti yerinde ailelerinden gelen, kültürlü, esprili ama bir o kadar da hayata karşı mesafeli ve hafiften dalgacı tiplerden oluşuyor. Aralarındaki o bitmek bilmeyen muhabbetler, erkek arkadaşlığının hem o sıcacık dayanışmasını hem de içten içe süregelen rekabetini çok iyi yansıtıyor.

Gruptaki diğer çocukların zamanla ideallerinden nasıl koptuklarını ve hayata nasıl teslim olduklarını izlemek de çok ilginç. Mesela başlarda aşka, evliliğe ve aile kurmaya en çok karşı çıkan, bu işlerle en çok dalga geçen karakterin grupta ilk evlenen ve düzenli hayata geçen kişi olması, filmin o ince ve alaycı yanını gösteriyor. Bu değişimler aslında bir gerçeği yüzümüze çarpıyor.. gençlik heyecanları yerini yavaş yavaş sıradan alışkanlıklara bırakıyor ve büyümek bazen insanın kendi eski fikirlerine ihanet etmesi anlamına gelebiliyor.

Joachim Trier, Tekrar‘ın tam bir kuşak filmi olduğunu söylüyor. O dönemdeki gençlerin en büyük derdi, sanki dünyada her şey daha önceden yapılmış ve söylenmiş gibi hissetmeleri. Bu duygu onlarda her şeyi küçümseyen, hiçbir şeye tam anlamıyla inanmayan bir tavra yol açıyor. Ama bu hiçbir şeyi takmıyormuş gibi görünen maskenin altında aslında çok derin bir romantizm ve dünyayı değiştirme tutkusu yatıyor.

Filmdeki karakterler duygularını direkt söylemek yerine sürekli dalga geçiyor, ironi yapıyor ve her şeye mesafeli yaklaşıyorlar. Kendilerini korumak için böyle bir zırh giyiyorlar. Fakat Phillip’in yaşadığı ruhsal çöküş veya Erik’in yazarken çektiği o büyük sancılar, bu koruma kalkanının aslında ne kadar ince ve kırılgan olduğunu kanıtlıyor.

Trier bu durumu punk kültürüyle de bağdaştırıyor. Punk aslında kuralları yıkan asi bir enerji olsa da, o bile zamanla ticari bir imaja, boş bir görüntüye dönüşebiliyor. İşte karakterlerimiz de bu yozlaşmış dünyanın içinde kendilerine ait, samimi ve gerçek bir ses bulmaya çalışıyorlar.

Filmin en sıra dışı taraflarından biri, tüm olan biteni dışarıdan bize anlatan bir sesin varlığı. Bu anlatıcı sadece yaşananları söyleyip geçmiyor, sanki bir masal anlatır gibi karakterlerin kafasından geçenleri, hatta hiç yaşanmamış ama yaşanabilecek ihtimalleri de bir bir döküyor. Bu tarz, filmi izlerken sanki bir roman okuyormuşsunuz hissi veriyor ve hayatımızdaki kararların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu hatırlatıyor.

Özellikle filmin sonundaki o alternatif gelecek sahnesi, izleyiciye hüzünlü bir teselli sunuyor. O hayali sahnede Erik çok başarılı bir yazar olmuş, Phillip ve Kari ise mutluluktan uçan bir çift.. Ama maalesef bu görüntüler sadece birer güzel rüyadan ibaret. Gerçek hayat çok daha karışık, belirsiz ve bazen de mutsuz ilerliyor. Yönetmen Trier, bu anlatım yoluyla bize gerçek olanın ne kadar kıymetli olduğunu ve hayallerin bazen sadece bir kaçış yolu sunduğunu fark ettiriyor.

Büyümenin Bedeli ve Gerçeklik

Tekrar, izleyiciye başarıyı yakala ya da aşkı bul, her şey çözülür gibi toz pembe bir masal anlatmıyor. Tam tersine, başarının da en az başarısızlık kadar ağır gelebileceğini, aşkın bazen insanı paramparça edebileceğini ve büyümenin aslında bazı şeylerden vazgeçmek demek olduğunu yüzümüze vuruyor. Filmin asıl söylemek istediği şey: İnsan kendi sınırlarını ve hayatın her zaman kontrol edilemeyeceğini kabul etmek zorunda.

Filmdeki o meşhur ifadeyle büyümek, aslında hangi klişeleri seçeceğine karar vermektir. Gençken hepimiz çok özel olacağımıza ve dünyayı yerinden oynatacağımıza inanırız. Ama zaman geçtikçe, sıradan bir işe girmenin, bir aile kurmanın ya da sadece ayakta kalmanın bile aslında ne kadar büyük bir başarı olduğunu anlarız. Filmin sonunda Erik’in Oslo’yu bırakıp Paris’e gitmesi bir kaçış değil aksine kendi gerçek sesini bulmak için attığı cesur bir adım. Phillip’in yazmayı bırakıp sessizliğe gömülmesi ise bir yenilgi değil, kendi iç huzurunu bulma çabasıdır.

Film, arkadaşlığın hem iyileştiren hem de bazen can yakan gücünü de çok iyi özetliyor. Erik ve Phillip arasındaki bağ her şeye rağmen kopmuyor ama bu dostluğun sürebilmesi için ikisinin de artık ayrı birer birey olduklarını kabullenmeleri gerekiyor.

Tekrar, yayınlandığı ilk günden beri pek çok genç yönetmene ve yazara ilham vermeye devam ediyor. Film, aşırı samimi olmasıyla, karakterlerin hatalarını ve zayıflıklarını gizlememesiyle, hayatın hem üzücü hem de komik yanlarını bir arada sunmasıyla fark yaratıyor. Joachim Trier bu işiyle modern bir klasik ortaya koyarken sadece Norveçli gençlerin değil, dünyanın dört bir yanındaki tüm hayalperestlerin sesi olmayı başardı.

İzleyici için bu filmi seyretmek sadece bir sinema deneyimi değil, kendi geçmişiyle, hayalleriyle ve korkularıyla bir hesaplaşma imkanı sunuyor. Phillip’in ondan geriye doğru saydığı o sahnelerdeki gibi, hepimiz bazen hayatın sıfırlandığı anlarda yeniden başlamanın yollarını arıyoruz. Film bize bu yolun her zaman kolay ve güzel olmadığını ama her şeye rağmen yürümeye değer olduğunu hatırlatıyor. Bittiğinde insanın zihninde bıraktığı o hem hüzünlü hem de umut dolu hisle gerçek bir sanat eserinin görevini yerine getiriyor ve bizi aslında kendi içimizdeki yabancıyla tanıştırıyor.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu