Francis Ford Coppola, 1970’lerin Amerikan sinemasında kuralları baştan yazan, dönemin en büyük isimlerinden biridir. Onu sadece çektiği filmlerle değil, sinema sektöründeki yenilikçi tavrı, teknolojiye olan merakı ve kimseden emir almadan kendi hikayelerini anlatma tutkusuyla da tanıyoruz. Coppola, hem usta bir yönetmen hem de iş dünyasını iyi bilen bir girişimci olarak sinema tarihinde çok özel bir yere sahiptir.
Coppola, 7 Nisan 1939’da Detroit, Michigan, ABD’de dünyaya gelmiştir. Sanatsal dehasının tohumları, aile kökleri ve özellikle babası Carmine Coppola’nın etkisiyle atılmıştır. Babası Carmine Valentino Coppola (1910–1991), bir besteci ve piyanistti. Carmine Coppola, kariyeri boyunca Baba serisi (The Godfather) serisi, Kıyamet (Apocalypse Now) ve Kara Aygır (The Black Stallion) gibi Francis Ford Coppola’nın en ikonik yapımlarına özgün müzikleriyle katkıda bulunmuş ve bu çalışmalarıyla En İyi Özgün Müzik dalında Akademi Ödülü kazanmıştı.
Ailenin sanatsal köklerinin bu denli derin olması, Francis Ford Coppola’nın sinemasındaki sürekli tema olan aile ve miras kavramının otobiyografik kökenlerinin temelini oluşturmaktadır. Coppola, bir sinemacıdan öte, soyadını ve sanatsal vizyonunu koruyan bir hanedanın patriği olarak konumlanmıştır. Nitekim, çocukları Gian-Carlo, Roman ve Sofia Coppola’nın da sinema ve prodüksiyon dünyasında yer alması, özellikle de Roman ve Sofia’nın American Zoetrope’un sahipleri arasında bulunması, bu sanatsal sürekliliğin kurumsal bir yapıya da dönüştüğünü göstermektedir.
Francis Ford Coppola’nın yaratıcı zihninin şekillenmesinde çocukken geçirdiği çocuk felci hastalığı çok kritik bir rol oynamıştır. Coppola bu dönemi kendi yaratıcı hayatını başlatan asıl kıvılcım olarak tarif eder. Hastalık yüzünden yerinden kalkamadığı o günlerde dış dünyayı kontrol edememenin verdiği eksikliği kendi iç dünyasına ve hayali sistemlere sığınarak kapatmaya çalışmıştır. Bu süreç onu özellikle kuklacılık ve bilim gibi alanlara yönlendirmiştir. Kuklacılık bir sanatçının ışığından hareketine, karakterinden sesine kadar her şeyi küçücük ve kapalı bir dünyada tam bir hassasiyetle yönetmesini sağlar.
O yıllarda kazandığı bu mutlak kontrol arayışı aslında Coppola’nın ileride büyük stüdyo sistemlerine karşı vereceği o amansız mücadelelerin de habercisiydi. Sanatçının kendi vizyonunu ne pahasına olursa olsun koruma tutkusu sadece kurduğu American Zoetrope şirketinde değil, 1974 yapımı Konuşma filmindeki Harry Caul gibi takıntılı ve kontrol meraklısı karakterlerde de karşımıza çıkar. Bu durum dış dünyayı sürekli izleyen ve yönlendiren bir karakterin kendi hayatını neden en ince detayına kadar kontrol etmek istediğinin psikolojik derinliğini de çok güzel açıklar.
Coppola, eğitimini Hofstra Üniversitesi’nde ve sinema alanında yüksek lisansını Kaliforniya Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Yönetmenlik kariyerinin başlarında, 1969 yapımı Buhranlı Günler (The Rain People) filmini stüdyo müdahalesi minimum düzeydeyken çekme yeteneği, bağımsız film yapımcılığına olan inancını güçlendirmiştir.
Asıl atılımı ise yazar olarak gelmiştir. Edmund H. North ile birlikte senaryosunu yazdığı 1970 yapımı General Patton (Patton) filmi, En İyi Özgün Senaryo dalında Akademi Ödülü kazandırmıştır. Bu Oscar, Coppola’nın henüz otuzlu yaşlarının başında, geleneksel Hollywood sisteminde ciddi bir yazar ve yetenek olarak hızla tanınmasını sağlamıştı. Bu dönemdeki saygınlık ve başarı, daha sonra Baba (The Godfather) gibi riskli ve stüdyoların başlangıçta şüpheyle yaklaştığı bir projeyi üstlenirken ihtiyaç duyduğu kritik müzakere gücünü elde etmesini sağlamıştır.
Francis Ford Coppola, 1970’li yıllarda Yeni Hollywood Hareketi‘nin zirvesini temsil eden bir isim olarak, sanatsal vizyonunu geleneksel stüdyo yapılarının dışına taşımayı hedeflemişti. Bu hedefin doğrultusunda, 12 Aralık 1969’da arkadaşı George Lucas ile birlikte San Francisco merkezli American Zoetrope’u kurmuştur. Şirketin temel amacı, stüdyo müdahalesini en aza indirerek genç ve bağımsız sinemacılar için bir üretim merkezi oluşturmaktı. Zoetrope, kısa sürede dönemin yenilikçi sinemacılarının kalesi haline gelmiştir George Lucas’ın Star Wars öncesi ilk iki filmi olan 1971 yapımı THX 1138 ve 1973 yapımı Gençlik Yılları (American Graffiti) bu yapının himayesi altında çekilmişti.
Zoetrope, sadece Coppola’nın kendi önemli filmlerini üretmekle kalmamış, Jean-Luc Godard, Akira Kurosawa, Wim Wenders ve Godfrey Reggio gibi uluslararası avangard yönetmenlerin projelerine de destek vererek uluslararası bir bağımsız sinema merkezi haline gelmiştir.
Coppola’nın sinema tarihindeki konumu, 1972 yapımı Baba (The Godfather) ve devamı 1974 yapımı Baba: Bölüm 2 (The Godfather Part II) ile sağlamlaşmıştır. Bu filmler, gangster türünde devrim yaratmış ve kendisi hem En İyi Film hem de En İyi Yönetmen kategorisinde Akademi Ödüllerini kazanmıştır.
Ancak bu sanatsal zirve, büyük bir stüdyo çatışması pahasına elde edilmiştir. Coppola’nın en büyük yapım mücadelelerinden biri, temel çekimler tamamlandığında elindeki 90 saatten fazla potansiyel kullanılabilir çekimleri, Paramount Studios’un talep ettiği sürelere indirmek olmuştur. Coppola, kurgunun sinemanın özü olduğunu belirtir ve bir filmin üç kez yazıldığını savunur: senaryoda, çekimde ve kurguda.
The Godfather’ın küresel başarısı, yoğun stüdyo müdahalesine rağmen gerçekleşmiştir. Bu zirve dönemindeki ticari başarı ve eleştirel baskı, Coppola’nın stüdyo sisteminden tamamen kopma ve şarapçılık gibi alternatif işlere girme kararına yol açan temel bir hayal kırıklığı ve itici güç olmuştur. Bu kısa sürede, iki Palme d’Or ödülü de dahil olmak üzere sinema tarihindeki en prestijli ödülleri kazanmış, eşzamanlı olarak iki şaheser sunmuştu.
Baba filmlerinin arasında, ticari baskılardan görece uzakta yapımını gerçekleştirdiği 1974 yapımı Konuşma (The Conversation) ile aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Palme d’Or ödülünü kazanmıştır. Film, profesyonel bir dinleme uzmanı olan Harry Caul’un (Gene Hackman tarafından canlandırıldı) paranoyasını ve yalnızlığını konu alıyordu.
Konuşma, sadece psikolojik bir gerilim filmi değil, ses tasarımı sanatında da bir ustalık dersi olarak kabul edilmektedir. Film, mahremiyetin kaybolması ve gözetim teknolojisinin artan önemi hakkındaki endişeleri, 50 yıl öncesinden zekice tahmin etmiştir.
Yönetmenin bir sonraki filmi Vietnam Savaşı’nı konu alan 1979 yapımı Kıyamet (Apocalypse Now), sinema tarihinin en zorlu ve uzun yapım süreçlerinden birine sahiptir. Bu zorluklara rağmen film, Coppola’ya ikinci Palme d’Or ödülünü kazandırmış ve onu bu prestijli ödülü iki kez kazanan on film yapımcısından biri yapmıştır. Film, Joseph Conrad‘ın Karanlığın Yüreği romanını temel alarak, Amerikan dış müdahalesi, Vietnam Savaşı’nın etkileri ve emperyalizmin ahlaki çöküşü gibi konuları ele almıştı.
1970’lerdeki eşi benzeri görülmemiş başarılanın ardından, Coppola’nın kariyeri 1980’ler ve 1990’larda inişli çıkışlı bir seyir izledi. Stüdyo baskısından kaçınma çabası ve bağımsız film yapımcılığına olan kararlılığı, beraberinde önemli gişe hayal kırıklıkları ve yapım gecikmeleri getirmiştir. Bu dönem, Coppola’nın ticari düşüş yaşadığı ve sektördeki dominant konumunun sarsıldığı bir dönemdi.
1990 yapımı Baba: Bölüm 3 (The Godfather Part III), Coppola’nın kariyerini yeniden canlandırma ve finansal durumunu düzeltme amacıyla Paramount’un baskısıyla çekilen bir yapım oldu. Film, Corleone destanının son halkası olarak Michael Corleone’nin günah çıkarma ve miras arayışını konu edinmişti. Eleştirel olarak ilk iki filmin gölgesinde kalsa da, yedi dalda Akademi Ödülü’ne aday gösterilerek Coppola’nın saygınlığını Hollywood nezdinde korumasına yardımcı oldu. Bu film, Coppola’nın o dönemki mali zorlukları aşmasında önemli bir rol oynamıştır.
1992’de Coppola, gişe beklentilerini aşan bir başarıya imza atarak popüler kültürde kalıcı bir iz bırakan Bram Stoker’dan Dracula (Bram Stoker’s Dracula)’yı yönetti. Bu film, Coppola’nın kendi önemli filmlerini ürettiği yapılar arasında yer alan American Zoetrope çatısı altında yapılmıştır. Film, o dönem için çığır açan pratik efektler ve klasik sinema tekniklerini modern bir yorumla birleştiren görsel bir şölen olarak kabul ediliyor. Bu dönemde gelen başarı, Coppola’nın finansal bağımsızlık hedefine ulaşma yolunda önemli bir sıçrama tahtası olmuştur.
1990’ların sonuna doğru, Coppola, John Grisham’ın romanından uyarlanan 1997 yapımı Yağmurcu (The Rainmaker) ile stüdyo sistemi içinde, nispeten daha az riskli ve tür beklentilerine daha uygun bir projeyi hayata geçirdi. Genç bir avukatın büyük bir sigorta şirketine karşı verdiği mücadeleyi anlatan bu yasal drama, eleştirmenler tarafından iyi karşılanmış ve Coppola’nın güçlü oyuncu yönetimindeki ustalığını kanıtlamıştır. Bu, yönetmenin ana akım Hollywood’a geri döndüğü, ancak hala kendi anlatım tarzını koruduğu bir ara dönemin filmi olarak kariyerinde bir denge noktası oluşturmuştur.
Gişe başarısızlıklarının birikmesi, yönetmenin 1990’lı yıllardan sonra daha kişisel ve genellikle daha düşük bütçeli projelere yönelmesine neden olmuştur. Bu filmler arasında 2007 yapımı Geç Gelen Gençlik (Youth Without Youth), 2009 yapımı Tetro ve 2011 yapımı Twixt yapımları bulunmaktadır. Bu filmler, stüdyo sisteminin beklentilerinden uzak, biçimsel denemelerin ve felsefi sorgulamaların ön planda olduğu, saf auteur sinemasını temsil ediyordu.
Francis Ford Coppola, ayrıca bir iş insanıdır. Film dışındaki ticari girişimlerinde oldukça başarılıdır. Bu girişimlerin başında Francis Ford Coppola Winery gelmektedir. Şarapçılığın yanı sıra, yönetmen konaklama sektörüne de yatırım yapmıştır. Belize, Arjantin ve İtalya’daki The Family Coppola Hideaways adında lüks tatil köyleri, sanatsal üretkenliği desteklemek amacıyla tasarlanmıştır. Bu tesisler arasında Palazzo Margherita, Turtle Inn ve Blancaneaux Lodge yer alır. Coppola, bu mekanları en iyi şeyleri yapma yerleri… yazma, aşık olma, çocuklarla eğlenme yerleri olarak tanımlamaktadır.
Bu ticari atılımlar sadece ek gelir kapısı değil, American Zoetrope şirketinin tam bağımsızlık hayalini yaşatmak için planlanmış adımlardı. Yönetmen bu finansal girişimler sayesinde son dönem filmlerinin her aşamasında ipleri tamamen kendi elinde tutmayı başardı. Bu stratejinin en net örneği ise son projesi olan Megalopolis filminin finansmanında karşımıza çıktı. Coppola filmin 120 milyon dolarlık dev bütçesini kendi servetinden karşıladı ve bu süreçte paranın hiçbir öneminin olmadığını açıkça ilan etti. Bu hamle Yeni Hollywood döneminden beri Hollywood sistemine karşı kazanılmış en büyük finansal özgürlük zaferi olarak görülüyor.
Megalopolis, Francis Ford Coppola’nın yaklaşık elli yıldır kurduğu bir hayalin ve sıra dışı derecede büyük bir eser yaratma arzusunun sonucudur. Proje fikri ilk kez 1977 yılında doğmuş ve 1983 yılında planlanmaya başlanmıştır. Ancak bu dev proje onlarca yıl boyunca sadece bir fikir olarak bekledi. Filmin hikayesi Yeni Roma olarak adlandırılan alternatif bir 21. yüzyıl New York’unda geçiyor. Konu ise hayalperest mimar Cesar Catilina ile şehrin yeniden inşasına karşı çıkan yozlaşmış Belediye Başkanı Franklyn Cicero arasındaki büyük çatışmayı anlatıyor.
Projenin en büyük tıkanıklığı 2001 yılında yaşanmıştı. Senaryo hazır olmasına rağmen 11 Eylül saldırılarından sonra filmin hikayesinde yerle bir olmuş bir New York görüntüsünün bulunması işleri değiştirdi ve proje rafa kaldırıldı. Megalopolis vizyona girdiğinde ise eleştirmenleri ikiye bölen ve çok tartışılan bir iş oldu.
Gişede beklentinin altında kalarak toplamda 14.4 milyon dolar gelir elde edebildi. Bazı eleştirmenler oyunculukları, kurguyu ve yönetmenlik tercihlerini gerçekten garip bulurken karakterlerin aniden görünüp kaybolduğunu dile getirdi. Bir başka görüşe göre ise Coppola filmin ana konusunu, özellikle de hikayenin aslında bir trajedi olduğu gerçeğini tamamen gözden kaçırmıştı. Bu durum paranın sağladığı mutlak özgürlüğün her zaman kusursuz bir sanatsal sonuç doğurmayacağını gösteren önemli bir örnek olarak tarihe geçti.
Francis Ford Coppola, sinema sanatına yaptığı katkılarla tarihsel bir figür olarak yerini sağlamlaştırmıştır. Onun etkisi, tür tanımlamalarından teknolojik yeniliklere, endüstriyel bağımsızlık modellerine kadar uzanmaktadır.
Francis Ford Coppola sinema tarihinin en çok ödül alan ve en etkili yönetmenleri arasında yer alıyor. Kariyeri boyunca toplam beş kez Akademi Ödülü kazandı ve bu ödülleri en iyi film, en iyi senaryo ve en iyi yönetmen gibi en prestijli dallarda kucakladı. Cannes Film Festivali’nde ise Konuşma ve Kıyamet filmleriyle iki kez Altın Palmiye kazanarak bu başarıya ulaşan dünyadaki on yönetmenden biri oldu. Sinemaya yaptığı tüm bu katkılar en yüksek onurlarla ödüllendirildi.
Onun tüm kariyerini aslında sanatsal bakış açısının büyük şirketlere ve katı kurallara karşı verdiği bitmek bilmeyen bir mücadele olarak özetleyebiliriz. Coppola hem klasik film türlerini baştan aşağı değiştiren bir deha hem de sanatın paranın gölgesinden kurtulması için savaşan bir girişimci olarak sinema dünyasında derin bir iz bıraktı.





















5 Yorum