En İyi 10 Savaş Filmi

Savaş, bir asırdan fazla bir süredir sinemada sürükleyici bir şekilde işleniyor. Sinema endüstrisinin en temel parçalarından biri olan savaş; nesiller boyu izleyicilerin zihnini büyüleyen, heyecanlandıran ve üzerinde derin etkiler bırakan, sürükleyici ve karmaşık bir türdür. Bu tür, modern sinemayı etkilemiş; popüler kültürdeki en ikonik repliklerin, karakterlerin ve anların bazılarını bizlere kazandırmıştır.
Güncelliğini yitireceğine dair hiçbir işaret göstermeyen bu sinema tarzı, sinema tarihinde bulunabilecek en kusursuz başyapıtlarla doludur. Aşağıdaki on film, insanlık tarihinin trajik çatışmalarını güzelleştirmeden veya yüceltmeden aktaran zamansız hikayelerle, savaş anlatıcılığının müthiş gücünü gözler önüne seriyor. Bu yapımlar, savaş fikrini en yalın haliyle soyup çıkararak; bu tür çatışmaların beyhudeliğini, sertliğini ve acımasız gerçekliğini gösteriyor. Bazıları En İyi Film Oscar’ını bile kazanan bu on film, efsaneleşmiş ve derin duygusal izler bırakmış yapıtlardır. İkinci Dünya Savaşı epiklerinden Vietnam gerilimlerine ve hatta 16. yüzyıl Japonya’sında geçen bir trajediye kadar, işte o on kusursuz savaş filmi.
10 – Denizaltı (Das Boot) – 1981
İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman denizaltı mürettebatı olmanın stresli günlük hayatı, merhum Wolfgang Petersen‘in Denizaltı (Das Boot) filmindeki kadar sürükleyici ve gerçekçi bir şekilde hiç yansıtılmamıştır. 1981 yapımı bu savaş karşıtı epik film; Kuzey Atlantik’te tehlikeli bir devriyeye çıkan mürettebatına liderlik eden, hayal kırıklığına uğramış bir U-bot kaptanı rolünde Jürgen Prochnow’un performansıyla, Alman donanması cephesinden benzersiz bir bakış açısı sunuyor.
Denizaltı yaşamının yorucu ve daracık yaşam koşullarını gözler önüne seren Denizaltı, denizaltı savaşı filmlerinde sıkça rastlanan heyecan dolu aksiyon sahneleri yerine, ayakları yere basan bir gerçekçiliği ve kasvetli bir çaresizliği tercih eder. U-96 mürettebatının, bazılarının hiç onaylamadığı bir savaş uğruna bu kadar sert koşullara göğüs germesini ve ölümle burun buruna geldikleri çatışmalardan sağ çıkmaya çalışmasını izlemek sarsıcıdır. Petersen’ın keskin yönetmenliği, klostrofobik atmosferi ve performanslardaki saf duygusallık, Denizaltı’ı şimdiye kadar yapılmış en sürükleyici deniz savaşı filmlerinden biri kılıyor.
9 – Ran – 1985
Efsanevi Akira Kurosawa‘nın imzasını taşıyan, görsel açıdan muazzam ve güçlü bir anlatıma sahip dönem savaşı destanı Ran, pek çok kişi tarafından yönetmenin en iyi eserlerinden biri olarak kabul edilen Oscar ödüllü bir başarı abidesidir. 16. yüzyıl Japonya’sında geçen film; yaşlanan bir savaş lordunun (Tatsuya Nakadai), krallığını üç oğlu arasında paylaştırmasının ardından patlak veren ve yıkıcı sonuçlar doğuran şiddetli bir iktidar mücadelesini konu alıyor.
Göz alıcı sinematografisi, nefes kesen savaş sahneleri, Oscar ödüllü kostümleri ve Tatsuya Nakadai’nin yaşlı imparator Hidetora Ichimonji rolündeki kariyer zirvesi performansıyla Ran, ancak Kurosawa gibi parlak ve yaratıcı bir zihnin bu denli epik kılabileceği, zamansız bir başyapıttır. Baştan sona büyüleyici olan film, savaşın insani bedeli üzerine kurduğu ve doğrudan izleyicinin kalbine dokunan derin duygusal mesajıyla, izleyen herkesi sonunda gözyaşlarına boğacak kadar güçlüdür.
8 – Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (All Quiet on the Western Front) – 1930
Sürükleyici bir savaş karşıtı hikaye anlatımı için ilk ve en iyi şablonlardan biri olarak kabul edilen, 1930 yapımı En İyi Film Oscar’ı sahibi Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (All Quiet on the Western Front), duygusal açıdan yıkıcı bir başyapıttır. Birinci Dünya Savaşı’nın mutlak dehşetini ve anlamsızlığını gözler önüne seren film; cephede savaşmak için arkadaşlarıyla birlikte orduya yazılan toy bir Alman gencinin, savaşın gerçeklerine bizzat şahit olduktan sonra kahramanlık hayallerinin nasıl paramparça olduğunu konu alıyor.
Birinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en ağır bedeller ödenen çatışmalarından biriydi ve bu siyah-beyaz klasik, tüm o yıkımı hiçbir şeyden sakınmayan, yürek burkan bir dille harika bir şekilde yansıtıyor. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, net ve cesur bir savaş karşıtı mesaj ortaya koyarak, kendisinden sonra gelen birçok filme ilham veren vahşi ölüm ve yıkım sahneleriyle türe muazzam bir yön vermiştir. Eskiliğine rağmen sinema dünyası ve izleyiciler üzerinde kalıcı bir etki bırakan, çığır açıcı bir yapımdır.
7 – Gel ve Gör (Come and See) – 1985
Daha önce incelemesini yazdığımız, Elem Klimov’un yarı korku türündeki savaş filmi Gel ve Gör (Come and See), muhtemelen sinema tarihinde İkinci Dünya Savaşı’nın şimdiye kadar yapılmış en korkutucu, en dizginlenemez ve en acımasız gerçeklikteki tasviridir. Akıldan çıkmayan bir katliam, rahatsız edici imgeler ve yürek parçalayan performanslarla dolu olan film; Nazilerin Doğu Cephesi’nde gerçekleştirdiği mutlak dehşeti, bu barbarlığa ilk elden tanıklık eden genç bir Belaruslu çocuğun (Aleksei Kravchenko) gözünden anlatıyor.
Bu film, savaşın gereksizliğini ve insan doğasının en kötü yanlarını nasıl ortaya çıkarabileceğini çarpıcı bir şekilde vurgulayan güçlü mesajıyla, her anlamda savaş karşıtı sinemanın kusursuz bir örneğidir. Gel ve Gör, bir savaş filminde şimdiye kadar gösterilmiş en dehşet verici şiddet eylemlerinden ve sarsıcı görüntülerden bazılarını barındırıyor ve çekildiği günden bu yana henüz dengi bir yapıma rastlanmadı. Korkutucu derecede gerçekçi olan bu film, silahlı çatışmanın o hiç de görkemli olmayan gerçek sonuçlarını mükemmel bir şekilde yansıtıyor.
6 – Kıyamet (Apocalypse Now) – 1979
En sürükleyici Vietnam Savaşı filmi olarak kabul edilen, büyük yönetmen Francis Ford Coppola imzalı Kıyamet (Apocalypse Now), günümüzde hâlâ üzerinde derin analizler yapılan ve konuşulan, akıllara durgunluk veren bir sinematik deneyimdir. Joseph Conrad’ın sürükleyici öyküsü Karanlığın Kalbi’nden uyarlanan film, savaşın insan zihni üzerindeki yıkıcı etkisine dair derin bir psikolojik inceleme sunuyor. Film; Kamboçya ormanlarında saklanan firari bir albayı (Marlon Brando) etkisiz hale getirmek için nehir boyunca çıktığı yolculukta deliliğin eşiğine gelen özel operasyon subayı Yüzbaşı Willard’ın (Martin Sheen) hikâyesini anlatıyor.
İnsan davranışlarına ve barbarca savaşların insanların içinden neler çıkarabileceğine dair gerçeküstü ve saykodelik bir keşif olan bu yapım, izleyiciyi Willard ile birlikte karanlık bir yolculuğun derinliklerine çekerken, geride tüm bu şiddet ve kaosun asıl amacının ne olduğuna dair cevapsız sorular bırakıyor. Coppola’nın kusursuz yönetmenliğinden Oscar’lık görüntü yönetimine, Brando ve Sheen’in hâlâ övülen ve analiz edilen performanslarına kadar Kıyamet, yıllandıkça daha da etkileyici hale gelen, defalarca izlenebilecek bir başyapıttır.
5 – Kazablanka (Casablanca) – 1942
1942 yapımı klasik savaş draması Casablanca, Hollywood sinemasının Altın Çağı’nın ikonik bir sembolüdür. En İyi Film Oscar’ını kazanmış ve büyük saygı gören bu yapım; İkinci Dünya Savaşı’nın zorlu atmosferinde geçen, aşk ve fedakarlık üzerine kurulu zamansız hikayesiyle Batı sinemasında efsaneleşmiştir. Başrollerini Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın paylaştığı film; eski sevgilisi ve onun özgürlük savaşçısı kocası, Alman kontrolündeki Kazablanka şehrinden kaçmak zorunda kalınca kendi özgürlüğünü riske atan, eski bir kaçakçı olan gece kulübü sahibi bir Amerikalının hikayesini anlatır.
Efsanevi performansları, Oscar ödüllü senaryosu ve elbette film tarihindeki en çok alıntılanan diyaloglardan bazılarına sahip olmasıyla Casablanca‘nın, unutulmaya dair hiçbir iz göstermeyen, son derece akılda kalıcı bir savaş klasiği olması şaşırtıcı değildir. Etkileyici romantik unsurlarının yanı sıra, o dönemin savaşı hakkında çok şey söyleyen oldukça duygusal bir anlatıdır. Özellikle Nazi saldırganlığına karşı direnişi merkeze alan mesajı, bunca yılın ardından hala derin bir etki bırakmakta ve duygusal anlamını korumaktadır.
4 – Zafer Yolları (Paths of Glory) – 1957
Günümüzde pek çok kişi tarafından tüm zamanların en büyük görsel hikaye anlatıcılarından biri olarak kabul edilen Stanley Kubrick, kariyeri boyunca savaş türüne birkaç kez el atmıştır. Ancak bu türdeki en sürükleyici başyapıtı, 1957 yapımı savaş karşıtı drama olan ilk dönem eseri Zafer Yolları (Paths of Glory) olmuştur. Kirk Douglas, aşağılık General Mireau’nun (George Macready) başarısız bir saldırı emri sonrası suçu başkalarına atmak için üç masum adamı korkaklıkla suçlayıp yargılatmasının ardından, adalet için ayağa kalkan kararlı Fransız subayı ve eski avukat Albay Dax rolünde parlamaktadır.
Siper savaşlarının beyhudeliğini ve savaşın insanlıktan çıkaran etkilerini Zafer Yolları kadar güçlü bir şekilde gösteren başka bir savaş filmi neredeyse yoktur. Bu film, dönemin askerlerinin ve liderlerinin zihniyetine, ayrıca bu generallerin stratejik kazanımlardan ziyade kişisel şan ve şöhret uğruna adamlarını ölüme göndermelerinin ne kadar korkunç olduğuna dair etkileyici bir bakış sunuyor. Kubrick’in bu savaşın gerçek bedelinin ne olduğuna dair duygusal açıdan sarsıcı bir yorumu olan bu yapım, günümüzde büyük bir saygınlık kazanmıştır.
3 – Ateşböceklerinin Mezarı (Grave of the Fireflies) – 1988
1988 yapımı animasyon başyapıtı Ateşböceklerinin Mezarı (Grave of the Fireflies), bir insanın hayatı boyunca deneyimleyebileceği belki de en çok gözyaşı döktüren, derinlemesine duygusal bir yolculuktur. Hem animasyon dünyasında hem de savaş karşıtı hikayeler arasında bir dönüm noktası olan bu film, en başından itibaren izleyiciyi derinden sarsar ve ilerledikçe daha da trajik bir hal alır. İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Japonya’da geçen hikayede, yetim kalan bir genç ve küçük kız kardeşinin, kimsenin onlara yardım etmediği yıkık dökük bir ortamda hayatta kalma mücadeleleri anlatılır.
Peş peşe gelen karanlık ve talihsiz trajedilerle dolu olan bu film, sona gelindiğinde herkesi hıçkıra hıçkıra ağlatacak bir etkiye sahiptir. Ateşböceklerinin Mezarı, savaşın karanlık bedelini ve doğurduğu pek çok sonucu göstermek için animasyonun gücünü ustalıkla kullanır. İki ana karakterin savaşa göğüs germesini, aç kalmasını ve yürek burkan bir şekilde savaşın etkilerine yenik düşmesini izlemek, seyirciyi çaresizlik içinde bırakır. İzlemesi inanılmaz derecede zor olsa da, verdiği mesajdan asla ödün vermeyen, mutlaka izlenmesi gereken temel bir klasiktir.
2 – Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan) – 1998
Steven Spielberg, izleyicileri sinema perdesine taşınmış en vahşi, en kanlı ve en sarsıcı İkinci Dünya Savaşı tasvirlerinden birine tanıklık etmeye davet ediyor. 1998 yapımı epik film Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan), izleyiciyi doğrudan aksiyonun ortasına bırakarak, D-Day (Normandiya Çıkarması) sırasında Avrupa’da Almanya’ya karşı savaşan cesur askerleri gösteriyor. Film, tüm kardeşlerini savaşta kaybeden kayıp bir paraşütçüyü bulup geri getirmek için düşman hatlarının gerisinde hayatlarını riske atan küçük bir Ranger timinin kurtarma operasyonunu konu alıyor.
Film, belki de en çok, bir savaş filmindeki en gerçekçi ve en kaotik açılış dakikalarından biri olan ikonik ve kanlı D-Day muharebesi sahnesiyle hatırlanır; bu sahne tek kelimeyle inanılmazdır. Bu açılış sekansı insanı anında içine çeker ve olay örgüsü ilerledikçe bir daha asla bırakmaz. Nabız yükselten aksiyonuyla sürükleyici bir dram sunan yapım, hem İkinci Dünya Savaşı meraklıları hem de genel izleyici kitlesi için defalarca izlenebilecek temel bir başyapıttır. Bu film, aşağıda adı geçen bir diğer Spielberg filmiyle birlikte, yaygın olarak bir başyapıt ve şimdiye kadar yapılmış en iyi İkinci Dünya Savaşı filmi olarak kabul edilir.
1 – Schindler’in Listesi (Schindler’s List) – 1993
Gerçekten de Spielberg, savaş türünde kendini sadece bir kez değil, iki kez aşmayı başardı; nitekim tartışmasız en görkemli filmi olan Schindler’in Listesi (Schindler’s List) ile hem En İyi Film ödülünü kazandı hem de kariyerinin ilk En İyi Yönetmen Oscar’ını kucakladı. Film, Holokost sırasında 1.200 Yahudi’yi fabrikasında işe alarak kurtarmak için her şeyini riske atan Alman sanayici ve fırsatçı Oskar Schindler’in (Liam Neeson) gerçek ve olağanüstü kurtarma öyküsünü anlatıyor.
İkinci Dünya Savaşı’nın en yıkıcı sonuçlarından birine odaklanan ve yürek burkan gerçek bir hikayeyi konu alan bu yapım; parlak senaryosu, kusursuz yönetmenliği ve bir savaş filminde görülebilecek en iyi performanslardan bazılarıyla dolu duygusal bir başyapıttır. Schindler’in Listesi, her yönüyle tam kapasite çalışan (dört dörtlük) ve baştan sona inkar edilemez bir mükemmelliğe sahip bir filmdir. İzlerken pek çok farklı duyguyu aynı anda tetikleyebilen bu eserin savaş türü üzerindeki etkisi, yıllandıkça daha da güçlenerek artmaya devam ediyor.


































