Francis Ford Coppola‘nın 1974 yapımı kült filmi Konuşma (The Conversation), Amerikan sinemasının hem teknik açıdan en parlak hem de konu olarak en önsezili yapımlarından biri kabul edilir. Film, bir gerilim veya neo-noir olmanın ötesinde, 1970’ler Amerika’sındaki toplumsal paranoyayı yansıtan bir bakıma derin bir psikolojik portredir.
Coppola, The Godfather’ın başarısının ardından stüdyonun baskısı nedeniyle post prodüksiyonu hızlandırıp derhal The Godfather Part II üzerinde çalışmaya başlamak zorunda kalmıştı ve filmin montaj ile ses tasarımını neredeyse bir yıl boyunca editör ve ses tasarımcısı Walter Murch‘e devretmiştir. Murch de bu fırsatı değerlendirip ses tasarımında çığır açan yöntemler denedi ve sesi filmin hikayesini taşıyan ana unsurlardan biri haline getirdi. Bu hikaye aslında o dönem sinemasının özeti gibidir; büyük gişe başarıları, yönetmenlerin çok daha özgür ve teknoloji odaklı işler yapabilmesi için gerekli olan krediyi sağlıyordu.
Coppola ve Murch, bu filmi aslında Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı Cinayeti Gördüm (Blow-Up) filmine bir selam göndermek için çektiler. İki filmin de ortak noktası, teknoloji yardımıyla gerçeği bulmaya çalışırken işlerin daha da karışması ve karakterlerin korkuya sürüklenmesidir. Cinayeti Gördüm filminde kahraman fotoğrafları büyüterek masum bir anın içinde bir cinayeti keşfederken, Konuşma filminde aynı süreç ses kayıtları üzerinden ilerler. Bu benzerlik, Konuşma’yı sesin başrolde olduğu, gizem dolu modern bir suç hikayesi haline getiriyor.
1974 yılı Amerika’da korku ve şüphenin tavan yaptığı bir dönemdi. Watergate Skandalı patlak vermiş, Başkan Nixon’ın gizli kayıtları ortalığa saçılmıştı ve herkes Bizi kim dinliyor? diye soruyordu. Tam bu kargaşanın ortasında Francis Ford Coppola, Baba’nın hemen ardından daha sakin ama çok daha sarsıcı bir film olan Konuşma’yı çekti. Cannes’da Altın Palmiye kazanan bu film, aslında Coppola’nın kendi başına ne kadar iyi bir senaryo yazabileceğini ispatlamak için başladığı bir projeydi. Hem festivalde hem de Oscar adaylıklarında büyük başarı yakalayan bu yapım, bugün bile insanın içini ürperten güncelliğini koruyor.
Filmin merkezinde Gene Hackman’ın ustalıkla canlandırdığı Harry Caul karakteri yer alıyor. Harry sesler konusunda tam bir deha, devasa bir gürültünün içinden cılız bir fısıltıyı çekip alabiliyor ya da kalabalığın sesini susturup tek bir cümleyi netleştirebiliyor. Ancak bu yeteneği onun hayatını bir hapishaneye çevirmiş durumda. Başkalarının sırlarını çalarak yaşadığı için kendi sırlarını en yakınlarından bile saklıyor. Sevgilisi Meredith ona hiçbir şey anlatmadığından şikayet ettiğinde sadece susuyor. Çünkü Harry dünyayı dinlerken aslında insanlarla bağını tamamen koparmış, seslerin arasında yapayalnız kalmış bir adam.
Harry’nin çevresindeki insanlar, onun dünyadan ne kadar koptuğunu daha net görmemizi sağlıyor. Yanında çalışan ve onun soğuk tavırlarından artık yaka silken asistanı Stan, etik değerleri hiçe sayan gösterişli rakibi Bernie Moran, Direktör’ün emirlerini buz gibi bir tavırla ileten genç asistan Martin Stett ve tabii ki o dinlenen genç çift: Mark ile Ann. Çiftin konuşmaları kopuk ve ürkütücü bir hava taşır, özellikle de şu cümle: – Bize bir şans verse öldürürdü.
Hikaye, San Francisco’nun kalabalık Union Square meydanında başlıyor. Harry ve ekibi, bando sesleri, bağıran çocuklar ve rüzgar uğultusu arasında genç bir çiftin konuşmasını kaydetmeye çalışır. Harry takıntılı bir şekilde bu gürültülü kaydı temizler ve sonunda duydukları onu dehşete düşürür. Çift, öldürülmekten korkmaktadır. Harry’nin geçmişinde büyük bir yara vardır, yıllar önce yaptığı bir iş yüzünden üç kişi hayatını kaybetmiştir. Bu kez aynı şeyin olmasına izin vermemeye kararlıdır ve kaydı teslim etmez. İlk kez vicdanının sesini dinlemeye başlar ama bu vicdan azabı, peşini bırakmayan korkularını dindirmeye yetmez.
Harry kaydı sakladıkça etrafındaki çember daralıyor. Kimsenin konuşmadığı gizemli telefonlar çalar, otel odasındaki bozuk bir tuvaletin sesi ona işlediği suçları hatırlatır. Martin Stett’in soğuk bakışları her yerdedir ve Harry artık kimin avcı, kimin av olduğunu ayırt edemez hale gelir. Korku ve şüphe içinde kıvranırken gerçeklik algısı iyice bozulur; artık kendisinin de dinlendiğinden emindir.
Finalde, kendi kalesi gördüğü evinde her şeyi paramparça eder. Duvarları yıkar, yerdeki parkeleri söker; her köşeyi didik didik arar. Aslında amacı bir cihaz bulmak değil, bulamamaktır. Çünkü eğer bir dinleme cihazı yoksa, duyduğu tüm o sesler ve yaşadığı korku kendi zihninin bir oyunudur. Sonuçta hiçbir şey bulamaz. Elinde kalan tek şey bomboş bir oda ve kendi yansımasıdır. O an, başından beri asıl izlenenin kendisi olduğunu anlar. Başkalarının gizli dünyasına daldıkça kendi hayatını yok etmiş, mahremiyetini korumaya çalışırken aslında onu tamamen kaybetmiştir. Son sahnede saksafonunu eline alıp çalmaya başlar. Ses odada yankılanır ama kimse duymaz. Çünkü artık onu gerçekten dinleyen kimse kalmamıştır.
1974 yapımı film, tam da Watergate skandalının yaşandığı günlerde vizyona girince toplumda büyük bir yankı uyandırdı. Devletin ya da büyük şirketlerin bizi her an dinleyebileceği gerçeğinin ne kadar korkutucu olduğunu gözler önüne serdi. Film boyunca hiç kimse güvende değil hissi yakamızı bırakmıyor. Başkarakter Harry, yaptığı işi sadece teknik bir süreç gibi görerek vicdanını rahatlatmaya çalışsa da bunda başarılı olamaz. Kaydettiği seslerin insanların yaşamını nasıl kararttığını görünce dünyası başına yıkılır. – Ben sadece işimi yapıyorum, suç bende değil savunması tamamen çöker.
Harry ne kadar çok dinlerse, kendisi o kadar yalnız ve paranoid olur. En ünlü sahne olan finalde evini tamamen parçalar çünkü kendi dinlendiğinden emindir. Mahremiyet takıntısı onu insan ilişkilerinden tamamen koparmıştır. Konuşmadaki o kritik cümlenin anlamı filmin sonunda tersine döner. Harry’nin duyduğu şey ile gerçekte olan şey farklıdır. Bu da dinlemek yetmez, anlamak gerekir mesajını veriyor.
1974’te çekildiğinde henüz kimse bilmiyordu ama Coppola bir kehanet koymuştu perdenin üstüne: Gün gelecek, mahremiyet diye bir şey kalmayacak ve bunu ilk fark edenler, mahremiyeti bizzat yok edenler olacak. İnsan, başkalarının sırrını çaldıkça kendi ruhunu kaybeder. Teknoloji ne kadar kusursuzlaşırsa, gerçek o kadar bulanıklaşır. Ve bir gün gelir, bütün dünyanın sesini kaydeden adam, kendi çığlığını kimsenin duymadığını fark eder. O çığlık, 1974’ten beri yükseliyor. Bugün hepimizin cebinde taşıdığımız o küçük cam dikdörtgenlerin içinde yankılanıyor. Harry’nin çığlığı. Hala duyamıyor musunuz?











Bir Yorum