Türk Sinemasının En İyi 10 Yapımı

Türkiye sineması aslında bir asırdan fazla süredir bu toprakların başına gelen her şeyin en yakın şahidi diyebiliriz. Siyasi değişimlerden tut da toplumun nasıl dönüştüğüne kadar her şeyi filmlerde görebiliyoruz. Bizim sinemamız sadece yerli bir şeyler yapalım çabasının çok ötesine geçti. Anadolu’nun ruhunu ve buradaki çelişkileri tüm dünyanın anlayabileceği bir estetikle anlatmayı başardı.

Bir filme en iyi derken sadece teknik kalitesine veya ne kadar çok izlendiğine bakmıyoruz. Asıl mesele, o filmin çekildiği dönemin ruhunu ne kadar yansıttığı ve kendinden sonra gelenlere neler kattığıdır. Bu listede hem eleştirmenlerin hem de izleyicilerin gönlünde taht kurmuş, sinemamızın çıtasını belirleyen Türk Sinemasının En İyi 10 Yapımını mercek altına alıyoruz.

Türkiye sinemasının en iyilerini seçerken kafamıza göre ilerlemiyoruz tabii, belli başlı dayanak noktalarımız var. Mesela Sinema Yazarları Derneği gibi işin uzmanlarının yaptığı araştırmalar, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın o meşhur yüzüncü yıl anketlerinin hazırladığı listeler bize asıl yolu gösteriyor. Bu listelerde adını hep en üstte gördüğümüz filmler, aslında Türkiye’nin toplumsal hikayelerden kişisel yönetmen sinemasına nasıl geçtiğinin birer kanıtı gibi. Bir filmi değerlendirirken dünyada aldığı ödüllere, sinemamıza kattığı yeniliklere ve bizlerin hafızasında ne kadar yer ettiğine bakıyoruz.

Dünya sahnesine çıkışımız ise basamak basamak oldu. 1960’larda Metin Erksan’ın Berlin’deki zaferiyle bir merak uyandırdık, 80’lerde Yılmaz Güney’in Cannes’da aldığı o tarihi ödülle zirveye çıktık, 2000’lerde ise Nuri Bilge Ceylan sayesinde artık küresel sinema haritasında kalıcı bir yer edindik. Bu süreçte çekilen her film sadece bir hikaye anlatmakla kalmadı, memleketin yıllar içinde içinden geçtiği siyasi ve sosyal değişimin canlı birer belgesi oldu.

Susuz Yaz – 1963 | Metin Erksan

1963 yılında çekilen Susuz Yaz, Türk sinemasının en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Metin Erksan, Necati Cumalı’nın hikayesini sinemaya uyarlarken mülkiyet, tutku ve adalet gibi konuları bir köy ortamında ama herkesin anlayabileceği evrensel bir dille anlatmıştır. Filmin 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanması, Türkiye’nin dünyadaki ilk büyük sinema başarısıdır ve bu yüzden film bir milli gurur kaynağına dönüşmüştür.

Film, suyun sahiplenilmesiyle başlayan bir kavgayı ve bu kavganın köy halkı üzerindeki etkilerini konu alıyor. Erol Taş’ın canlandırdığı Osman karakteri, arazisinde çıkan suyu kendi başına sahiplenmek ister, ancak suya ihtiyaçları olan diğer köylüleri karşısına alır. Kardeşi Hasan ile Hasan’ın sevdiği kadın Bahar ise Osman’ın yarattığı bu baskının ortasında kalan kişiler olarak karşımıza çıkıyor. Yapımda su sadece tarlayı sulamak için değil, güç ve arzu kavramlarını anlatmak için bir araç gibi kullanıldı. Metin Erksan, karakterlerin ruh halini görüntülerle anlatma konusunda oldukça başarılı bir estetik sergiledi.

Bu yapım Hülya Koçyiğit’in sinemadaki ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda Erol Taş, bu film sayesinde Türk sinemasının unutulmaz kötü adam karakterlerinden birine dönüşmüştür. Filmin müziklerini akademi ödüllü Yunan besteci Manos Hacıdakis hazırlamıştır. Metin Erksan’ın tercih ettiği yakın çekimler ve su görüntüleri, onun kendine has yönetmenlik tarzının en iyi örnekleri arasında yer buldu.

Filmin hikayesi kadar vizyona giriş süreci de dikkat çekici bir olaydır. Sansür kurulunun engellemelerine rağmen gizlice yurt dışına kaçırılarak ödül kazanması, bu eseri tarihe geçen bir direniş öyküsü yaptmıştır.

Umut – 1970 | Yılmaz Güney

Yılmaz Güney‘in 1970 yılında çektiği Umut, Türkiye sinemasında her şeyi değiştiren o meşhur dönüm noktasıdır. Bu filmle birlikte Yeşilçam’ın o bildiğimiz yapay dünyası ve tek boyutlu karakterleri bir kenara bırakılmış, yerine hayatın kendisi gelmiştir. Sinema yazarları tarafından sık sık “tüm zamanların en iyi filmi” seçilen Umut, aslında sadece bir film değil, toplumun halini gösteren bir ayna gibidir.

Filmde geçimini eski bir faytonla sağlayan Cabbar isimli bir adamın hikayesini izliyoruz. Cabbar, her geçen gün çoğalan otomobiller karşısında ekmek parasını kazanmakta iyice zorlanır. Bir gün atına bir araba çarpıp hayvan ölünce Cabbar için asıl büyük çöküş başlar. Önce piyango biletlerinden medet umar, ardından bir define peşinde sürüklenip gider. Güney, bu filmde Adana’nın tozlu sokaklarını ve yoksulluğun en çıplak halini olduğu gibi ekrana taşıdı. Filmin sonundaki define arama çabası, çaresiz kalan insanların boş hayallere nasıl sarıldığını sert bir şekilde yüzümüze çarpıyor.

Umut, süslemelerden uzak anlatımı ve son derece doğal oyunculuklarıyla sinemada yepyeni bir devir açmıştır. Hayatı toz pembe göstermek yerine sistemin içindeki insanların sıkışmışlığını anlatması onu eşsiz kılıyor. Yaşadığı sansür baskılarına rağmen zamanla efsaneleşen yapım, Yılmaz Güney’i bir sinemacı değil, toplumsal bir simge haline getirmiştir. Bireysel bir acıyı toplumun genel bir sorununa dönüştüren film, bugün bile birçok yönetmene yol göstermeye devam etmektedir.

Yol – 1982 | Şerif Gören

Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören‘in yönettiği 1982 yapımı Yol, Türkiye sinemasının kazandığı en büyük başarı olan Cannes Altın Palmiye ödülünün sahibidir. 1980 askeri darbesinin etkilerinin sürdüğü bir dönemde çekilen yapım, adeta koca bir ülkenin hapishaneye dönüştüğü o ağır atmosferi ve toplumun derin yaralarını sarsıcı bir dille anlattı.

Filmde İmralı Cezaevi’nden izinle çıkan beş mahkumun hikayesi üzerinden Türkiye’nin geniş coğrafyasına ve farklı kültürlerine dair bir yolculuğa çıkarıyor. Mahkumların bu yolculukları, doğudaki sert törelerden batıdaki ikiyüzlü ahlak anlayışına kadar pek çok toplumsal sorunu gözler önüne seriyor. Yol, karakterlerin aileleri, eşleri ve devletle olan büyük hesaplaşmalarını konu alıyor. Bu çatışmalar, bir bütün olarak Türkiye’nin o dönemdeki ruhsal durgunluğunu ve çıkmazlarını simgeliyor.

Yol filminin ortaya çıkış süreci dünya sinema tarihinde eşine az rastlanır bir direnç örneğidir. Yılmaz Güney hapisteyken verdiği talimatlarla filmi yönettirmiş, daha sonra yurt dışına kaçarak kurgusunu tamamlamıştır. Türkiye’de uzun yıllar yasaklı kalan bu yapım, kazandığı uluslararası ödüller sayesinde evrensel bir şaheser olarak kabul görmüştür. Ayrıca Altın Küre ödüllerine aday gösterilen ilk ve tek Türkiye yapımı film olma unvanını bugün bile korumaktadır.

Vesikalı Yarim – 1968 | Lütfi Ömer Akad

Lütfi Ömer Akad‘ın yönettiği 1968 yapımı Vesikalı Yarim, Yeşilçam’ın alışılmış kalıplarını yıkan ve sinemada estetik bir devrim yapan çok özel bir eserdir. Sait Faik Abasıyanık’ın Lüzumsuz Adam hikayesinden yola çıkılarak senaryolaştırılan yapım, imkansız bir aşk hikayesini son derece sade, vakur ve derinden etkileyici bir dille anlatıyor.

Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın başrollerini paylaştığı yapım, bir manav ile bir pavyon şarkıcısının karşılaşmasını ve aralarında filizlenen ancak toplumsal engellere çarpan aşkı konu alıyor. Vesikalı Yarim, pavyon hayatını veya yoksulluğu abartmadan, insanın ruhundaki incelikleri ön plana çıkarıyor. Yönetmen Akad’ın teknik ustalığı, ışık ve gölge kullanımıyla karakterlerin iç dünyasını yansıtma becerisinde kendini gösteriyor.

Filmin bugün bile bir başyapıt kabul edilmesinin asıl nedeni, duyguları ifade ederken takındığı ölçülü ve asil tavırdır. Hafızalara kazınan o meşhur repliğiyle bu yapıt, kaçırılmış fırsatların ve kaderin hüznünü en saf haliyle temsil ediyor. Sinema yazarları tarafından her zaman en iyi filmler arasında gösterilmesi, sadece teknik başarısıyla değil, insanların duygularına dokunabilen o derin samimiyetiyle açıklanabilir.

Selvi Boylum Al Yazmalım – 1977 | Atıf Yılmaz

Cengiz Aytmatov’un dünyaca ünlü öyküsünden uyarlanan ve Atıf Yılmaz tarafından yönetilen 1977 yapımı Selvi Boylum Al Yazmalım, Türkiye’de herkesin kalbinde ayrı bir yere sahip olan en sevilen filmlerden biridir. Yapım, aşkın ne olduğu, sadakat ve emeğin değeri üzerine sorduğu sorularla adeta toplumsal bir rehber haline gelmiştir.

Film, Kadir İnanır’ın hayat verdiği yakışıklı ve tutkulu kamyon şoförü İlyas ile Türkan Şoray’ın hayat verdiği masum ve genç Asya arasındaki büyük aşkla başlıyor. Ancak İlyas’ın sorumsuzlukları ve Asya’yı terk etmesiyle hikaye bir yol ayrımına giriyor. Ahmet Mekin’in hayat verdiği, Asya’ya ve çocuğuna kucak açan Cemşit, sevginin sadece tutku değil, güven ve emek olduğunu bizlere gösteriyor. Filmin sonunda Asya’nın yaptığı tercih, Türk sinemasındaki geleneksel sonlardan farklı olarak, Asya’nın yaptığı seçim, alışılmış mutlu sonlardan farklı bir gerçeklik ve olgunluk tablosu çizdi.

Cahit Berkay’ın film için bestelediği müzik, yapımın başarısında yadsınamaz bir role sahiptir. Filmin müziği, coğrafyanın yarım kalmış sevdalarının ve kaybedilen yılların marşına dönüşmüştür. İç seslerle ilerleyen anlatım tarzı, izleyicinin kahramanların ruhuna dokunmasını sağladı. Kültür Bakanlığı’nın en iyi 100 film listesinde üst sıralarda yer alması, halkın bu filme duyduğu derin duygusal bağlılığın bir kanıtıdır.

Muhsin Bey 1987 | Yavuz Turgul

Yavuz Turgul‘un 1987 yapımı Muhsin Bey filmi, Türkiye’nin 1980 sonrası yaşadığı kültürel dönüşümün, arabesk kültürün yükselişinin ve yitirilen İstanbul beyefendiliğinin hüzünlü bir eleştirisidir. Şener Şen ve Uğur Yücel’in muazzam uyumu, filmi bir oyunculuk şaheserine dönüştürmüştür.

Hikayenin merkezinde iki uç dünya var. Bir tarafta Muhsin Bey, o eski İstanbul’un nezaketini ruhunda taşıyan, klasik Türk müziğine gönül vermiş, ilkelerinden zerre taviz vermeyen bir organizatör. Diğer tarafta ise Ali Nazik, taşradan yırtmak ve kısa yoldan ünlü olmak hayaliyle gelmiş, başarıya giden her yolu mübah gören bir genç. Aslında bu ikili, o dönemin meşhur köşe dönmeci zihniyetinin tam bir anatomisi gibi. Muhsin Bey’in yaşadığı o derin hayal kırıklığı ve onur mücadelesi, sadece kişisel bir dramdan ziyade, bir devrin sessizce kapanışının habercisidir.

Muhsin Bey, hem ulusal hem de uluslararası alanda büyük takdir görmüş, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film dahil pek çok ödül almıştır. İlginç bir perspektifle, film başarısız bir girişimcilik öyküsü olarak da analiz edilmektedir. Muhsin Bey’in çağa ayak uyduramaması ve idealist tutumuyla iş dünyasındaki hataları, filmin katmanlı yapısının bir başka örneğidir.

Anayurt Oteli – 1986 | Ömer Kavur

Ömer Kavur‘un, Yusuf Atılgan’ın o meşhur romanından sinemaya aktardığı 1986 yapımı Anayurt Oteli, sinemamızda psikolojik derinliği ve insanın kendi içine hapsolmasının en sarsıcı örneğidir. Baş karakter Zebercet üzerinden, taşra hayatının o boğucu durağanlığını, bastırılmış duyguları ve geçmişin yükü altında ezilen modern insanın trajedisini izliyoruz.

Filmdeki o eski otel, Zebercet için hem sığınılacak güvenli bir liman hem de kaçışı olmayan bir hapishanedir. Yönetmen Ömer Kavur, otelin bitmek bilmeyen koridorlarını, eski saatleri ve tozlu odaları öyle bir kullanıyor ki, zamanın durduğunu ve karakterin adım adım deliliğe sürüklendiğini iliklerine kadar hissediyorsun. Macit Koper’in Zebercet performansı ise gerçekten tüyler ürpertici. Türk sinema tarihinin en etkileyici karakter temsillerinden biri diyebiliriz. Film, sessizliğin ve o ağır ilerleyen atmosferin gücünü kullanarak bizi karakterin iç dünyasındaki o karanlık sayfalara ortak ediyor.

Anayurt Oteli sadece bizde değil, Venedik ve Nantes gibi dünya çapındaki prestijli festivallerde de ödülleri toplayıp sinemamızın vizyonunu genişletmiş bir yapımdır. Hem çok başarılı bir kitap uyarlaması hem de sinemanın görsel dilini edebiyatın o derinliğiyle harika bir şekilde buluşturan çok özgün bir yapım. Zaten bu yüzden yıllardır en iyi 10 Türk filmi listelerinden hiç düşmüyor.

Masumiyet – 1997 | Zeki Demirkubuz

Zeki Demirkubuz‘un 1997 yapımı Masumiyet filmi, 90’larda Türk sinemasının yeniden ayağa kalkmasını ve bağımsız sinema dediğimiz o özgür ruhun yerleşmesini sağlayan kesinlikle en temel taşlardan biridir. Demirkubuz bu yapımında, kaderi, birine saplantılı derecede bağlanmayı ve suç kavramını öyle yalın, öyle sert işliyor ki izlerken modern bir kara film izlediğinizi sonuna kadar hissediyorsunuz.

Hikaye, İzmir Basmane’deki döküntü otel odalarında yolları kesişen üç kişinin etrafında dönüyor. Bir yanda bir hayat kadınına körkütük, hatta saplantı derecesinde aşık olan Bekir, o aşkın peşinde oradan oraya savrulan Uğur ve hapisten yeni çıkıp hayata tutunmaya çalışan Yusuf. Özellikle Haluk Bilginer’in o meşhur tiradı var ya… O sahne sadece bizim sinemamızın değil, oyunculuk sanatının zirve noktalarından biri ve tam anlamıyla bir ikon. Demirkubuz burada karakterlerin neden böyle davrandığına dair mantıklı açıklamalar aramak yerine, hayatın o doğal, bazen de çok acımasız akışını ve insanların bu kader dediğimiz şeye karşı koyamamasını anlatıyor.

Masumiyet, festivallerden bir sürü ödülle döndü ve Demirkubuz’u sinemamızın en dev isimlerinden biri yaptı. Ama asıl olay şu ki, bu film sadece ödül almış bir başarı hikayesi değil, kendinden sonra gelen birçok genç yönetmene bakın, böyle de film çekilir dedirten müthiş bir ilham kaynağı oldu.

Bir Zamanlar Anadolu’da – 2011 | Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan‘ın 2011 yapımı efsane filmi Bir Zamanlar Anadolu’da, modern sinemamızın dünya çapındaki en büyük gururlarından biri sayılıyor. Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü kucaklayan bu yapım, bir cinayet soruşturmasını anlatıyor gibi görünse de izleyiciyi derin düşüncelere daldıran bir yolculuğa çıkarıyor.

Bozkırın zifiri karanlığında bir cesedi arayan savcı, doktor ve polislerin hikayesi temelde her birinin kendi hayatına, eski pişmanlıklarına ve içindeki o büyük yalnızlığa attığı bir adıma dönüşüyor. Gökhan Tiryaki’nin muazzam görüntü yönetimi sayesinde o uçsuz bucaksız Anadolu coğrafyası sanki canlı bir karakter gibi karşımıza dikiliyor. Ceylan burada tıpkı Anton Çehov gibi büyük olayların gürültüsünden ziyade küçük detayların, anlamlı sessizliklerin ve derin bakışların izini sürüyor. Filmde devlet dairesinin o hantal yapısı ile insan ruhunun ne kadar narin olduğu arasındaki zıtlık ustalıkla işleniyor.

BBC’nin 21. Yüzyılın En İyi 100 Filmi listesinde 54. sırada kendine yer bulan yapım, sinemamızın görsel olarak ulaştığı en üst noktayı temsil ediyor. Ayrıca Nuri Bilge Ceylan’ın sadece güzel görüntülerden ibaret olmayan, diyaloglarla felsefi derinliğe ulaştığı sinemasının en önemli dönüm noktası olarak kabul ediliyor.

Kış Uykusu – 2014 | Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan‘ın başyapıtı kabul edilen Kış Uykusu, 2014 yılında Cannes’da Altın Palmiye kazanarak Yılmaz Güney’in Yol filminden tam 32 yıl sonra bu büyük başarıyı ülkemize tekrar getirdi. Kapadokya’nın o büyüleyici ve masalsı ortamında geçen hikaye, aydın kesimin kibrini, zenginle fakir arasındaki uçurumu ve insan ilişkilerinin ne kadar karmaşık olabileceğini adeta mercek altına alıyor.

Eski bir tiyatrocu olan Aydın karakterini canlandıran Haluk Bilginer, babasından kalan butik oteli işletirken bir yandan da genç eşi Nihal ve boşanmış kız kardeşi Necla ile bitmek bilmeyen tartışmalar yaşıyor. Bu çatışmalar üzerinden film bizi derin bir vicdan muhasebesine sürüklüyor. Diyaloglar uzun ve yoğun olsa da seyirciyi Kapadokya’nın karlı bozkırlarına hapseden ve zamanın nasıl geçtiğini unutturan bir havası var. Aydın karakteri ise Türkiye’deki okumuş yazmış kesimin tüm zayıflıklarını ve o tepeden bakan tavrını üzerinde taşıyan kusursuz bir portre çiziyor.

Kış Uykusu sadece sanatsal bir başarı değil, aynı zamanda Türkiye’de en çok izlenen Nuri Bilge Ceylan filmi olma özelliğini taşıyor. Ayrıca dünyaca ünlü IMDb Top 250 listesine giren ilk yerli yapım olarak tarihe adını yazdırdı. Haluk Bilginer, Melisa Sözen ve Demet Akbağ’ın muazzam oyunculukları filmin etkileyiciliğini zirveye taşıyor. Hem kalitesiyle hem de herkese hitap eden yapım artık dünya sinema tarihinin unutulmaz bir parçası haline geldi.

ve Yeni Arayışlar

Türkiye sinemasının bu En İyi 10 listesine baktığımızda, 1960’lardan 2010’lara kadar konularda büyük bir değişim olduğunu görüyoruz. Eski filmler daha çok köylülerin dertleri, zengin-fakir çatışması ve toplumun genel sorunları üzerine eğiliyordu. Yeni dönem filmleri ise daha çok insanın kendi iç dünyasındaki yalnızlığı, hayattaki çıkmazları ve ahlaki yozlaşma gibi evrensel konuları işliyor.

Son yıllarında Okul Tıraşı, Kuru Otlar Üstüne ve Karganın Uykusu gibi filmlerin zirveye yerleşmesi, sinemamızın hala ne kadar canlı ve sorgulayıcı olduğunu kanıtlıyor. Özellikle Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne ile Cannes’da kazandığı başarı, Türk sinemasının dünyadaki saygınlığının hala devam ettiğini gösteriyor.

Türk Sinemasının En İyi 10 Yapımı sadece insanları eğlendirmekle kalmadı, toplumun düşünce yapısının değişmesine de öncülük etti. Metin Erksan’ın bir su kavgasıyla başlattığı bu uzun yolculuk, Yılmaz Güney’in siyasi çığlığıyla yankılandı ve Yavuz Turgul’un o hüzünlü İstanbul beyefendiliğiyle daha da derinleşti. Sonunda Nuri Bilge Ceylan’ın o meşhur varoluşsal sessizliğiyle tam bir olgunluk dönemine ulaştı. Bu yapımlar bizim toplumsal hafızamızın en değerli parçalarıdır ve her biri çekildiği dönemi aşarak insana dair sözler söylemeyi başarmıştır. Sinemamız geçmişten gelen bu sağlam temel üzerinde yükselirken gelecek kuşaklara da hem görsel hem de ahlaki açıdan zengin bir miras bırakmaya devam ediyor.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu