Zamana Güzellik Kat

Zamanın İçindeki Gizli Güzellik

Bir aşk bittiğinde sadece yollar ayrılmaz, bazen sanki dünyadaki tüm sesler kesilir ve zamanın akışı bir anda değişir. Sean Ellis‘in 2006’da yönettiği Zamana Güzellik Kat (Cashback) filmi de tam olarak bu sessizliğin içinde kaybolan ve durmak bilmeyen saniyelerin arasına sıkışıp kalan bir gencin hikayesini paylaşıyor. Filmin merkezinde aslında insanın kendi iç dünyasında verdiği o zorlu mücadele ile hayatın en sıradan anlarında bile gizli olan o büyüleyici güzelliği bulma çabası yer alıyor. Bu yapım bize sadece bir ayrılık öyküsü anlatmakla kalmıyor, bir sanatçının hassasiyetiyle gözümüzün önünden akıp giden ama fark etmediğimiz o değerli saniyelerin kıymetini hatırlatıyor.

Hikaye genç bir sanat öğrencisi olan Ben Willis’in dünyasının tepetaklak olmasıyla başlıyor. Ben, ilk gerçek aşkı Suzy’den ayrılınca bunu sadece duygusal bir yıkım olarak değil sanki fiziksel bir sarsıntıymış gibi hissediyor. Ayrılık anı Ben’in zihninde gürültüyle çakılan bir uçağın yarattığı o paramparça olma hissiyle birleşiyor. Fakat bu büyük patlamadan sonra tam tersine hiçbir sesin duyulmadığı ve gecelerin bitmek bilmediği bir sessizlik başlıyor. Suzy’nin çoktan hayatına devam etmesi, yeni birini bulması ve sanki bu ayrılığı hiç yaşamamış gibi davranması Ben’in içindeki yarayı daha da kanatıyor. Bu derin hüzün sonunda modern dünyanın en büyük kabuslarından biri olan uykusuzluğa dönüşüyor.

Ben artık bir türlü uyuyamıyor. Günler ve geceler birbirine girerken Ben’in elinde daha önce hiç sahip olmadığı kadar çok vakit birikiyor. Uykunun o huzurlu karanlığından uzak kalan genç adam her gün fazladan sekiz saati olduğunu fark ediyor. Bu durum ilk başta bir lanet gibi görünse de aslında hayatın ona verdiği tuhaf bir geri ödeme yani bir çeşit zaman iadesi gibi oluyor. Ben, bu geçmek bilmeyen saatlerde ne yapacağını bilemez halde odasında eski fotoğraflara bakıp Suzy’yi düşünerek vakit öldürüyor. Ancak bir süre sonra bu boşluğun kendisini tükettiğini anlayınca uyuyamadığı o fazladan sekiz saati bir süpermarketin gece vardiyasında çalışarak paraya çevirmeye karar veriyor.

Ben’in işe başladığı süpermarket dışarıdan bakınca dünyanın en sıkıcı ve en ruhsuz yerlerinden biri gibi görünebilir. Gece yarısından sabaha kadar süren o vardiya insanların genellikle sadece uyumak istediği bir zaman dilimidir. Fakat burası Ben için sadece bir iş yeri değil, zamanın bambaşka bir boyuta geçtiği bir gözlem noktası haline gelir. Süpermarket koridorlarında dizilmeyi bekleyen konservelerin, parlatılan zeminlerin ve rafların arasında bu sonsuz tekdüzelikle başa çıkmak için kendine has bir yol bulmuş karakterler yaşamaktadır.

Bu ortamda çalışan herkes saniyelerin geçmek bilmeyen o ağırlığını hafifletmek için kendine göre bir yöntem geliştirmiştir. Ben’in iş arkadaşları hayatın bu en durgun anlarını bile bir şekilde eğlenceli ya da katlanılabilir kılmanın yollarını keşfetmişlerdir. Zamanın adeta bir düşman olduğu bu yerde saniyeleri saymak yapılabilecek en büyük hatadır. Bu yüzden oradaki her çalışan zamanı unutmak için bir çeşit oyunun içine dalar. Kasiyer Sharon’dan müdür Alan Jenkins’e kadar herkes aslında bu devasa süpermarketin içinde kendi küçük dünyasını kurmuştur.

Ben Willis, hikayenin merkezinde duran ve dünyayı çizgilerle, gölgelerle ve ışığın oyunlarıyla algılayan bir sanatçıdır. Onun için bir insanın duruşu, sadece bir hareket değil, içinde hikaye barındıran bir kompozisyondur. Ben uykusuzluğun getirdiği o yarı rüya halindeyken zihninde zamanı durdurabilme yeteneği geliştiriyor. Bu, filmin en büyüleyici yanlarından biridir, çünkü zaman durduğunda, süpermarketin o soğuk ve sıkıcı koridorları birdenbire devasa bir sanat galerisine dönüşüyor. Ben, donmuş insanların arasında gezerken, her bir saniyenin içinde saklı olan o minik detayları inceler. Onun bu sessiz dünyada kadınları resmetmesi, fiziksel bir arzudan ziyade, hayatın koşturmacası içinde kaçırılan o saf güzelliği yakalama ve ölümsüzleştirme arzusudur.

Sharon Pinte, Ben’in bu durgun hayatına giren ve uykusuzluğuna çare olma potansiyeli taşıyan en önemli karakter olarak öne çıkıyor. Sharon, süpermarketin en temel kuralını çok iyi biliyor ve saatin en büyük düşman olduğuna inanıyor. Bu yüzden kol saatindeki saniyelerin ilerleyişini görmemek için saatinin üzerine bir bant yapıştırıyor. Sharon ilk bakışta sıradan bir kasiyer gibi görünse de Ben ona sanatçı gözüyle bakmaya başladıkça filmdeki en güzel kadına dönüşüyor. Onun İspanyolca öğrenme hayali, dünyayı gezme isteği ve bu küçük süpermarketin sınırlarını aşan ruhu Ben’i derinden etkiliyor. Sharon’ın güzelliği, Ben ona aşık oldukça katman katman açılıyor ve bize güzelliğin aslında bakış açısıyla ne kadar ilgili olduğunu gösteriyor.

Süpermarket müdürü Alan Jenkins otoriter bir figür olmaya çalışsa da aslında kendi çocuksu tutkularının peşinden giden komik ve yer yer trajik bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Onun futbol takıntısı, çalışanlarını motive etme çabası ve aslında hayatı kontrol etme isteği filmin bütün mizah yükünü omuzluyor. Alan zamanı yönettiğini sanıyor ama aslında o da sistemin içinde kaybolup gitmiş bir durumda.

Matt ve Barry ise süpermarketin yaramaz çocukları gibi davranıyorlar. Onlar için zamanı öldürmenin yolu koridorlarda yaptıkları tehlikeli şakalar, birbirleriyle olan bitmek bilmeyen rekabetleri ve kadınlara karşı takındıkları o kaba ama bir o kadar da saf tavırlar oluyor. Matt ve Barry aslında Ben’in derin ve sessiz dünyasının tam zıttını temsil ediyorlar çünkü onlar hayatı düşünerek değil sadece yaşayarak ve gürültü çıkararak tüketiyorlar.

Filmin en etkileyici sahneleri, Ben’in zihninde dünyayı dondurduğu o anlardır. Zaman durduğunda her şey tam bir sessizliğe bürünür. Havada asılı kalan bir su damlası, dökülen bir şeker kutusu ya da bir insanın yüzündeki o anlık ifade, Ben için saatlerce incelenebilecek birer mucizeye dönüşüyor. Ben, bu donmuş dünyada gezinirken aslında kendi içindeki karmaşayı da durdurur. Hareketin olmadığı yerde acı da yoktur, sadece gözlem yapmak ve o gözlemin getirdiği huzur vardır.

Ben’in kadınları resmetme tutkusu geçmişinden gelen bazı hatıralarla da besleniyor. Çocukluğunda gördüğü bir kız, babasının dergilerinde rastladığı görüntüler ve ilk gençlik yıllarındaki o saf keşif merakı onun sanatını şekillendiren şeylerdir. O bir bedeni çizerken sadece kemikleri ve kasları değil, o bedenin içinde taşıdığı o anlık hikayeyi de kağıda döker. Bu sahneler izleyiciye estetiğin ve zarafetin her yerde olduğunu, sadece durup bakacak bir göze ihtiyaç duyulduğunu anlatır.

Ben’in Suzy ile ilişkisinin bitmesi aslında onun gerçekten büyümeye başlamasını sağlayan olay oluyor. Suzy hayatındaki ilkleri temsil ederken Sharon ise farkındalığı simgeliyor. Suzy ile olan geçmişi Ben için sürekli bir hatırlama ve pişmanlık kaynağıyken Sharon ile tanışması ona şimdiki zamanda yaşamayı ve geleceğe umutla bakmayı öğretiyor.

Filmdeki futbol maçı sahnesi gibi yan hikayeler bile aslında karakterlerin arasındaki bağı güçlendiren ve onların gerçek hayattaki başarısızlıklarını ya da zaferlerini gösteren anlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu sahnelerde Ben sadece kendi hayal dünyasında değil sosyal hayatın o karışık yapısı içinde de kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Özellikle Sharon’ın maç sonrasındaki tavrı ve aralarındaki o sessiz yakınlaşma Ben’in uykusuzluğuna bir nevi ilaç gibi gelmeye başlıyor.

Filmin en derin mesajı, filmin sonuna doğru Sharon ve Ben arasındaki o unutulmaz konuşmada gizli. Ben, aşkın sırrını keşfettiğini düşünüyor. Ona göre aşkın sırrı, zamanın durduğu o anın içindeki saf güzelliği görebilmek ve o güzelliği bir başkasıyla paylaşabilmekten geçiyor. Hayat saniyelerden oluşuyor ve bu saniyelerin her biri aslında kendi içinde koca bir evren barındırıyor. Eğer sürekli bir yere yetişmeye çalışırsak, saatin tik taklarına takılıp kalırsak hayatın saniyeleri arasına gizlenmiş olan o harikaları kaçırıyoruz.

Filmin sonunda Ben’in Sharon’a zamanın durduğu dünyayı göstermesi ve onun elini tutarak havada asılı kalan kar taneleri arasında yürümesi büyük bir güven adımı sayılıyor. Ben, Sharon’dan ona inanmasını istiyor çünkü gerçek bir bağ kurmak bir başkasının dünyasına tüm samimiyetinle girmekle mümkün oluyor. Sharon’ın bu daveti kabul etmesi Ben’in artık sadece kendi içine kapalı bir sanatçı değil, sevgisini ve dünyasını paylaşabilen bir adama dönüştüğünü gösteriyor.

Ben’in zihnindeki o geriye gidişler sadece Suzy ile olan anılarını değil, çocukluğundaki o saf hali de bizlere gösteriyor. Çocukken tanıştığı o ilk güzellik kavramı aslında onun sanatının temelini oluşturuyor. Arkadaşı Sean ile beraber keşfettikleri o yasaklı dünyalar ve babasının gizli dergileri, bir çocuğun dünyayı anlama çabasından başka bir şey değil. Bu anılar Ben’in karakterindeki derinliği ve kadınlara olan o saygılı, hayranlık dolu bakışının nereden geldiğini açıklıyor.

Sean karakteri Ben’in en yakın arkadaşı olarak hikayede önemli bir yere sahip. O, Ben’in aksine dünyayı çok daha yüzeysel ve sadece eğlence odaklı bir yer olarak görüyor. Sean’ın kadınlarla olan başarısız ama komik denemeleri Ben’in içsel ve derin yolculuğuyla tam bir zıtlık oluşturuyor. Ancak bu iki zıt karakterin dostluğu hayatın farklı bakış açılarını bir arada tutan o dengeyi simgeliyor.

Süpermarketin içindeki sosyal düzen aslında modern toplumun küçük bir kopyası gibi duruyor. İnsanların sadece alışveriş yapmak için uğradığı bu yer, orada çalışanlar için gerçek bir yaşam alanına dönüşüyor. Alan Jenkins’in otoriter görünmeye çalışırken düştüğü o gülünç durumlar, iş dünyasının ciddi sanılan ama aslında içi boş olan kurallarını temsil ediyor. Matt ve Barry’nin yaptığı eşek şakaları ise insanların en sıkıcı anlarda bile nasıl yaratıcı yollar bulabileceğini kanıtlıyor.

Zamana Güzellik Kat ile Anların Değeri

Zamana Güzellik Kat, bir ayrılık acısının nasıl yaratıcılığa ve yeni bir aşka dönüşebileceğini anlatan umut dolu bir yapım. Film bize zamanın sadece düz bir çizgi olmadığını, bizim bakış açımızla genişleyip daralabilen esnek bir kavram olduğunu hatırlatıyor. Ben Willis’in yolculuğu, hepimizin bir noktada yaşadığı o zamanın durduğu anları, derin kalp kırıklıklarını ve ardından gelen o mucizevi iyileşme sürecini temsil gösteriyor.

Her saniye bir hediyedir ve eğer bakmasını bilirsek en karanlık uykusuz geceler bile bize hayatın o eşsiz güzelliklerini gösterebilir. Ben süpermarketin o soğuk koridorlarında sadece para kazanmakla kalmıyor, hayatın kendisine verdiği o fazladan zamanın kıymetini bilmeyi, güzelliği aramayı ve en önemlisi yeniden sevmeyi öğreniyor. Filmin sonunda yağan karın havada durması gibi bazen hayat da bize dur diyor ve işte o an gerçekten yaşamaya başladığımız an oluyor.

Ben’in uykusuzluğuyla başlayan bu yolculuk Sharon’ın aşkıyla huzura ererken izleyiciye de kendi hayat saniyelerini güzelleştirmek için bir ilham kaynağı sunuyor. Zamanı durduramayabiliriz ama o zamanın içindeki güzelliği fark etmek tamamen bizim elimizde.

Zamana Güzellik Kat, izleyiciyi yavaşlamaya ve çevresindeki dünyaya daha dikkatli bakmaya iten naif bir film. Her saniyenin içinde saklı olan o minik mucizeleri bir ressamın fırça darbeleri gibi zihnimize kazıyor. Ben Willis’in uykusuzluğu aslında bizlere hayatın her anının uyanık kalmaya değer olduğunu anlatıyor.

Aşkın sırrı sadece birini sevmek değil, onunla beraber zamanın o hızlı akışından sıyrılıp bir anlık durabilmektir. Sharon ve Ben’in kar yağışı altındaki o son sahnesi, sevginin zamanı nasıl ehlileştirebileceğinin ve dünyayı nasıl daha güzel bir yer haline getirebileceğinin en somut göstergesi sayılıyor. Film bittiğinde kulağımızda kalan o sessizlik ve gözümüzün önündeki o donmuş güzellik kareleri, hayatımıza katılan en büyük geri ödeme oluyor.

Unutmadan, filmin müzikleri arasında yer alan Röyksopp’un What Else Is There parçasını da eklemeden yazıyı bitirmeyelim.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu