Eşkıya

Türk Sinemasının Yeniden Doğuşu

1996 yılı, Türk sinema tarihi için derin bir uykudan uyanışın, boşalan salonların yeniden dolmaya başlamasının ve yerli hikaye anlatıcılığının küllerinden doğuşunun simgesidir. Yavuz Turgul‘un yönetmenliğini üstlendiği ve başrollerini Şener Şen ile Uğur Yücel’in paylaştığı Eşkıya, hepimizin hafızasına kazınan kültürel bir fenomen haline geldi.

80’li yıllardan itibaren Hollywood filmlerinin istilasına uğrayan ve kendi seyircisini küstüren Türk sinemamız, bu filmle birlikte küllerinden doğdu ve halkın kalbine dokunan o samimi hikayelere geri döndü. Eşkıya’nın başarısını sadece kırdığı gişe rekorlarıyla anlatmak yetmez. Bu film, içindeki o derin hüznü, yıkılmayan dostluğu ve modern dünyanın acımasız çarkları arasında ezilip giden eski zaman onurunu iliklerimize kadar hissettirdiği için bu kadar sevildi.

Filmin hikayesi, Cudi Dağları’nın sert ve kadim coğrafyasında, otuz beş yıllık bir bekleyişin ardından başlıyor. 1960 yılında, jandarma tarafından bir grup eşkıya kuşatılmış ve teslim alınmıştır, bu grubun içinde genç ve umut dolu bir adam olan Baran da bulunmaktadır. Aradan geçen otuz beş koca yıl, sadece takvimlerden düşen yapraklar değil, o eşkıya grubunun her bir üyesinin hapishane köşelerinde, hastalıklarda veya iç hesaplaşmalarda yok olup gitmesi demekti. Geriye sadece tek bir kişi kalmıştır.. O da Eşkıya Baran.

Baran hapisten çıkıp köyüne döndüğünde ise zihnindeki o yuvadan eser bulamıyor. Her şey dev bir barajın suları altında kalmış, evler, ağaçlar ve çocukluk anıları resmen boğulmuş. Köyde hayalet gibi dolaşan tek kişi olan Ceren Ana, Baran’a dönebilecek bir evi kalmadığını hatırlatan ilk sarsıcı tokat oluyor. Bu manzara, Baran’ın dünyada ne kadar yapayalnız kaldığını yüzümüze çarpıyor.

Tam bu ıssızlığın ortasında Baran, hayatını karartan o büyük ihanetle yüzleşiyor. Onu 35 yıl önce ihbar eden kişi, en yakın çocukluk arkadaşı Berfo’dan başkası değil. Üstelik Berfo sadece dostunu satmakla kalmamış, Baran’ın tek aşkı Keje’yi de yanına alıp İstanbul’un kalabalığında izini kaybettirmiş. Artık Baran için ne sular altındaki köyün ne de dağların sessizliğinin bir anlamı var. Artık tek bir hedefi var.. İstanbul’a gidip Berfo’yu bulmak, ihanetin hesabını sormak ve Keje’sine kavuşmak.

Baran’ın Şanlıurfa’dan İstanbul’a o meşhur tren yolculuğu, aslında iki farklı dünyanın kafa kafaya çarpışması gibi. Cebinde bir adres, kalbinde koca bir sızıyla bu devasa şehre adım attığında, Baran sadece bir yabancı değil, resmen başka bir çağdan ışınlanmış bir yolcu gibi kalıyor ortada. Dağlardaki o dürüst ve kuralları olan hayatının tam tersine; İstanbul, paranın ve yozlaşmanın kol gezdiği, kural tanımayan bir beton ormanı çünkü.

İşte bu keşmekeşin içinde Baran’ın karşısına Cumali çıkıyor. Cumali, Beyoğlu’nun tekinsiz sokaklarında uyuşturucu kuryeliği gibi kirli işlere bulaşmış ama özünde kalbi hala tertemiz kalabilmiş bir genç. Trende tesadüfen başlayan bu tanışıklık, kısa sürede sıradan bir arkadaşlığı aşıp bildiğin baba-oğul ilişkisine dönüşüyor. Baran bu karmaşık şehirde ayakta kalmak için Cumali’nin sokak bilgisine ihtiyaç duyarken, Cumali de hayatı boyunca kimsede görmediği o sarsılmaz dürüstlüğü ve babacanlığı Baran’da buluyor.

Filmde İstanbul bir mekan olmaktan ziyade, sanki insanları yutan canlı bir canavar gibi resmedilmiş. Yavuz Turgul bize şehrin ışıltılı yüzünü değil, Beyoğlu’nun o yıkık dökük otellerini, karanlık pavyonlarını ve arka sokaklarını göstererek toplumdaki çürümeyi anlatıyor. Baran ise tüm bu pisliğin ortasında parlayan tertemiz bir ışık gibi duruyor. Trafik ışıklarını bile bilmeyen o saf haliyle dolaşırken, aslında modern dünyanın çoktan unuttuğu erdemleri temsil ediyor.

Eşkıya filmini bu denli güçlü kılan unsur, karakterlerinin her birinin birer toplumsal simge olmasıdır. Yavuz Turgul, karakterleri sadece olay örgüsünün birer parçası olarak değil, her birine ayrı bir fikir ve duygu yükleyerek bizlere gösteriyor.

Baran, kaybeden ama onurlu kalan adam figürünün sinemamızdaki en sarsıcı örneklerinden biridir. O, otuz beş yıl boyunca hapiste solan gençliğinin hesabını sormaktan ziyade, kaybettiği o saf sevginin peşindedir. Baran için söz namustur, dostluk ise her şeyin üzerindedir. Cumali için kendi hayatını defalarca riske atması, temsil ettiği o kadim eşkıyalık töresinin geliyor. Onun dünyasında birini yarı yolda bırakmak, ölümden daha beter bir utançtır. Şener Şen’in bu roldeki performansı, Baran’ın iç dünyasındaki o sessiz fırtınayı ve bilgeliği izleyiciye kelimelere dökmeden bile hissettirecek kadar güçlüdür.

Cumali ise modern Türkiye’nin varoşlarında sıkışıp kalmış, kolay yoldan zengin olma hayalleriyle suça itilmiş ama aslında tek istediği sevilmek ve korunmak olan bir kuşağın temsilcisidir. Cumali, Baran’ın aksine, kuralların değil, anlık çıkarların ve hayatta kalma içgüdüsünün geçtiği bir dünyada büyümüştür. Ancak Baran ile tanışması, onun içindeki o saklı kalmış iyi insanı ortaya çıkarıyor. Cumali’nin sevdiği kadın olan Emel’e duyduğu aşk, onun en büyük zayıflığıdır. Emel uğruna yaptığı hatalar, sonunda hem kendisinin hem de Baran’ın kaderini trajik bir noktaya sürükleyecektir.

Berfo, ya da İstanbul’daki adıyla Mahmut, ihanetin ve paranın insanı nasıl dönüştürebileceğinin en karanlık örneği olarak karşımıza çıkıyor. Eski dostunu satarak elde ettiği altınlarla bir imparatorluk kurmuş, ancak bu imparatorluğu bir yalanın ve zulmün üzerine kurmuştur. Berfo’nun en büyük hatası, parasıyla her şeyi satın alabileceğine inanmasıdır, ancak Keje’nin otuz beş yıllık sessizliğini satın almayı başaramamıştır. O, modern dünyanın bencil ve acımasız yüzünü simgelerken, aslında içten içe büyük bir vicdan azabı ve korkuyla yaşamaktadır.

Keje, filmin hüzünlü ve gizemli yanını temsil ediyor. Berfo ile zorla evlendirildikten sonra geçen otuz beş yıl boyunca tek bir kelime bile etmemiştir. Keje’nin sessizliği, dünyaya ve Berfo’ya karşı takındığı en büyük protestodur. Bir bakıma kendini dilsizliğe mahkum ederek ruhunu korumaya çalışmıştır. Baran’ın ortaya çıkışıyla birlikte bu sessizliğin bozulması, filmin en duygusal ve anlam yüklü sahnelerinden biridir. Keje, Baran için sadece bir sevgili değil, kaybettiği geçmişinin, masumiyetinin ve toprağının da bir simgesidir.

Emel karakteri aslında şehir hayatının ne kadar çıkarcı ve aldatıcı olabileceğini yüzümüze çarpan bir figürdür. Cumali’yi gerçekten sevdiği için değil, hapisteki asıl sevgilisi Sedat’a yardım etmek için kullanması filmdeki o ağır ihanet temasını yüzümüze vuruyor. Emel’in bu bencilce tutumu Baran’ın o sarsılmaz sadakatiyle taban tabana zıt bir görüntü çiziyor. Bu durum bize, modern dünyada aşkın bile nasıl bir ticaret malzemesine, bir çıkar ilişkisine dönüştüğünü acı bir şekilde gösteriyor.

Eşkıya, bir suç ya da intikam filminden ziyade, resmen 90’lar Türkiye’sinin röntgenini çeken sosyolojik bir harita gibi. Film doğrudan siyaset yapmasa da o yıllardaki ekonomik ve kültürel değişimin insanlar üzerinde yarattığı o yıkıcı etkiyi ustalıkla önümüze koyuyor.

Filmin bize verdiği en temel mesajlardan biri eski dünya ile yeni dünya arasındaki o devasa ahlaki uçurum. Baran’ın temsil ettiği dürüstlük, sözünün eri olma ve sevdiklerini koruyup kollama gibi geleneksel değerler, modern şehir hayatında artık birer zayıflık gibi görülüyor. Cumali’nin arkadaşları Baran’a bakıp ne antika adam ya da garip bir köylü diye gülerken, aslında asıl kaybolmuş olanların kendileri olduğunu fark bile edemiyorlar. Film resmen, maddi olarak zenginleşirken ruhumuzdan ve ahlakımızdan neler kaybettik? sorusunu akıllara getiriyor.

Bir diğer ağır tema ise ihanet mevzusu. Film boyunca neredeyse herkes birbirine bir kazık atıyor. Berfo Baran’ı satıyor, Emel Cumali’yi kullanıyor, suç ortağı Selim gidip Cumali’yi ihbar ediyor. Bu zincirleme ihanetler, toplumdaki güven duygusunun nasıl bittiğini ve herkesin sadece kendi paçasını kurtarmaya çalıştığı bir orman kanununun nasıl hakim olduğunu gösteriyor. Bu zifiri karanlık tabloda tek istisna ise Baran. O, ihanet etmektense ölmeyi ya da en sevdiği şeyden vazgeçmeyi tercih eden tek kişi.

Eşkıya, hem görselliğiyle hem de o buram buram samimiyet kokan atmosferiyle Türk sinemasında çıtayı arşa çıkaran bir film. Şanlıurfa’nın o insanı yakan sarı sıcağından çıkıp İstanbul’un gri ve nemli sokaklarına geçmek, aslında karakterlerin iç dünyasındaki o hüzünlü değişimi de çok güzel özetliyor. Tabii her efsane yapım gibi Eşkıya da yıllar içinde bazı mantık hataları yüzünden ufak ufak eleştirildi.

Mesela Uğur Yücel’in oynadığı Cumali’nin, sokak ortasında o kadar kurşun yedikten sonra o ağır yaralı haliyle dört kat merdiven çıkıp otelin terasına ulaşması gerçekçilik açısından hep tartışıldı. Fiziksel olarak pek mümkün görünmese de, yönetmen Yavuz Turgul burada mantıktan ziyade o muazzam Beyoğlu manzarası eşliğinde duyguya odaklanmamızı istemiş. İzleyici de zaten Cumali’nin oraya nasıl çıktığıyla değil, orada verdiği o son nefesin acısıyla Baran ile son konuşmasıyla ilgileniyor. Yine Baran’ın, kale gibi korunan Berfo’nun malikanesine elini kolunu sallayarak girmesi ya da çatıda polislerin onlarca kurşununa rağmen hala yürüyor olması hikayeyi biraz kolaylaştıran dokunuşlar. Ama bu küçük detaylar, filmin o devasa duygusal etkisinin yanında devede kulak kalıyor.

Filmde Baran’ın boynundaki o tılsımlı muska, onun köklerine ve hayatta kalma inancına dair en önemli simgelerden biri. Baran bu muskanın onu mermilerden koruduğuna yürekten inanıyor. Bu sadece dini bir mesele değil, geçmişe duyduğu sarsılmaz sadakatin bir parçası aslında. Filmin sonunda muskanın boynundan düşmesi, Baran’ın artık bu dünyayla olan bağının koptuğunu ve o kaçınılmaz sona yaklaştığını anlatıyor. Yani o muska yere düştüğünde masallar bitiyor ve sert gerçekler başlıyor.

Keje’nin sesi de bir başka devrim niteliğinde sembol. Otuz beş yıllık o buz gibi sessizlikten sonra çıkan ilk ses, adalet ve aşkın yeniden canlanışını temsil ediyor. Köyün baraj suları altında kalması ise ilerleme uğruna feda ettiğimiz her şeyin en somut hali. O sular geçmişin üstünü örtse de acıları dindirmeye yetmiyor. Baran’ın o suların kıyısında öylece duruşu, modern insanın kendi geçmişine ne kadar yabancılaştığının en dokunaklı resmi gibi.

Eşkıya, vizyona girdiği dönemde Türk halkının sinemaya olan bakış açısını temelinden değiştirmiştir. Uzun yıllardır salonlara uğramayan milyonlarca insan, bu hikayede kendinden bir şeyler bulmuş ve yerli sinemanın kalitesine yeniden güvenmeye başlamıştır. Filmin başarısı, ardından gelecek olan Yeni Türk Sineması akımının ve büyük bütçeli yerli yapımların önünü açmıştır.

Eşkıya, replikleriyle ve müzikleriyle de yaşamaktadır. Erkan Oğur’un o eşsiz Fırat türküsü ve cümbüş ezgileri, filmin hüznünü izleyicinin iliklerine kadar hissettiridi. – Beni hapiste vurdular Keje, ölmedim. Hastalandım, bir ciğerimi orda bıraktım, gene ölmedim. Çok dövdüler beni, kan kustum ama ölmedim. Yaşadım. Seni bir kez daha görebilmek için yaşadım. tadındaki o ağır duygusallık, filmi basit bir macera olmaktan çıkarıp bir gönül sızısına dönüştürüyor.

İzleyici yorumlarına bakıldığında, Eşkıya’nın hala çekilmiş en iyi Türk filmi olarak anılması tesadüf değildir. Şener Şen ve Uğur Yücel’in kimyası, Yavuz Turgul’un ustalığıyla birleşince ortaya bir başyapıt çıkmıştır. Üzerinden onca yıl geçse de her izlediğimizde aynı onur, sadakat ve aşk duygularını yaşıyoruz.

Eşkıya, bir çağın kapanışını anlatırken insanın masumiyetini kaybetmesine dair hiç kapanmayacak bir yarayı işaret ediyor. Baran’ın dağlardan getirdiği o tertemiz hava İstanbul’un isli havasında boğulmuş olabilir ama bıraktığı iz asla silinmez. Film bize eşkıyalığın sadece silah çekmek olmadığını, asıl mesele sevdiğine sahip çıkmak, dostu için canını vermek ve her ne pahasına olursa olsun onurunu korumak olduğunu öğretti.

Baran ve Cumali’nin hikayesi, aslında hepimizin içindeki o saf çocukla yorgun yetişkin arasındaki çatışma gibi. Eşkıya bize sular altındaki köylerimizi, dilsiz bıraktığımız aşklarımızı ve unuttuğumuz dostluklarımızı hatırlatıyor. Işıklar söndüğünde ve o efsanevi final sahnesi başladığında, bizi vicdanımızla baş başa bırakıyor. Dünya ne kadar değişirse değişsin, sevgi, sadakat ve onur gibi değerlerin her zaman en yüksek zirvelerde yankılanmaya devam edeceğini biliyoruz.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu