1941 yılında Amerika’da izleyiciyle buluşan ve Orson Welles‘in imzasını taşıyan Yurttaş Kane (Citizen Kane), sinemanın gidişatını kökten değiştiren en önemli dönüm noktalarından biri kabul ediliyor. Bu yapım sadece zengin bir medya patronunun başarı ve başarısızlık hikayesini anlatan bir film değil. Aslında ışık kullanımı, ses tasarımı, kurgu teknikleri ve hikaye anlatma biçimiyle sinemada devrim yaratan bir sanat bildirisi niteliğinde. Henüz yirmi beş yaşında Hollywood düzenine meydan okuyan bir dahi çocuk olarak ortaya çıkan Orson Welles, sinemanın bir anlatım dili olarak olgunlaşmasını sağladı.
Orson Welles, sinemaya geçmeden önce radyo ve tiyatro dünyasında fırtınalar estirmiş bir isimdi. Özellikle 1938’de hazırladığı Dünyalar Savaşı radyo yayınıyla büyük bir yankı uyandırmıştı. Uzaylı istilasını anlatan kurgusal bir hikayeyi gerçek bir haber bülteni gibi sununca tüm ülkede büyük bir paniğe neden olmuştu. Bu olay, Welles’in kitleleri etkileme ve yönlendirme konusundaki inanılmaz yeteneğini herkese kanıtladı.
Bu başarının ardından RKO Pictures stüdyosu, Welles’e o güne kadar hiçbir yönetmene verilmemiş olan sonsuz bir özgürlük tanıdı. Genç yönetmen, stüdyo yöneticileri karışmadan filmin son kurgusunu yapma, oyuncularını seçme ve bütçeyi dilediği gibi yönetme hakkını kazandı. Bu durum, o dönemin katı kuralları altında çalışan tecrübeli yönetmenleri epey rahatsız etse de Welles’in önünü açtı. O, stüdyonun sunduğu tüm teknik imkanları bir çocuğun elindeki en büyük elektrikli tren seti gibi büyük bir heyecanla ve sonuna kadar kullandı.
Welles’in başlangıçtaki projesi Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüresi (Heart of Darkness) romanını sinemaya uyarlamaktı ancak bütçe sorunları ve teknik zorluklar nedeniyle bu projeden vazgeçilerek, Herman J. Mankiewicz ile birlikte yazılan Amerikalı (American) adlı senaryoya odaklanılmıştı. Bu senaryo daha sonra Yurttaş Kane ismini alacaktı.
Yurttaş Kane, Orson Welles’in canlandırdığı Charles Foster Kane’in Florida’daki devasa sarayı Xanadu’da elindeki kar küresini düşürüp Gül Goncası diyerek ölmesiyle açılıyor. Filmin hemen başında izlediğimiz 11 dakikalık sahte haber bülteni, bize Kane’in dışarıdan görünen yüzünü, siyasi zaferlerini ve skandallarını özetliyor. Ancak bu haberler Kane’in gerçekte kim olduğu sorusunu cevapsız bırakıyor. Bunun üzerine muhabir Jerry Thompson, Kane’in son sözünün sırrını çözmekle görevlendiriliyor ve onu en iyi tanıyan beş farklı kişiyle görüşmeye başlıyor.
Filmin anlatım tarzı o dönem için çok alışılmadık bir şekilde, yani zamanın düz akmadığı bir yöntemle ilerliyor. Hikaye farklı karakterlerin öznel anıları üzerinden geçmişe giderek şekilleniyor. Bu yöntem bizim her şeyi bilen bir gözlemci olmamızı engelliyor. Aksine her anlatıcının kendi bakış açısıyla sunduğu, bazen birbiriyle tutmayan farklı bir Kane portresiyle karşılaşıyoruz.
Yurttaş Kane’in görsel başarısının arkasında görüntü yönetmeni Gregg Toland’ın büyük dehası yatıyor. Toland ve Welles, sinemanın görsel dilini kökten değiştiren Derin Odak tekniğini geliştirdiler. Bu teknik sayesinde aynı karedeki en ön kısım, orta kısım ve en arka plan aynı anda tamamen net görünebiliyor. Böylece yönetmen seyircinin dikkatini tek bir noktaya zorlamak yerine tüm sahneyi bir tablo gibi sunarak derin bir anlatım kurabiliyor.
Welles karakterlerin ruh halini ve aralarındaki güç savaşlarını anlatmak için tuhaf kamera açıları denedi. Özellikle Kane’in en güçlü olduğu anlarda kamera neredeyse yer seviyesine kadar indirilerek karakterin çok daha heybetli ve baskın görünmesi sağlandı. Bu düşük açılı çekimleri yapabilmek için stüdyonun zemininde delikler açıp kamerayı oralara yerleştirdiler. Ayrıca o yılların Hollywood setlerinde pek rastlanmayan tavanlı odalar bu filmde çok önemli bir rol oynadı. Bu tavanlı setler hem gerçekçiliği artırdı hem de Kane’in kendi kurduğu dünyada aslında nasıl hapsolduğunu görsel olarak hissettirdi.
Işıklandırma konusunda ise Dışavurumcu Alman Sineması‘ından esinlenen ışık-gölge karşıtlığı tekniği kullanılmıştı. Sahnelerdeki keskin gölgeler, karakterlerin gizli yönlerini ve anlatıdaki gizemi pekiştirmişti. Ses tarafında ise Welles, radyo deneyimini filme aktararak örtüşen diyaloglar tekniğini kullanmıştı. Bu yöntem, karakterlerin gerçek hayatta olduğu gibi birbirinin sözünü keserek konuşmasını sağlayarak doğal bir ritim oluşturmuştu.
Filmin o muazzam kurgusunu anlamak istiyorsak meşhur Kahvaltı Montajı sahnesine bakmamız yeterli olacaktır. Sadece iki dakika süren bu kısa bölüm, Kane ile eşi Emily’nin dokuz yıllık evliliğinin nasıl adım adım çöktüğünü adeta bir özet gibi önümüze seriyor. Toplam altı farklı kahvaltı sofrasından oluşan bu sahnede, başlangıçta birbirine aşık ve yan yana oturan çiftin, zamanla hem masadaki fiziksel mesafelerle hem de soğuk bakışlarıyla birbirinden nasıl koptuğunu izliyoruz.
Yurttaş Kane her ne kadar kurgusal bir karakteri anlatsa da bu karakterin gerçek hayattaki asıl ilham kaynağı medya devi William Randolph Hearst’tür. Hearst’ün sansasyonel gazetecilik yöntemleri, savaşları kışkırtmadaki rolü ve oyuncu Marion Davies ile olan ilişkisi, filmdeki Kane karakteriyle inanılmaz benzerlikler taşıyor.
Hearst, filmin kendisini ve sevgilisini aşağıladığını düşünerek büyük bir karalama kampanyası başlattı. Gazetelerinde filmin adının anılmasını bile yasakladı, stüdyoya filmi yok etmeleri için baskı yaptı ve yönetmen Welles hakkında asılsız iddialar yayarak onun soruşturma geçirmesine neden oldu. Bu yoğun baskılar yüzünden film ilk çıktığında gişede beklenen başarıyı yakalayamadı ve Oscar töreninde yuhalandı. Ancak Hearst’ün tüm engelleme çabaları, filmin zamanla bir efsaneye dönüşmesini engelleyemedi.
Filmin sonunda Gül Goncası ifadesinin, Kane’in çocukken ailesinden koparıldığı gün bindiği kızağın adı olduğu ortaya çıkıyor. Bu isim filmdeki muhabir için bir şey ifade etmese de izleyici için Kane’in tüm yaşamının acıklı bir özetidir. Muazzam bir servet ve güç biriktiren bu adam, aslında ömrü boyunca sadece çocukluğunda kaybettiği o saf mutluluğu ve annesinin karşılıksız sevgisini aramıştır. Gül Goncası, Kane’in hiçbir paranın satın alamayacağı sevgi ve manevi değerleri simgeliyor.
Gül Goncası kelimesiyle ilgili aslında pek bilinmeyen ve daha kişisel bir iddia daha var. Gore Vidal gibi yazarların anlattığına göre bu kelime, gerçek hayattaki medya patronu Hearst’ün sevgilisi Marion Davies’e taktığı çok özel ve gizli bir lakaptı. Eğer bu iddia doğruysa, senarist Mankiewicz bu kelimeyi filme yerleştirerek Hearst’e karşı oldukça sert ve aşağılayıcı bir şaka yapmış olabilir.
Charles Foster Kane karakterini sadece iyi ya da kötü diye yaftalamak mümkün değil. O, aslında gücün içinde boğulmuş ama özünde yapayalnız kalmış bir trajedinin kahramanı. Kane’in annesi Mary Kane, oğlunun daha iyi bir hayat sürmesi için onu küçük yaşta bir bankere teslim ederek aslında farkında olmadan onun mutsuzluğunun temelini atmıştı. Kane ömrü boyunca bu büyük boşluğu doldurmak için paha biçilemez sanat eserleri topladı, devasa binalar dikti ve insanlardan zorla sevgi bekleyerek onları kontrol etmeye çalıştı.
Filmin bize asıl anlatmak istediği şey, dünyanın en zengin ve güçlü insanı olsanız bile çocuklukta açılan bir yaranın veya kaybedilen bir sevginin asla parayla kapanmayacağıdır. Kane muazzam bir servet ve medya imparatorluğu kursa da filmin sonunda o devasa sarayı Xanadu’da tek başına hayata gözlerini yumdu. Sahip olduğu binlerce değerli eşya ruhundaki o derin boşluğu doldurmaya yetmedi. Özetle Yurttaş Kane, insanın hayattaki asıl arayışının güç ya da para değil, karşılıksız sevgi ve bir yere ait olma hissi olduğunu gösteriyor. Bunlar eksik kaldığında dünyanın en güçlü insanı olmak bile insanın hüzünlü sonunu değiştiremiyor.
Film, hiçlikten gelip her şeye sahip olma ideali olan Amerikan Rüyası’na karanlık bir perspektiften bakıyor. Kane bu rüyayı gerçekleştirmiş fakat bu süreçte karakterini, etik değerlerini ve dostlarını kaybetmişti. Başarıya giden yolun kişiyi nasıl yozlaştırabileceğini ve zirvedeki yalnızlığı çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Film vizyona girdiği dönemde pek çok tartışmaya neden olsa da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’daki sinema tutkunları tarafından adeta yeniden keşfedildi. Öyle ki bu yapım, dünyanın en saygın sinema listelerinde yıllarca tüm zamanların en iyi filmi olarak zirvedeki yerini korudu.
Birçok kişi filmin bu muazzam başarısını yönetmen Orson Welles’in o dönemki cesaretine bağlıyor. Welles, sinemanın yapılamaz denilen kurallarını henüz bilmeyecek kadar genç ve deneyimsiz olduğu için tüm kalıpları yıkıp geçti. Onun bu kuralları hiçe sayan tavrı aslında modern sinema dilinin temellerini attı. Filmin bugün bile hala taptaze ve modern görünmesinin sebebi ise sadece teknik yenilikleri değil, güç tutkusu ve medya oyunları gibi her devirde geçerli olan konuları işlemesidir.
Yurttaş Kane, bir insanın koca bir ömrünü tek bir kelimeyle özetlemenin imkansız olduğunu gösterirken, sinemanın bir hayatı anlatmadaki gücünü en tepeye çıkarıyor. Hikayenin sonundaki o meşhur Gül Goncası yazılı kızak yanıp kül olsa da Kane’in sinema tarihindeki devasa gölgesi asla silinmeyecek.







2 Yorum