Vertigo
Saplantı, Görünüm ve Tehlikeli Bir Romantizmin Anatomisi

Alfred Hitchcock‘un 1958 yapımı filmi Vertigo, bugün sinema tarihinin en iyi filmi olarak görülse de yolculuğu pek de kolay başlamadı. Aslında bu film, sadece gizemli bir cinayet hikayesi değil; saplantıların, kimlik arayışının ve insanın en derin korkularının bir yansımasıdır.
Film ilk vizyona girdiğinde beklenen ilgiyi görmedi, hatta gişede 3.2 milyon dolar gibi dönemine göre sönük bir rakamda kaldı. Eleştirmenlerin o zamanlar filmi pek beğenmemesinin sebebi, alışılagelmiş Hitchcock tarzı hızlı gerilim yapısına pek uymamasıydı. İnsanlar daha basit bir macera beklerken, karşılarında çok daha karmaşık ve psikolojik bir hikaye buldular.
Ancak yıllar geçtikçe rüzgar tersine döndü. Filmin içindeki derin anlamlar ve teknik ustalığı, sinemaseverler tarafından yeniden keşfedildi. 1996’da filmin restore edilip tekrar parlamasıyla süreç bambaşka bir noktaya taşındı.
Sonuç mu? Uzun yıllar boyunca dünyanın en iyi filmi tahtında oturan Yurttaş Kane (Citizen Kane), prestijli Sight & Sound anketinde yerini Vertigo’ya bıraktı. Yani Vertigo, zamanla şarap gibi değerlenen ve sinemanın zirvesine tırnaklarıyla kazıyarak çıkan gerçek bir başyapıt haline geldi.
Film, bir meslektaşının hayatını kaybetmesine neden olan bir kovalamaca sırasında yükseklik korkusu (akrofobi) ve baş dönmesi (vertigo) gelişen eski polis dedektifi olan Scottie Ferguson (James Stewart)’un hikayesini anlatıyor. Scottie, üniversiteden eski arkadaşı Gavin Elster (Tom Helmore) tarafından, karısı Madeleine Elster’ı (Kim Novak) takip etmesi için kiralanır. Madeleine, görünüşe göre intihara meyilli olup, kendisinin 19. yüzyılda yaşamış, bir akrabasını olan Carlotta Valdez’in ruhu tarafından ele geçirildiğine inanmaktadır.
Scottie, güzel ve esrarengiz Madeleine’i San Francisco’nun mimari ve doğal güzelliklerinde, Bernard Herrmann’ın hipnotik müzikleri eşliğinde uzunca bir süre gözetlemeye başlar. Scottie’nin Madeleine’i takibi, profesyonel bir görevden çıkıp önce meraka, sonra aşka ve nihayetinde zehirli bir saplantıya dönüşüyor.
Madeleine’in gözlerinin önünde bir saat kulesinden atlayarak intahar etmesi, Scottie için bardağı taşıran son damla olur. Onu kurtaramamış olmak, Scottie’yi tam anlamıyla psikolojik bir uçuruma sürükler. Ancak asıl tuhaflık, Scottie’nin bu acıyla başa çıkma yönteminde başlıyor.
Kısa süre sonra Scottie, ölen aşkına tıpatıp benzeyen Judy Barton adında bir kadınla tanışır. Fakat Scottie’nin amacı Judy’yi tanımak değil, onu ölen Madeleine’e dönüştürmektir. Scottie, kaybettiği aşkının yasını tutmak yerine, o hayali yeniden canlandırmayı kafasına koyar.
Burada karşımıza çıkan şey masum bir aşk değil, karanlık bir takıntıdır. Scottie, Judy’nin saçını, kıyafetlerini ve yürüyüşünü zorla değiştirerek adeta mezardaki birini geri getirmeye çalışır. Bu, bir benzerlik arayışı değildir, Scottie adeta bir heykeltıraş gibi, karşısındaki kadını kendi arzularına göre yeniden şekillendirerek Tanrıcılık oynamaya başlar. Bir kadını insan olarak değil, kendi zihnindeki kusursuz görüntüye hizmet eden bir nesne olarak görür.
Filmde yatan asıl korku, yükseklik korkusu değildir, kontrolü kaybetme, aşık olunan imgeyi yitirme korkusu ve obsesyon vardır. Film iki belirgin yarıya bölünmüştür. İlk yarıda Scottie, Madeleine’in hayaletimsi gizemine aşık olur. Ancak filmin ikinci yarısı, sinema tarihinin en karanlık psikolojik incelemelerinden biridir. Scottie, kaybettiği Madeleine’e fiziksel olarak benzeyen Judy ile tanıştığında, onu zorla, kıyafetinden saç rengine kadar ölen sevgilisine benzetmeye çalışır. Bu durum, Yunan mitolojisindeki Pygmalion hikayesinin karanlık bir versiyonudur. Scottie, yaşayan, nefes alan, kanlı canlı bir kadını, kendi zihnindeki ölmüş aşkına dönüştürmek için adeta yontar.
Hitchcock, Scottie’nin zihinsel dengesizliğini izleyiciye hissettirmek için devrim niteliğinde teknikler kullanmıştır. Filmin adında da anlaşılacağı gibi Vertigo Efekti (Dolly Zoom).. Kamera bir nesneye doğru optik olarak yakınlaşırken, fiziksel olarak geriye doğru çekilir. Bu teknik, perspektifi bozarak izleyicide tıpkı Scottie gibi bir boşlukta asılı kalma ve baş dönmesi hissi yaratır.
Hitchcock, bu filmde sadece kamera açılarını değil, renkleri de birer hikaye anlatıcısı olarak kullanır. Görsel tasarımcı Saul Bass ve görüntü yönetmeni Robert Burks ile birlikte, özellikle Yeşil ve Kırmızı renkler üzerinden izleyiciye gizli mesajlar verirler.
Filmde yeşil rengi ne zaman görseniz, orada bir bit yeniği, bir yalan veya geçmişin gölgesi vardır. Hitchcock, yeşili adeta gerçek olmayan her şeyin sembolü haline getirmiştir.
Scottie, Madeleine’i ilk gördüğünde kadın yeşil bir elbise içindedir. Bu tesadüf değildir; Madeleine’in o an sunduğu her şeyin aslında büyük bir oyun ve aldatmaca olduğunu fısıldar. Madeleine öldükten sonra karşımıza çıkan Judy, çoğu zaman yeşil ışıklar altında veya yeşil arabaların arasında görünür. Hatta en meşhur sahnelerden birinde Judy, Madeleine kılığında banyodan çıktığında üzerine vuran yeşil neon ışık, onun artık yaşayan bir kadın değil, geçmişten gelen bir hayalet gibi algılanmasına neden olur.
Scottie bile bu yeşil döngüsünden kaçamaz. Madeleine’i sudan kurtardıktan sonra yeşil bir kazak giyer. O an kadına kendisini sadece yardımsever bir kahraman gibi tanıtsa da aslında o da bu gizemli oyunun ve kendi takıntılarının yalanına çoktan ortak olmuştur.
Hitchcock’un renk paletindeki ikinci büyük oyuncu olan kırmızı, filmde adeta kaçış yok diyen bir uyarı levhası gibidir. Yeşilin yarattığı o hayaletimsi sisin aksine, kırmızı bize sert ve kanlı gerçeği hatırlatır. Yeşil ne kadar aldatıcı ve hayaletimsi ise, kırmızı o kadar gerçek, tehlikeli ve ölümcüldür. Bu renk, filmdeki karakterlerin trajik kaderlerini mühürleyen bir imza gibidir.
Madeleine’i ilk kez o meşhur restoranda gördüğümüzde, arka plan kıpkırmızıdır. Bu görsel tercih, daha ilk andan itibaren bu kadının kanlı ve trajik bir sona hapsolduğunu bize gösterir.
Scottie’nin arkadaşı Midge, kendini tablodaki Carlotta olarak resmedip Scottie’yi şoke ettiğinde üzerinde kırmızı bir bluz vardır. Bu sahne, Scottie’nin dünyasındaki dengelerin bozulduğunun ve işlerin sarpa saracağının işaretidir.
Tesadüf değildir ki, hem Madeleine’in hem de filmin sonunda Judy’nin düştüğü o meşhur sahnelerde kırmızı detaylar ön plandadır. Kırmızı, bu iki kadının da trajik kaderinden kaçamayacağını sembolize ediyor.
Hitchcock bu iki rengi birbirine karşı kullanarak aslında filmin tüm özetini gözümüzün önüne seriyor: Yeşil (Yalanlar ve Hayaller), Scottie’yi içine çeken bir illüzyondur. Ancak bu yalanlar zinciri, en sonunda Kırmızı (Kanlı Gerçek ve Kader) ile çarpışarak paramparça olur. Yani Scottie bir yalanın (Yeşil) peşinden giderken, aslında kendi felaketine (Kırmızı) doğru koşmaktadır.
Saul Bass’ın tasarladığı açılış jeneriğinden, Carlotta Valdes’in saç topuzuna ve merdiven boşluklarına kadar her yerde sarmal formunu görürüz. Bu, Scottie’nin deliliğe doğru inen sarmal yolculuğunu sembolize ediyor.
Kariyeri boyunca genellikle güvenilir, iyi aile babası rollerinde gördüğümüz James Stewart, burada kariyerinin en cesur işini çıkarıyor. Scottie karakteriyle, erkeğin kırılganlığını, çaresizliğini ve daha da önemlisi, reddedilemez manipülatif zalimliğini gözler önüne sergiliyor. Kim Novak, filmin vizyona girdiği dönemde eleştirilse de, performansı aslında filmin anahtarıdır. O, rol yapan bir kadını oynamaktadır. Soğukluğu ve mesafeli duruşu aslında oynadığı karakterin bir gereğidir. İzleyici gerçeği öğrendiğinde, Novak’ın performansındaki trajik derinlik de ortaya çıkıyor.
Filmin atmosferini, Bernard Herrmann’ın Wagner etkisindeki hipnotik müziğinden ayrı düşünmek imkansızdır. Müzik, asla tam bir çözüme ulaşmaz; sürekli yükselir, alçalır ve dairesel bir döngü izler. Tıpkı Scottie’nin takıntısı gibi, müzik de bir türlü huzura eremez ve izleyiciyi sürekli diken üstünde tutar.
Hitchcock, geleneksel gerilim kurgusunun dışına çıkarak, cinayetin ardındaki sırrı Judy’nin mektubuyla erkenden izleyiciye açıklıyor. Bu, izleyicinin odağını Kim yaptı? sorusundan, Scottie bu gerçeğe nasıl tepki verecek? ve Scottie kendini nasıl yok edecek? sorularına kaydırıyor. Film, bir cinayet gizeminden ziyade, bir karakter çalışması ve psikolojik dramdır. Vertigo, izleyiciyi bir labirentin içine çeken, rahatsız edici ve hipnotik bir deneyimdir. Scottie Ferguson’ın trajik düşüşü, Hitchcock’un kendi sinema kariyerindeki karanlık ve kontrolcü eğilimlerin bir yansıması olarak da görülebilir. Film, sinema sanatının sadece bir hikaye anlatma aracından ziyade, insan zihninin en karanlık köşelerini keşfetme gücüne sahip olduğunun zamansız bir kanıtıdır.













