Uykusuz

Christopher Nolan denilince çoğumuzun aklına zamanın karıştığı, rüyaların havada uçuştuğu ya da uzay boşluğunda geçen devasa filmler geliyor. Ancak Nolan’ı bağımsız bir yönetmenden Hollywood’un en tepesine çıkaran asıl dönüm noktası 2002 yılında çektiği Uykusuz (Insomnia) filmidir. Bu yapım, Nolan’ın sadece karmaşık kurguların değil, aynı zamanda karakterlerin ruh halini ve atmosferi yansıtma konusunda da ne kadar usta olduğunu gösteren modern bir polisiye klasiğidir.

Al Pacino, Robin Williams ve Hilary Swank gibi dev oyuncuların rol aldığı film, güneşin hiç batmadığı Alaska gibi bir yerde geçiyor. Ancak bu aydınlığa rağmen film aslında vicdanın en karanlık ve gizli köşelerini anlatıyor. Nolan bu filmde uykusuzluktan bitap düşmüş bir dedektifin psikolojisini o kadar iyi işliyor ki, izleyici olarak siz de o yorgunluğu ve vicdan azabını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Uykusuz filmi aslında Christopher Nolan için kendisini devlere kanıtladığı bir proje oldu. Nolan, 1998’de çok kısıtlı bir bütçeyle çektiği Following ve ardından sinema dünyasını sallayan Akıl Defteri (Memento) ile büyük bir yetenek olduğunu zaten göstermişti. Fakat Hollywood’un dev şirketleri, özellikle de Warner Bros, bu genç yönetmenin 50 milyon dolarlık dev bir bütçeyi ve dünya yıldızlarını idare edip edemeyeceğini merak ediyordu.

İşin ilginç yanı, başlangıçta bu film için Kuzuların Sessizliği’nin yönetmeni Jonathan Demme düşünülmüştü ve başrol için Harrison Ford ile görüşülüyordu. Ancak yönetmen Steven Soderbergh, Nolan’ın Akıl Defteri filmindeki zekasına hayran kalıp yapımcılara onun için kefil olunca işler değişti. Nolan kendisine duyulan bu güveni boşa çıkarmadı ve film her anlamda büyük bir başarı yakaladı.

Ayrıca bu yapım Nolan’ın kariyerinde kendi senaryosunu yazmadığı tek film olarak biliniyor. Senaryoyu aslen Hillary Seitz yazmış olsa da Nolan çekimler sırasında metni kendi tarzına ve dünyasına uyacak şekilde yeniden düzenledi.

Film, Los Angeles’tan Alaska’nın kıyıda köşede kalmış Nightmute kasabasına gelen iki dedektifin hikayesini anlatıyor. Will Dormer ve ortağı Hap Eckhart, 17 yaşındaki bir genç kızın korkunç bir cinayete kurban gitmesini araştırmak için bölge polisine yardıma gidiyorlar. Aslında bu görev Dormer için sadece bir dosya değil, aynı zamanda Los Angeles’ta hakkında yürütülen soruşturmadan uzaklaşma şansı anlamına geliyor.

Dormer’ın üzerindeki bu stresli bekleyiş, Alaska’nın tuhaf doğasıyla birleşince işler iyice psikolojik bir savaşa dönüyor. Alaska yaz aylarında gece yarısı güneşi olayını yaşıyor, yani güneş günün 24 saati hiç batmıyor. Zaten kafasındaki vicdan azabı ve mesleki kaygılarla boğuşan Dormer, bu bitmek bilmeyen aydınlık yüzünden hiç uyuyamamaya başlıyor. Filmin ismine de ilham veren bu uykusuzluk durumu sadece bedensel bir bitkinlik değil, karakterin ahlaki değerlerinin de yavaş yavaş parçalanacağını gösteriyor.

Nolan bu filmde karakterleri sadece iyi veya kötü diye ayırmak yerine hepsini karmaşık bir yapıda kurguluyor. Başroldeki Will Dormer başarılı bir polis olarak tanınsa da, adaleti yerine getirmek için kuralları çiğnemekten hatta delillerle oynamaktan çekinmeyen biri. Onun tam karşısında ise ilk bakışta sakin ve nazik görünen ama iç dünyası tamamen karanlık olan katil Walter Finch yer alıyor.

Filmin gidişatı, katili yakalamak için kurulan bir pusu sırasında yaşanan korkunç bir olayla tamamen değişiyor. Her yeri kaplayan yoğun sisin içinde Dedektif Dormer, kaçan şüpheliye ateş ettiğini sanırken yanlışlıkla ortağı Hap’i vuruyor. Hap son nefesini verirken Dormer’ın bunu bilerek yaptığına inanıyor çünkü tam da o günlerde Dormer aleyhine ifade vereceğini söylemişti.

Bu noktadan sonra hikaye sıradan bir polisiyeden kopup derin bir suçluluk ve şantaj öyküsüne dönüşüyor. Dormer, polis müfettişlerinin bu olayı konuşacak birini susturmak olarak göreceğinden korktuğu için suçu katilin üzerine atıyor. Fakat hesaba katmadığı bir detay var. Katil Walter Finch tam o sırada oradadır ve Dormer’ın ortağını vurduğu anı kendi gözleriyle görmüştür. Bu büyük sır, iki katili birbirine bağlayan hastalıklı bir ortaklığın kapılarını açıyor.

Walter Finch, Dormer’ı arayıp ona şantaj yapmaya başladığında bunu kaba bir tehdit gibi yapmıyor. Aksine Dormer ile kendi arasında bir bağ kurmaya çalışıyor. – Biz seninle aynıyız diyerek her ikisinin de sadece birer kaza sonucu birini öldürdüğünü savunuyor. Finch, Dormer’ın suçunu gizlemesine yardım etmesi karşılığında kendisinin de kurtulmasını bekliyor. Bu durum filmin gerilimini zirveye taşırken izleyiciyi de zor bir soruyla baş başa bırakıyor. Bir suçluyu yakalamak uğruna başka bir suçu gizlemek ne kadar doğrudur?

Nolan’ın uzun yıllar birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Wally Pfister, bu filmde ışığı sadece bir ortam süsü olmaktan çıkarıp hikayenin en önemli parçası haline getiriyor. Genelde bu tarz gerilim filmlerinde tehlikeyi karanlık ve gölgeler temsil ederken, burada tam tersi bir durum yaşanıyor. İnsanı asıl rahatsız eden ve huzurunu kaçıran şey her yeri kaplayan aşırı aydınlık oluyor.

Dormer’ın kaldığı otel odasında pencereleri ne kadar sıkı kapatmaya çalışırsa çalışsın, ışığın her bir çatlaktan içeri sızması aslında karakterin kaçamadığı gerçekleri ve vicdan azabını simgeliyor. Pfister, Alaska’nın o sonsuz ve bembeyaz aydınlığını, Dormer’ın uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleriyle karşı karşıya getiriyor. Bu görsel zıtlık sayesinde izleyici de ekran başında karakterle birlikte o ağır yorgunluğu adeta kemiklerinde hissediyor.

Uykusuz, Nolan’ın o meşhur kurgu oyunlarını biraz daha sade ama bir o kadar etkili bir biçimde kullandığı bir film olarak öne çıkıyor. Dormer’ın uykusuzluk yüzünden dağılan zihnini ve gördüğü hayalleri anlatmak için araya çok kısa, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen anlık görüntüler yerleştiriyor. Karakterin uykusuzluktan dolayı duyuları iyice hassaslaştıkça, saatin tıkırtısı, damlayan suyun sesi ya da bir kumaşın sürtünmesi gibi normalde fark etmeyeceğimiz sıradan sesler, izleyiciyi de rahatsız edecek kadar yüksek ve net bir şekilde duyulmaya başlıyor.

Ayrıca Alaska’nın o uçsuz bucaksız buzulları ve buz gibi soğuk suları, karakterlerin kendi içlerindeki yalnızlığı ve doğanın devasa gücü karşısındaki çaresizliğini çok iyi yansıtıyor. Bu yapım, sinema dünyasının iki dev ismi Al Pacino ve Robin Williams’ın kariyerleri boyunca sergiledikleri en alışılmadık ve etkileyici performanslardan bazılarını izlememize olanak tanıyor.

Al Pacino bu filmde alışık olduğumuz o bağıran ve yerinde duramayan rollerinin aksine, çok daha durgun ve sessiz bir oyunculuk sergiliyor. Will Dormer karakterinin uykusuzluktan bitmiş halini anlatırken sadece bakışlarını, yorgun yüz hatlarını ve çökmüş omuzlarını kullanması ne kadar usta olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Hikayenin başında herkesin saygı duyduğu efsanevi bir dedektif olarak gördüğümüz Dormer, filmin sonuna doğru sadece birazcık uyumak isteyen savunmasız ve yorgun bir adama dönüşüyor.

Robin Williams için 2002 yılı, komedi kalıplarını kırdığı, Smoochy’ye Ölüm (Death to Smoochy), Baskı (One Hour Photo) ve Uykusuz ile karanlık üçleme yılıdır. Walter Finch rolüyle Williams, bizleri asıl korkutması gereken şeyin aslında ne kadar sıradan görünebileceğini kanıtlıyor. Finch korkunç bir cinayet işlemiş olsa da bunu sanki sıradan bir yemek tarifi veriyormuş gibi sakin ve mantıklı bir ses tonuyla anlatıyor. Onun bu kadar normal ve zararsız görünmesi, filmin izleyiciyi en çok huzursuz eden taraflarından biri haline geliyor.

Genç dedektif Ellie Burr rolündeki Hilary Swank ise hikayenin vicdanını temsil ediyor. Dormer’a duyduğu büyük hayranlık, olayların iç yüzünü öğrendikçe yerini derin bir üzüntü ve hayal kırıklığına bırakıyor. Swank, karakterinin mesleki doğrularıyla kişisel duyguları arasında kalışını ve bu süreçte yaşadığı olgunlaşma sancılarını çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.

Filmi sadece bir polisiye yapımı olmaktan ziyade, psikolojik bir vaka incelemesi gibi görmek de mümkün. Dormer’ın sergilediği belirtiler, günümüz psikolojisindeki akut stres bozukluğu ile birebir uyuşuyor. Ortağının ölümü gibi ağır bir travma, hiç bitmeyen gün ışığı ve uykusuzlukla birleşince, karakterin sağlıklı karar verme yeteneği hızla darmadağın oluyor.

Dormer’ın yoldaki kamyonun üzerine geldiğini sanması veya her yerde hayali kan lekeleri görmesi gibi durumlar, uykusuzluğun beyin üzerindeki ağır etkilerini çok gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Nolan bu sahneleri çekerken izleyiciyi de Dormer’ın zihnine hapsediyor. Biz de onunla birlikte sesleri daha gürültülü duyuyor ve ışığı gözümüzü acıtacak kadar parlak hissediyoruz.

Uykusuz, Christopher Nolan’ın kariyerinde genellikle Kara Şövalye veya Başlangıç gibi dev bütçeli filmlerin gölgesinde kalmış gizli bir hazine gibidir. Ancak bu film, yönetmenin karakterleri yönetme, etkileyici bir atmosfer kurma ve ahlaki karmaşayı işleme konusundaki ustalığının en saf örneklerinden birini bizlere sunuyor.

Nolan’ın sonraki filmlerinde sıkça göreceğimiz zamanın göreceli olması, hafızanın yanıltıcılığı ve bir amaca hizmet eden beyaz yalanlar gibi temalar aslında ilk kez Alaska karlarında bu filmle şekillenmiştir. Al Pacino ve Robin Williams’ın muazzam oyunculuk düellosuyla devleşen bu yapım, iyi ile kötü arasındaki çizginin tıpkı o sisli Alaska sabahları kadar belirsiz olduğunu bize hatırlatıyor.

Filmin finalinde Ellie Burr’un elindeki kanıtı yok etmeye yeltenmesi ve Dormer’ın onu durdurup – Yolunu kaybetme demesi aslında hikayenin asıl mesajını veriyor. Dormer kendi hatalarının bedelini hem canıyla hem de huzuruyla öderken, genç meslektaşının dürüstlükten vazgeçmesini istemiyor. Bu sahne, sistem ne kadar bozulursa bozulsun bireysel dürüstlüğü korumanın ne kadar hayati olduğunu vurguluyor.

Filmde Alaska’da güneşin hiç batmaması coğrafi bir olay değil, çok güçlü bir semboldür. Normalde suçlular kendilerini gizlemek için karanlığa sığınır ancak Dormer için kaçabileceği hiçbir karanlık köşe yoktur. Işık her şeyi ve her sırrı acımasızca ortaya çıkarıyor. Film, gerçeklerin ne olursa olsun bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacağını ve insanın kendi içindeki karanlıkla ancak bu parlak ışık altında yüzleşebileceğini gösteriyor.

Özetle Uykusuz, bir insanın yaptığı hatayı gizlemek için attığı her yeni adımın onu daha büyük bir çıkmaza sürüklediğini anlatıyor. Bu durum karakteri filmdeki gibi yakıcı bir aydınlığın içine hapsediyor. Gerçek huzurun ise ancak her şeye rağmen dürüst kalmakla mümkün olduğu gerçeğiyle bizi baş başa bırakıyor.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu