Michel Gondry‘nin yönettiği ve senaryosunu Charlie Kaufman’ın yazdığı 2004 yapımı Sil Baştan ya da Sonsuzluğun Işığında Lekesiz Zihin (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), bilim kurgu, romantizm ve dramı eşsiz bir şekilde harmanlayarak modern sinemanın en unutulmaz yapımlarından biri haline gelmiştir. Film, ayrılık acısıyla başa çıkmak için hafızalarını sildirmeye karar veren Joel Barish ve Clementine Kruczynski’nin karmaşık hikayesini anlatırken, aşkın, hafızanın ve insan olmanın derinliklerine iniyor.
Film, Joel’in sevgilisi Clementine’ın kendisini hafızasından sildirdiğini öğrenmesiyle başlıyor. Joel, bu duruma öfkelenerek o da aynı prosedürü, Lacuna Inc. adlı bir şirkette uygulatmaya karar verir. Ancak prosedür ilerledikçe, Joel’in Clementine ile yaşadığı anıları silinirken, bu anıların aslında ne kadar değerli olduğunu fark eder ve silme işlemini durdurmak için zihninin içinde bir mücadeleye girişir.
Sil Baştan, doğrusal olmayan anlatı yapısıyla dikkat çekiyor. Joel’in anıları silindikçe biz de onunla beraber geçmişe, ilişkinin en başına doğru gidiyoruz. Bu kopuk kopuk ve iç içe geçmiş anlatım tarzı, aslında hafızamızın çalışma şekline çok benziyor ve filmin ruhuyla harika bir uyum yakalıyor. Rüya gibi sahneler, anıların yavaş yavaş bozulması ve karakterlerin kendi zihinlerinde dolaşmaları, filmi hem görsel olarak hem de kurgu açısından çok farklı ve özgün bir yere koyuyor.
Filmin asıl anlatmak istediği şey, hafızamızla karakterimiz arasındaki o kopmaz bağ. Acı veren anılardan kurtulmak istemek çok insani bir duygu ama film bize bunun bedelini sorgulatıyor. İyi ya da kötü olsun, tüm anılarımız aslında bizi biz yapan yaşanmışlıklar. Filmin en can alıcı mesajı da tam burada yatıyor: Bizi biz yapan şeyler sadece güzel anılarımız değil; canımızı yakan, bizi üzen ya da utandıran tecrübelerimizdir de.
Joel ve Clementine, ilişkilerindeki tüm kötü anıları sildirmeye çalışırken, o acıların aslında güzel anlarla nasıl iç içe geçtiğini fark ediyorlar. Filmin sonunda, her şeyin yine aynı kötü sona varabileceğini bilseler bile tekrar beraber olmayı seçmeleri, risk almanın ve kaçınılmaz acıları kabullenmenin mutluluğun bir parçası olduğunu kanıtlıyor. O anıları silmek, aslında kendimizden bir parçayı koparıp atmak ve geçmişten ders alma yeteneğimizi yok etmek demek. Joel’in anıları silindikçe Clementine’ın sadece ona acı veren biri olmadığını, aksine hayatına neşe ve anlam kattığını anlaması bu düşünceyi daha da güçlendiriyor.
Diğer bir önemli nokta ise ilişkilerin ne kadar hassas ve karmaşık olduğu. Joel ve Clementine’ın ilişkisi asla kusursuz değil; içinde kavgalar, yanlış anlamalar ve hayal kırıklıkları var. Fakat film, bu kusurların bile ilişkinin bir parçası olduğunu ve aşkı asıl değerli kılan şeyin tüm bu eksiklere rağmen sevmek olduğunu gösteriyor. Hafızayı silmek, bir bakıma tertemiz ve hatasız bir ilişki yaratma çabası olsa da; gerçek aşkın ancak her şeyiyle kabul edildiğinde ortaya çıktığını anlıyoruz.
Film aynı zamanda Bilgisizlik Mutluluktur (Ignorance Is Bliss) fikrini de sorguluyor. Alexander Pope‘un şiirinden alınan Eternal Sunshine of the Spotless Mind başlığı, acıdan arınmış lekesiz bir zihnin sonsuz mutluluğa ulaşacağı yanılsamasını ifade ediyor. Fakat film bize acıların, zorlukların ve hayal kırıklıklarının insanın olgunlaşması için ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. Joel ve Clementine’ın hafızaları silindikten sonra bile birbirlerine çekilmeleri ve geçmişteki hatalarını bilmelerine rağmen ilişkiye yeniden başlama cesareti göstermeleri, acıya rağmen sevginin değerini vurguluyor. Bu, bize aşkın bir garanti olmadığı tam tersine her seferinde yeniden göze alınması gereken bir kumar olduğunu hatırlatıyor 🙂
Jim Carrey‘nin Joel Barish karakterindeki oyunculuğu, kariyerinin en başarılı işlerinden biri sayılıyor. Onu genelde komedi filmleriyle tanısak da bu filmde Joel’in o sessiz, hassas ve kırılgan yapısını büyük bir ustalıkla yansıtıyor. Kate Winslet ise Clementine’ın o değişken, yerinde duramayan ve bazen de insanı çileden çıkaran karakterine öyle bir hayat veriyor ki bu rolüyle Oscar’a aday gösterilmişti. İkisinin arasındaki o uyum, filmin duygusal yükünü gerçekten çok yukarılara taşıyor.
Michel Gondry’nin yönetmenliği, Charlie Kaufman’ın o kafa karıştırıcı senaryosunu ekrana taşırken adeta mucizeler yaratıyor. Hafızanın silindiği anları gösteren yaratıcı ve masalsı görseller, bizi resmen Joel’in zihninin içine sokuyor. Kameranın hiç durmaması, ışıkların değişmesi ve mekanların birbirine karışması, filmin o rüya gibi havasını iyice güçlendiriyor.
Sil Baştan, hafızanın nasıl çalıştığı, kim olduğumuz ve insan ilişkilerinin ne kadar karmaşık olduğu üzerine bizi derin derin düşündüren bir yapım. Görsel farklılıkları, şahane oyunculukları ve katmanlı hikayesiyle izleyenin aklından uzun süre çıkmayacak bir deneyim sunuyor. Film bize acının kaçınılmaz olduğunu ama bizi asıl olgunlaştıranın da bu acılar olduğunu hatırlatıyor. Gerçek aşkın tüm kusurlara rağmen yaşanabileceğini ve en önemlisi, anılarımızın bizi biz yapan en değerli hazinemiz olduğunu çok güzel anlatıyor.
Ayrıca ShockVoice YouTube kanalında filmin harika incelemesini izleyebilirsiniz.









Bir Yorum