Andrei Tarkovsky‘nin 1979 yapımı Stalker filmi, Sovyetler Birliği’nde çektiği son eser olarak sinema tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu bilim-kurgu draması, Birleşik Krallık Film Enstitüsü‘nün Tüm Zamanların En İyi 100 Filmi listesinde 29. sırada yer alması da dahil olmak üzere, dünya sinemasının en büyük filmlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Filmin en dikkat çekici yanı ise hikayesinin tıpkı geçtiği yer olan Bölge gibi gizemli, belirsiz ve insanı derinden etkileyen bir yapıya sahip olması.
Tarkovsky, kuşkusuz sinema dünyasının gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden biri. Filmleri, ağır ilerleyen temposu, bitmek bilmeyen uzun çekimleri, rüya gibi görüntüleri ve doğaya duyduğu tutkuyla bilinir. Tüm bu özelliklerle aslında insanın ruhuna ve varoluşuna dair derin sorular sorar. Birçok kişiye göre onun en büyük başyapıtı ise Stalker‘dır. Bu film, mantıkla çözülecek bir bulmacadan ziyade hissedilmesi gereken bir deneyimdir.
Stalker, aslında Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin 1972’de yazdığı Uzayda Piknik romanından yola çıkılarak çekildi. Romanda olaylar daha çok bilim kurgu tadında ilerliyor. Uzaylılar dünyayı ziyaret edip gitmiş, geride ise ne olduğu belirsiz, tehlikeli eşyalarla dolu bölgeler bırakmışlar. Stalker dediğimiz kişiler de bu gizemli parçaları çalıp karaborsada satmak için hayatlarını tehlikeye atan kaçakçılar. Hatta roman, Redrick adındaki bir stalker’ın bencilce maceralarını ve bir genci nasıl kullandığını anlatır.
Tarkovsky, filminde romanın yasak bölge ve stalker gibi temel fikirlerini alsa da hikayeyi tamamen değiştirmiş. Uzaylıları, teknolojiyi ve karaborsa işlerini bir kenara bırakıp sadece Oda’ya gitmek isteyen müşterilere odaklanmış. Filmin başında geçen ve bir gök taşı ya da uzaylı ziyaretine imalarda bulunan kısa yazı dışında, ortada pek bir bilim kurgu unsuru yok. Zaten Tarkovsky, bilim kurgu türünün o çizgi roman tarzı ve ticari havasından pek hoşlanmadığını her fırsatta söylemiştir.
Tarkovsky’nin yaptığı şey, popüler bir bilim kurgu hikayesini alıp onu derin bir felsefeye dönüştürmek oldu. Kitaptaki fantastik öğelerin çoğunu temizleyerek, izleyiciyi karakterlerin iç dünyasıyla baş başa bıraktı. Bilim kurguyu sadece insan ruhunu incelemek için bir bahane, hatta o dönem Sovyetler’de yasak olan dini ve manevi konuları özgürce işleyebilmek için bir kılıf olarak kullandı. Sonuçta ortaya, romanın aksiyon dolu dünyasından çok uzak, yönetmenin kendi tarzını yansıtan ve her anı bir düşünme seansına benzeyen bambaşka bir eser çıktı.
Filmin en ilginç yanı ise çekim sürecinin, filmin kendi hikayesiyle inanılmaz derecede benzer olmasıdır. Tıpkı filmdeki karakterlerin tehlikeli Bölge’de ilerlemesi gibi, Tarkovsky ve ekibi de çekimler sırasında büyük zorluklarla boğuştu. İlk çekilen görüntülerin laboratuvarda yanıp yok olması ve zehirli kimyasalların bulunduğu mekanlarda çalışmak zorunda kalmaları bu süreci tam bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü.
Hatta çekim yapılan o kirli bölgeler yüzünden ekipten bazılarının hayatını kaybettiği söylenir. Bu trajik durum, filmi sadece bir kurgu olmaktan çıkarıp efsanevi bir sanat eserine dönüştürdü. Karakterlerin filmdeki hakikat arayışı ile Tarkovsky’nin bu filmi bitirmek için ödediği ağır bedel birleşince, sanat ile gerçek hayat arasındaki çizgi tamamen silindi.
Filmde hikaye üç ana karakterin etrafında dönüyor. İlk karakterimiz Stalker.. O, insanları yasaklı Bölge’ye götürmeyi iş edinmiş, sezgileri çok güçlü bir rehber. Tıpkı yönetmen Tarkovsky gibi, başkalarına kendi iç dünyalarını bulmaları için yol göstermeyi hayat amacı haline getirmiş, huzursuz ve derin bir adam. Ona bu yolculukta eşlik eden Yazar ise zekasını sorgulayan, tükenmiş ve her şeye şüpheyle bakan birisi. Grubun son üyesi olan sessiz Profesör ise yolculuğun anlamından çok yanındaki çantasıyla ve teknik işlerle ilgileniyor.
Gri ve isimsiz bir şehrin hemen yanında, etrafı dikenli tellerle ve askerlerle çevrili, girişin yasak olduğu Bölge adında tuhaf bir yer var. Söylentiye göre bu Bölge’nin derinliklerinde, insanın en gizli arzularını gerçeğe dönüştüren gizemli bir Oda bulunuyor. Terk edilmiş bu arazide Oda’ya ulaşmak hiç de kolay değil, gidilecek yol sürekli değişiyor ve dümdüz ilerlemek asla işe yaramıyor.
Aslında Bölge, her ne kadar bilim kurgu filmlerinden fırlamış bir mekan gibi görünse de, aslında insanın iç dünyasını ve ruh halini yansıtan bir yer. Film, dış dünyadaki bir maceradan ziyade zihnimizin içinde geçen bir hikaye gibi. Hatta Tarkovsky’nin dediğine göre Bölge bir sembol değil, bizzat hayatın kendisidir. Orada yaşanan her şey, oradaki tehlikeler veya değişimler aslında Bölge’den değil, karakterlerin kendi korkularından ve gizli isteklerinden kaynaklanıyor.
Yani Bölge’ye yapılan bu yolculuk, aslında insanın kendi içine yaptığı bir yolculuktur. Bilim kurgu unsurları ise sadece bu derin insanlık hikayesini anlatmak için bir araç olarak kullanılmış. Bu durum, filmi basit bir macera filmi olmaktan çıkarıp, insan doğası üzerine derin bir düşünme seansına dönüştürüyor.
Sıkıntılı Yapım Süreci
Stalker’ın yapımı en başından itibaren engellerle doluydu. Tarkovsky, başlangıçta Tacikistan’ın Tian Shan eteklerinde, Isfara yakınlarındaki eski bir Çin madeninde çekim yapmayı planlamıştı ancak çekimler başlamadan aylar önce meydana gelen bir deprem bu konumu kullanılamaz hale getirdi. Bu aksilik yapımı Estonya’ya kaydırmak zorunda bıraktı, özellikle Tallinn ve çevresindeki bölgelere.
En büyük felaket, bir yıl boyunca çekilen dış mekan sahnelerinin çoğunun, film stoğunun yanlış geliştirilmesi nedeniyle kullanılamaz olduğunun farkedilmesiyle yaşandı. Bir teoriye göre, Sovyet laboratuvarlarının aşina olmadığı Kodak 5247 tipi filmin kullanılması bu soruna yol açmıştı. Bu durum Tarkovsky’nin ilk görüntü yönetmeni Georgy Rerberg’i görevden almasına ve projeyi tamamen bırakmayı düşünmesine neden oldu. Filmin neredeyse tamamının yeniden çekilmesi gerekti, bu da yapımı önemli ölçüde geciktirdi ve bütçeyi aştı. Tarkovsky, Sovyet Film Kurulu’ndan devam etmek için izin dilenmek zorunda kaldı. İkinci bir görüntü yönetmeni de ayrıldıktan sonra Alexander Knyazhinsky son yeniden çekimler için göreve getirildi.
Filmin çekildiği yerler, o ıssız ve ürkütücü atmosferi yakalamak için özenle seçilmişti; ancak bu mekanlar aslında tehlike saçan gerçek sanayi bölgeleriydi. Çekimler, Jagala Nehri’ne zehirli atıklarını boşaltan bir kimya fabrikasının çok yakınında yapıldı. Öyle ki, set ekibi suların üzerinde tuhaf köpükler görüyor, kimyasal kokulardan dolayı alerjik reaksiyonlar yaşıyordu. İşin en acı tarafı ise yıllar sonra ortaya çıktı: Başrol oyuncusu Anatoly Solonitsyn, Tarkovsky’nin eşi ve bizzat Tarkovsky’nin kendisi, bu zehirli ortamda uzun süre çalıştıkları için kansere yakalanıp hayatlarını kaybettiler.
Bunca felakete ve hayati tehlikeye rağmen Tarkovsky, filmi bitirmekten asla vazgeçmedi. Onun sanata olan bu takıntılı bağlılığı ve mükemmeliyetçiliği, kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir bedel ödenerek bu başyapıtın doğmasını sağladı. Ekiptekiler, yönetmenin bu zorlu süreçteki sarsılmaz duruşunu ve adeta bir lider gibi onları nasıl peşinden sürüklediğini her fırsatta dile getirmiştir.
Bu trajik yapım süreci, zamanla filmin kendi hikayesi kadar ünlü bir efsaneye dönüştü. Setin o lanetli ve zehirli atmosferi, filmdeki Bölge’nin hem büyüleyici hem de tehlikeli olan ruhuna korkutucu bir gerçeklik kattı. Bu durum bize şunu gösteriyor ki Tarkovsky için sanat, uğruna can verilecek kadar ciddi bir işti. Bu durum aynı zamanda büyük bir tartışmayı da beraberinde getiriyor, bir sanat eseri için insan hayatını tehlikeye atmak ne kadar doğru? İşte bu yüzden Stalker, tutkunun, inadın ve sanatçının kendi yarattığı eserde yok oluşunun bir anıtı gibidir.
Tarkovsky’nin Sinematik Dili
Tarkovsky’nin filmleri denince akla gelen ilk şey, o meşhur yavaş temposu ve bitmek bilmeyen uzun çekimleridir. Stalker da bu tarzın en uç örneklerinden biri, neredeyse üç saat süren filmde aslında çok az olay yaşanıyor. Kamera ya sabit duruyor ya da çok yavaş hareket ederek bizi uçsuz bucaksız manzara çekimleriyle baş başa bırakıyor. Bu durum izleyiciyi bir aksiyonun içine değil adeta derin bir düşünme ve huzur seansına davet ediyor.
Filmin en çarpıcı görsel tercihi ise renk kullanımıdır. Bölge’nin dışındaki hayat, gri, kasvetli, siyah-beyaz ile kahverengi arasında gidip gelen sepya tonlarda gösterilir. Bu soluk renkler, şehrin ve fabrikaların ne kadar çürümüş ve ruhsuz olduğunu vurgular. Ancak yasaklı Bölge’ye girildiği anda dünya bir anda canlanır ve rengarenk olur. Bölge, gizemli sislerin içinde, yemyeşil doğasıyla insanın içine işleyen bambaşka bir dünya olarak karşımıza çıkar.
Tarkovsky bu renk oyununu kullanarak, kurduğumuz teknolojik ve endüstriyel dünyanın ne kadar cansız, doğanın hüküm sürdüğü o yasaklı alanın ise bir o kadar canlı ve gerçek olduğunu gösterir.
Tarkovsky’nin ses kullanımı kendine hastır ve yapay müziklerden ziyade dünyanın kendi seslerine odaklanmayı seçer. Filmde müzik çok azdır, olanlar da genelde endüstriyel veya sade tonlardadır. Ses tasarımı o kadar önemlidir ki, bazen bize gizli bir bilgiyi fısıldar, bazen de içimizi derin bir huzursuzlukla doldurur. Duyduğumuz her ses, bulunduğu yerle bağ kurar. Stalker’ın evindeki o rahatsız edici tren gürültüleri ve metal tıkırtıları, Bölge’deki kuş cıvıltıları ve su sesleriyle tam bir zıtlık içindedir. Tarkovsky için ses, sadece bir efekt değil, hayatın doğrudan bir yansımasıdır. Meşhur bardak sahnesinde olduğu gibi, hiçbir şey görmesek bile sadece seslerle gerilimi iliklerimize kadar hissederiz. Bir tren geçerken belli belirsiz duyulan Beethoven’ın bestesi ise insanlığın ortak kaderini ve kalabalıkların hareketini simgelemek için özellikle seçilmiştir.
Bu görsel ve işitsel tercihler, aslında filmin gerçeklik ve algı üzerine kurduğu ana fikri destekler. Bölge’nin dışındaki hayatın renksiz ve gri olması, o dünyanın ruhsal olarak ne kadar fakir, sıkıcı ve bir hapishaneyi andıran yer olduğunu anlatır. Buna karşılık, tehlikeli olarak görülen Bölge, yemyeşil doğası ve canlılığıyla asıl hayatın, ruhsal derinliğin ve insanın kendini keşfettiği yerin orası olduğunu gösterir.
Tarkovsky, geleneksel müzik yerine doğadaki gürültüleri kullanarak bizi kendi gerçeklik algımızı sorgulamaya iter. Ona göre asıl hayat, o gri ve sıradan dünyada değil, gizemli, renkli ve keşfedilmeyi bekleyen Bölge’dedir. Bu durum, filmin Gerçek tatmin ve hakikat nedir? şeklindeki felsefi sorusunu daha da güçlendirir.
BÖLGE
ve evet gelelim Bölgeye.. Tarkovsky’nin de dediği gibi sadece bir yer değil, aslında hayatın ta kendisidir. İnsanı kendi gerçekliğiyle yüzleştiren, iç dünyasındaki en karanlık ve çirkin noktaları gün yüzüne çıkaran bir sınav alanı gibidir. Burası, kişinin kendisinden bile sakladığı yasaklı gerçeklerin anahtarını elinde tutar.
Filmin en can alıcı sorusu ise Oda ile ilgilidir. Söylentiye göre Oda, insanın en derin arzularını gerçekleştirir. Ancak film şu ihtimali değerlendirir, Ya Oda, bizim dille söylediğimiz isteklerimizi değil de, bilinçaltımızda yatan ve kendimize bile itiraf edemediğimiz o asıl arzuları gerçekleştiriyorsa? Bu durum, insanın kendi iç dünyasından ne kadar korktuğunu ve oraya ne kadar yabancı olduğunu yüzümüze vurur. Üstelik Oda’nın gerçekten işe yarayıp yaramadığı, hatta gerçek olup olmadığı bile belirsizdir.. belki de her şey sadece Stalker’ın uydurduğu bir efsanedir.
Stalker, tıpkı içinde geçen Bölge gibi gizemli ve ucu açık bir film. Bilim kurgu kisvesi altında ruhun derinliklerini araştıran, ahlak ve dürüstlük üzerine düşünmemizi sağlayan bir yolculuk hikayesi. Bu yolculuk sanki, gerçek bir değişim ancak insanın kendi içine yaptığı o zorlu hac yolculuğuyla mümkündür.
Karakterlerin her biri, filmdeki ana fikirleri farklı açılardan temsil ediyor:
Stalker: Saf inancı ve başkalarına yardım etme isteğini simgeliyor. Tek amacı, insanların en derin arzularına ulaşıp mutlu olmalarına aracı olmak. İnancı o kadar güçlü ki, bu ona bir tür dokunulmazlık kazandırıyor. O, tıpkı karanlık bir mağaradan çıkıp gerçeği gördükten sonra diğerlerine yol göstermek için geri dönen bir bilge veya bir ahlak rehberi gibi.
Yazar: Şüpheyi, entelektüel bakış açısını ve sanatçının yaşadığı iç sancıları temsil ediyor. Kendi yeteneğinden sürekli şüphe duyuyor ve eserlerinin nasıl karşılanacağı konusunda endişe yaşıyor. Onun insan acı çektiği ve şüpheleri olduğu için yazardır düşüncesi, aslında Tarkovsky’nin sanatçı kimliğine dair bir ayna görevi görüyor. Filmde bir sahnede başına dikenli bir taç takması, onun acı çeken kutsal bir figür olarak yorumlanmasına neden oluyor.
Profesör: Tamamen mantığı ve bilimi simgeliyor. Yolculuğun manevi boyutuyla pek ilgilenmiyor, daha çok yanındaki çantasına ve teknik detaylara odaklanmış durumda. Hatta bu gizemli Oda’nın kötü niyetli insanların eline geçip felakete yol açmasından korktuğu için, yanındaki bombayla orayı havaya uçurmayı bile düşünüyor.
Filmin asıl amacı, bir dileği gerçekleştirmekten ziyade insanın kendiyle yüzleşmesidir. Her ne kadar hedef Dilekleri Gerçekleştiren Oda gibi görünse de, hikayenin odak noktası bambaşkadır. Tarkovsky’ye göre bu Oda, sadece üç ana karakterin gerçek kişiliklerini ortaya çıkarmak için kullanılan bir araçtır. Film, Oda’nın dille söylenen istekleri değil de insanın bilinçaltındaki gerçek arzuları yerine getirmesi ihtimalinin karakterleri nasıl korkuttuğunu işler.
Karakterler sonunda Oda’ya girmemeyi tercih ederler. Bu yüzden film bize net cevaplar vermek yerine sorularla veda eder. Bu yolculuk, insanın en karanlık gerçekleriyle yüzleştiği bir içsel serüvendir. Klasik macera filmlerinde kahramanlar hedefe ulaşıp cevabı alırlar ancak Stalker bu kuralı bozar. Film, asıl değerin hedefe varmak değil, yol boyunca insanın kendi içine bakması ve kendini keşfetmesi olduğunu anlatır.
Oda’nın gizemi ve karakterlerin içeri girmeye çekinmesi, insanın kendi bilinçaltındaki rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmesinin her türlü dilekten daha korkutucu olduğunu gösterir. Yaşanan bu süreç, karakterlerin içsel bir değişim yaşamasına ve kendilerini sorgulamasına neden olur. Yani gidilen yol, varılacak noktadan çok daha anlamlıdır. Bu bakış açısı, filmi basit bir bilim kurgu hikayesi olmaktan çıkarıp insan doğası, mutluluk ve gerçek üzerine derin bir sorgulamaya dönüştürür.
Stalker, Tarkovsky’nin Sovyetler Birliği’ndeyken çektiği son film olma özelliğini taşıyor. İlginç bir şekilde Sovyet hükümeti, yönetmenin diğer filmlerinde yaptığı gibi bu filmden sahneler kesilmesini istemedi. Ancak yetkililer filmin önünü başka bir yolla kestiler. Filmi üçüncü kategori olarak sınıflandırıp gösterimini ciddi şekilde sınırladılar. Bu yüzden Stalker, sadece küçük mahalle sinemalarında veya işçi kulüplerinde, çok az sayıda kopya ile izleyiciye ulaşabildi.
Yaşanan bu baskılar, Tarkovsky’nin ülkesini terk edip yurt dışına gitme kararını hızlandırdı. Film aslında Sovyetler Birliği’nin en zorlu, şüphe ve huzursuzluk dolu yıllarında ortaya çıkmıştı. Ekonomik ve kültürel bir çöküşün yaşandığı, baskının her yerde hissedildiği ve her şeyin sahte bir normale oturtulmaya çalışıldığı bu dönem, filmin ruhuna da yansıdı.
Stalker’ın temaları ve görsel dünyası, dünya çapındaki yönetmenler üzerinde hala büyük bir etki bırakıyor. Örneğin, Alejandro G. Inarritu, 2015 yapımı Diriliş (The Revenant) filminde Tarkovsky’ye doğrudan selam gönderen sahneler kullandı. Alex Garland ise Yok Oluş (Annihilation) filmini çekerken, ekibine filmin havasını ve tarzını anlatmak için izlettiği tek örnek film Stalker’dı. Ayrıca The Road ve Westworld gibi yapımların yaratıcıları ile meşhur S.T.A.L.K.E.R. oyun serisi de ilhamını tamamen bu filmden alıyor.
Stalker, terk edilmiş ve çürümeye yüz tutmuş alanları çekme konusunda sinemada yepyeni bir tür başlattı. Bugün harabe estetiği dediğimiz o paslı ve eski mekan görselliğinin öncüsü oldu. Çevreyi ve doğayı gösterme biçimiyle sinemada adeta yeni bir alfabe yarattığı kabul ediliyor.
Filmin dünya sinema tarihindeki yeri çok sağlam. En iyi film listelerinde sürekli en üst sıralarda yer alması, kalitesini tescilliyor. Genelde 2001: Bir Uzay Destanı gibi derin ve düşündürücü eserlerle kıyaslanıyor ve hayatın anlamı üzerine yapılan her sinema tartışmasında mutlaka adı geçiyor.
Stalker, Batı’da ilk gösterildiğinde kafaları epey karıştırmıştı ve eleştirmenlerden beklediği o büyük alkışı hemen alamadı. Bunun sebebi, filmin alışılmışın dışındaki yapısı ve belirsiz hikayesiydi. O dönemdeki izleyiciler ve eleştirmenler, insanın zihninin derinliklerine bu kadar odaklanan bir filme pek hazır değildi. Stalker, kolayca bir kalıba sokulamayan gizemli yapısıyla döneminin beklentilerini çoktan aşmıştı.
Aradan geçen onca yıl ve yapılan yeni değerlendirmeler, filmin aslında ne kadar ileri görüşlü olduğunu kanıtladı. Bugün baktığımızda, filmin çevre felaketleri veya ruhsal boşluk gibi konuları yıllar öncesinden nasıl sezdiğini hayretle görüyoruz. Sanki film, zaman geçtikçe ve dünya değiştikçe daha da güçleniyor ve yeni anlamlar kazanıyor.
Cevapsız Sorular
Stalker, izleyicileri kendilerine açma kapasitesine sahip, derin felsefi ve psikolojik bir etkiye sahip ve entelektüel sanatsallığı uyandırma yeteneği olan bir filmdir. Soru sorar ancak kolay cevaplar sunmaz.
Filmin asıl mesajı, gerçek değişimin ancak insanın kendi iç dünyasında yapacağı o zorlu yolculukla mümkün olduğudur. Dünya ne kadar umutsuz ve kötü görünürse görünsün, filmdeki en büyük güç insan sevgisidir. Bu sevgi, her şeye rağmen bir umut ışığı olarak sunulur. Bugünün karışık dünyasında bile Neye inanıyoruz? veya Neye inanmak istiyoruz? gibi soruları yüzümüze vurduğu için güncelliğini hiç yitirmez. Filmin her anında hissettiğimiz o gizem ve belirsizlik aslında bir eksiklik değil, filmin en büyük gücüdür. Bu sayede her izleyici filmden farklı bir anlam çıkarabilir.
Stalker’ın bize net cevaplar vermeyi reddetmesi, onu izleyiciyi içine çeken felsefi bir labirente dönüştürür. Tarkovsky, temel soruları cevapsız bırakarak bizi de filmdeki karakterler gibi kendi iç dünyamız üzerinde düşünmeye zorlar. Bu bilerek bırakılan boşluklar, filmin unutulmasını engeller. Çünkü her izleyici kendi korkularını, arzularını ve sorularını bu hikayeye yansıtır. Böylece film, her izlendiğinde kişiye özel, derin ve farklı bir anlam kazanan bir aynaya dönüşür.



















5 Yorum