En İyi Şiirsel Bilim Kurgu Filmleri

Bilimkurgu genellikle görsel şölen ve teknolojiyle; uzay gemileri, kozmik gizemler ve distopik gelecekler ile tanımlanır. Türün bir alt dalı olan Sert Bilim-Kurgu (Hard Sci-Fi), teknik detaylara ve bilimsel tutarlılığa odaklanarak bu yaklaşımı en uç noktaya taşır. Ancak bilim-kurgunun başka bir yüzü daha vardır. Daha yumuşak ve felsefi bilimkurgu türleri; ışınlanmanın mekaniği veya uzaylıların biyolojisiyle daha az, insanlık durumuyla ve bu durumun yeni icatlar ve senaryolarla nasıl kesiştiğiyle ise daha çok ilgilenir.

Bu Şiirsel Bilim-Kurgu filmleri, bilimi bir nihai amaç olarak değil; hafıza, kimlik ve aşk gibi kavramlar için birer metafor olarak kullanır. Aşağıdaki yapımlar, Metropolis‘ten Her‘e kadar, bu türün sunduğu en derinlikli ve lirik örnekleri temsil etmektedir. Sessiz olmalarına rağmen insan doğasına dair çok şey sunan bu yapımlar; ağır fikirlerin doğru bir yaklaşımla ele alındığında serpildiği bu tür içerisinde, fark yaratan eserler olarak öne çıkıyor.

Derinin Altında (Under the Skin) – 2013

Bu yol mu?

Derinin Altında, tür sineması ile sanat sinemasını bir araya getiren, kağıt üzerinde işlememesi gereken ama bunu başaran benzersiz bir film. Scarlett Johansson, İskoçya sokaklarında araba kullanan ve yalnız erkekleri baştan çıkaran, kadın kılığına girmiş bir uzaylıyı dünya dışı bir performansla canlandırıyor. Sonrasında olanlar hem son derece basit hem de dehşet verici: Bu erkekler, bedenlerinin hasat edildiği bir boşluğa doğru adım adım çekiliyor. Ancak filmin asıl hikâyesi, dışarıda değil; içeride yaşanıyor.

Uzaylının karşılaşmaları arttıkça, farkındalığı da genişliyor. Empati, merak ve korku gibi duyguların kısa, geçici parıltıları, onun mekanik amacının içine sızmaya başlıyor. Görsel dil, bu içsel dönüşümü birebir yansıtıyor. Jonathan Glazer burada negatif alanı, uzun bakışları, uzayan sessizlikleri, minimum diyaloğu ve Mica Levi’nin yalın ama son derece etkili müziklerini en verimli şekilde kullanıyor. Tüm bunlar aracılığıyla film, insanlığa dışarıdan bakıyor ve onu hem ürkütücü hem de yürek burkacak kadar kırılgan buluyor.

The Fountain – 2006

Birlikte sonsuza dek yaşayacağız.

The Fountain, gişede büyük bir hayal kırıklığına uğrayarak bütçesinin ancak yarısını geri kazanabilmiş olsa da, Darren Aronofsky‘nin en ilginç ve cesur tökezlemelerinden biri olarak öne çıkıyor. Son derece iddialı ve görsel açıdan çarpıcı olan film, üç farklı döneme yayılan üç ayrı anlatıyı bir arada sunar. Günümüzde, bir araştırmacı, karısının ölümcül hastalığına çare bulabilmek için umutsuzca çabalar. Geçmişte, bir konkistador, kraliçesini kurtarmak amacıyla Hayat Ağacı’nın peşine düşer. Uzak bir gelecekte ise, yalnız bir yolcu, ölmekte olan bir ağaçla birlikte uzayda sürüklenirken, aşkınlığa ulaşmayı arar.

Oyuncular bu anlatıların her birinde farklı rollere bürünür. Nitekim bu üç hikâye, bir şiirin dizeleri gibi birbirini yankılar; her biri, kederin ve adanmışlığın farklı bir yüzünü kırarak yansıtır. Aronofsky, bu anlatıları; çiçek gibi açan nebulalar, kadim tapınaklardan süzülen altın ışıklar ve bedenlerin yıldız tozuna karışması gibi gerçekten mitik imgelerle yoğunlaştırır.

Gizli Kimya (Upstream Color) – 2013

Kafam seninle aynı biçime sahip.

Shane Carruth’un ilk yönetmenlik denemesi olan Primer, şimdiye kadar çekilmiş en zeki zaman yolculuğu filmlerinden biriydi; Carruth, bu başarısını çok daha fazla düşünce uyandıran ikinci yapıtıyla devam ettirdi. Gizli Kimya, algısını ve hafızasını değiştiren parazitik bir organizma tarafından hayatı ele geçirilen bir kadına odaklanıyor. Kadın, kendisini alıkoyan kişiden kurtulduktan sonra benzer bir badire atlatmış bir adamla tanışır ve ikisi arasında bir bağ kurulur.

Çoğu bilimkurgu filmi bu konuyu ele alıp ucuz bir aksiyona dönüştürebilir, işin içine katil parazitler veya beden korkusu unsurları katabilirdi. Bunun yerine Carruth, felsefi ve psikolojik bir yolu tercih ediyor. Temelde buradaki parazit, travmanın ve kimliğin nasıl yeniden yazılabileceğinin bir metaforudur. Hikaye zaten düşünsel ve eksiltili bir yapıdayken, Carruth görsellikle bu atmosferi daha da pekiştiriyor. Domuz, su, toprak ve döngüsel ritüellerin imgeleri; her şeyin birbirine bağlı olduğu ve hiçbir şeyin göründüğü kadar yalın olmadığı şiirsel bir ekosistem yaratıyor.

Her – 2013

Geçmiş, kendimize anlattığımız bir hikayeden ibaret.

Her, 2010’lu yılların en öngörülü bilim kurgu filmlerinden biridir ve sunduğu spekülatif gelecek tasavvuru, her geçen gün gerçekliğe biraz daha yaklaşmaktadır. Filmde Joaquin Phoenix, Samantha adlı bir yapay zeka işletim sistemine (seslendiren Scarlett Johansson) aşık olan, hassas ve içine kapanık Theodore Twombly’yi canlandırıyor. Başlangıçta bir yoldaşlık olarak görünen ilişki, zamanla insan ilişkilerine özgü derinliği ve karmaşıklığı barındıran tam anlamıyla bir aşka dönüşür. Bu süreç üzerinden film, dijital çağdaki yalnızlık ve özlem duygularına dair güçlü bir yorum sunuyor.

Filmin pastel tonlardaki, yakın gelecek Los Angeles’ı; yumuşak kırmızılar ve sıcak ışıklarla, Theodore’un duygusal uyanışı için görsel bir koza işlevi görür. Samantha insan kavrayışının ötesine doğru evrildikçe, hikaye derin bir burukluğa bürünür: Türler arası bir ayrılık. Her’in sunduğu yorumun zamanla daha da zenginleşeceği açıktır ve büyük olasılıkla gelecekte, tüm zamanların en büyük bilim kurgu filmlerinden biri olarak anılacaktır.

Bıçak Sırtı (Blade Runner) – 1982

Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm.

Bıçak Sırtı, bilim- kurgu kara filmin (Sci-Fi Noir) zirvesidir; yağmurun yıkadığı, neon ışıklarla aydınlanmış ve hayatta olmanın ne anlama geldiği sorusuyla mühürlenmiş bir yapıttır. Replicant (kopya insan) adı verilen androidlerin, Blade Runner’lar tarafından avlandığı distopik bir gelecekte geçen hikaye; Los Angeles’ta bir grup kaçak replikantın peşine düşen Rick Deckard’a odaklanıyor. Ancak filmin kalbi, bizzat replikantların kendisinde; özellikle de daha fazla yaşam peşindeki arayışı sinema tarihinin en dokunaklı monologlarından biriyle sonuçlanan Roy Batty’de atar.

Yapay varlıklara (Synth) yönelik bu karmaşık ve sempatik yaklaşım, zamanının ötesindeydi ve Bıçak Sırtı’nı döneminin çoğu bilim-kurgu filminden ayırıyordu. Film, insanlığın biyolojiyle değil; özlemle, fanilikle ve ardımızda bıraktığımız hikayelerle tanımlandığını öne sürer. Jordan Cronenweth’in sıkça taklit edilen ama nadiren aşılabilen sinematografisi, tür için yeni bir estetik öncülüğü yaparak en az hikayenin kendisi kadar şiirsel bir görsellik sunar.

Solaris – 1972

Başka dünyalar istemiyoruz. Bizim istediğimiz aynalar.

Hiçbir şiirsel bilimkurgu listesi Andrei Tarkovsky olmadan tamamlanmış sayılmaz. Solaris, bilim kurguyu ruhsal bir sorgulamaya dönüştüren bir yapımdır. Hikayenin merkezinde, gizemli Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonuna gönderilen ve orada parçalanmış, dehşete düşmüş bir mürettebatla karşılaşan psikolog Kris Kelvin yer alıyor. Yaşayan, duyarlı bir okyanus olan Solaris; gemidekilerin en derin anılarını somutlaştırır; buna Kelvin’in kanlı canlı bir kopyası olarak geri dönen, uzun zaman önce ölmüş eşi de dahildir.

Uzay yolculuğu fikri, burada yas ve hatırlama kavramlarını keşfeden bir araca dönüşüyor. Tarkovsky, teknoloji ve uzaylılardan ziyade insan ruhuyla ilgileniyor. Solaris ile anıların bir lütuf mu yoksa bir tuzak mı olduğunu ve kederden ayırt edilemez hale geldiğinde aşkın hayatta kalıp kalamayacağını sorgular. Buradaki anlatı tarzı; Salman Rushdie’den Christopher Nolan’a kadar herkesin Solaris’i bir ilham kaynağı olarak göstermesiyle, sinema tarihinde devasa bir etki yaratmıştır.

Stalker – 1979

Her şey olması gerektiği gibi olsun. Hepsi bu.

Bir başka Tarkovsky şaheseri olan Stalker, insanın en derin arzularını gerçekleştirdiğine inanılan Bölge adlı yasaklanmış bir araziye yapılan metafiziksel bir yolculuktur. Stalker olarak bilinen bir rehber; bir yazarı ve bir bilim insanını; harabeler, su birikintileri, terk edilmiş binalar ve sessiz kırlarla dolu bu değişken labirentin içinden geçirir.

Hikaye örgüsü yanıltıcı derecede basittir yürüyen ve konuşan üç adam ancak duygusal ve felsefi zemin uçsuz bucaksızdır. Karakterlerin Bölge’nin içinde keşfettiği şey sihir değil, bizzat kendileridir: çelişkileri, başarısızlıkları ve dile getirilmemiş arzuları. Bölge, onların tüm özlemlerini ve korkularını dışsallaştırır. Filmin estetiği; nazik kamera hareketlerini ve uzun planları benimseyen, yerinde bir kararla ağır ve gizemli bir yapıdadır (filmin ortalama çekim süresi bir dakikanın üzerindedir). Solaris gibi Stalker da sonraki nesil bilimkurgu anlatıcılarında büyük yankı uyandırmıştır. Belki de en çok, Yok Oluş (Annihilation) filmi üzerindeki etkisi son derece belirgindir.

Geliş (Arrival) – 2016

Eğer tüm hayatını başından sonuna kadar görebilseydin, bir şeyleri değiştirir miydin?

Denis Villeneuve, bilim-kurgu söz konusu olduğunda günümüz sinemasının lider ismi olduğunu kanıtladı; Geliş ise onun bu türdeki en duygusal ve düşünsel yapımıdır. Amy Adams, küresel bir birliğin ya da felaketin anahtarını elinde tutabilecek bir dili konuşan uzaylı ziyaretçilerle iletişim kurması için ABD ordusu tarafından görevlendirilen dilbilimci Louise Banks rolünde, 21. yüzyılın en iyi performanslarından birini sergiliyor. Louise onların dilini öğrendikçe geleceğinden anılar deneyimlemeye başlar ve uzaylılar için zamanın doğrusal olmadığını anlar; belki de insanlar için de öyle değildir.

Burada Villeneuve, kozmik bir huşuyu duygusal bir samimiyetle harmanlayarak hikayeyi tek bir insanın deneyimlerine dayandırıyor. Filmin asıl duygusal darbesi, geçmişe dönüş sanılan sahnelerin aslında Louise’in bir gün tercih edeceği geleceğe dair kesitler olduğunun ortaya çıkmasıyla gelir. Diğer bir deyişle Geliş; acıyı bilmenin ve buna rağmen hayatı seçmenin güzelliğine dair bir bilim-kurgu hikayesidir.

2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey) – 1968

Üzgünüm Dave, korkarım bunu yapamam.

1968 yılında 2001: Bir Uzay Destanı, tür için devasa bir sıçramayı temsil ediyordu. Daha önce hiçbir bilim-kurgu filmi bu kadar iddialı olmamıştı. Stanley Kubrick, burada kelimenin tam anlamıyla binlerce yılı kapsayan ve insan insan (ve insan-olmayan) bilincinin tüm evrimini haritalandıran bir hikayeye odaklanıyor. Tarih öncesinden uzay çağına, oradan da uzak geleceğe uzanıyoruz: Aletleri keşfeden maymunlar, gizemli bir monolitle karşılaşan astronotlar, duyarlı bilgisayar HAL 9000’in başında olduğu ters giden bir görev ve nihayetinde insanlığın kozmik yeniden doğuşu.

Görseller, zamanının kökten ilerisindeydi ve bugün bile neredeyse dini bir his uyandıracak kadar çarpıcıdır. Yıldız geçidi sahnesi düpedüz hipnotize edicidir ve Yıldız Çocuk’un son görüntüsü tartışmaları tetiklemeye devam etmektedir. Tüm bunlar, 2001: Bir Uzay Destanı’nı biçim ve içeriğin türdeki en iyi birleşimlerinden biri; teknik gücüne eşdeğer felsefi bir zekaya sahip bir bilim-kurgu destanı kılıyor.

Metropolis 1927

Baş ile eller arasındaki arabulucu, kalp olmalıdır.

Fritz Lang’ın Metropolis‘i, sinemanın özgün bilimkurgu şiiridir; devasa gökdelenlerin, ezilen işçilerin ve yasak bir aşkın sessiz dönem destanı olan bu yapıt, kendisinden sonra gelen neredeyse tüm fütüristik filmlerin temelini atmıştır. Hikaye, şehrin yöneticisinin oğlu olan Freder’in, yer altındaki işçilerin acımasız yaşam koşullarını keşfetmesi ve barış çağrısı yapan ruhani lider Maria’ya katılması etrafında şekillenir. Ancak çılgın bir bilim insanı, kaos yaratmak için Maria’nın robotik bir ikizini yarattığında, şehir büyük bir isyana sürüklenir.

Görsel açıdan film büyüleyicidir. Lang bizlere atan bir kalp gibi pompalayan makineler, dalgalar halinde hareket eden kalabalıklar ve türün tanımını hala belirleyen o ikonik robot tasarımını sunar. Zıtlıklar oldukça güçlüdür: Aydınlık ve karanlık, makineleşme ve insanlık, umut ve zulüm. Aradan geçen yaklaşık bir asra rağmen Metropolis, hala aciliyetini koruyan, tuhaf ve mitolojik bir his uyandırıyor; işlediği temalar ise güncelliğini yitirmiyor.

Kaynak
Luc Haasbroek | Collider

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu