İhtiyarlara Yer Yok

Yazı mı Tura mı?

Sinema tarihi, sanatın ve anlatımın sınırlarını zorlayan bazı özel yıllara ev sahipliği yapmıştır. Örneğin 1939 yılı Hollywood’un altın çağı, 1970’lerin ortası ise Amerikan sinemasının modernleştiği dönemdir. Ancak 21. yüzyıla baktığımızda 2007 yılı, özellikle Amerikan sineması için bambaşka bir zirve noktasıdır.

O yıl vizyona giren filmler gerçekten büyüleyiciydi. Paul Thomas Anderson Kan Dökülecek ile kapitalizmin sert yüzünü gösterirken, David Fincher Zodiac ile bir takıntının peşine düşmüştü. Andrew Dominik ise Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı ile kovboy efsanelerini farklı bir gözle ele alıyordu. İşte bu dev isimlerin arasında Coen Kardeşler, kariyerlerinin en olgun ve en kusursuz işi olan İhtiyarlara Yer Yok (No Country for Old Men) ile ortaya çıktılar.

Bu film sadece o yılın en iyisi olmakla kalmadı, Oscar töreninde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil birçok önemli ödülü topladı. Javier Bardem ise canlandırdığı karakterle sinema tarihine geçti.

Ancak bu filmi sadece kazandığı ödüllerle değerlendirmek hata olur. İlk bakışta basit bir suç ya da kovalamaca filmi gibi dursa da aslında çok daha derin anlamlar taşıyor. Film, değişen dünyaya ayak uyduramamanın hüznünü, hayatın acımasızlığını ve insanın kaderi karşısındaki çaresizliğini ustalıkla anlatıyor.

Coen Kardeşler, sinema kariyerlerine 1984’te Kansız ile başladılar. Ardından Fargo ve Büyük Lebowski gibi çok sevilen filmlerle yollarına devam ettiler. Genellikle suç, kara mizah ve tuhaf rastlantıları bir araya getiren kendilerine has bir tarzları vardı. Fakat İhtiyarlara Yer Yok, onların diğer filmlerinden çok daha farklı bir noktadadır. Bu yapımda o bildiğimiz mizah neredeyse tamamen yok olmuş, yerini ağır bir ciddiyet ve ölümcül bir sessizlik almıştır.

Film, Cormac McCarthy‘nin aynı isimli romanından beyaz perdeye taşındı. Yönetmenler, yazarın o süssüz ve sert anlatım tarzını sinemanın imkanlarıyla harika bir şekilde yansıttılar.

Film aslında klasik bir suç hikayesi gibi görünür ama derinlerine indiğinizde sıradan bir gerilimden çok daha fazlasını sunar. Olaylar 1980 yılında Teksas’ın ıssız ve kurak topraklarında geçer. Vietnam gazisi olan kaynakçı Llewelyn Moss, bir gün avlanırken çölde dehşet verici bir manzaraya denk gelir. Orada ters giden bir uyuşturucu pazarlığından geriye kalan cesetler ve içinde iki milyon dolar olan bir çanta vardır.

Moss o an kritik bir tercih yapar. Suyu ölmek üzere olan adama vermek yerine parayı alıp gitmeyi seçer. Bu kararı onun kaderini belirler. Artık peşinde Anton Chigurh adında adeta ölümün vücut bulmuş hali olan bir katil vardır. Tüm bu süreci ise dünyanın gidişatına artık aklı ermeyen, yorgun Şerif Ed Tom Bell izlemektedir.

Roman ve Film Arasındaki Bağ

Cormac McCarthy, Amerikan edebiyatının en güçlü ama bir o kadar da sert yazarlarından biridir. Kitaplarında genellikle şiddeti, kaderin kaçınılmazlığını ve insanın doğa karşısındaki çaresizliğini işler. Coen Kardeşler bu romanı sinemaya uyarlarken orijinal metne çok sadık kaldılar. Hatta filmdeki konuşmaların çoğu doğrudan kitaptan alındı. Ancak sinemanın dili farklı olduğu için kitaptaki uzun anlatımlar, görüntü yönetmeni Roger Deakins’in kamerasından çıkan sessiz ama derin anlamlar yüklü sahnelerle anlatıldı.

Roman ile film arasında bazı dikkat çekici farklar bulunuyor. Mesela kitapta Şerif Bell’in İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı korkular ve geçmişteki bir travması uzun uzun anlatılır. Filmde ise bu detaylar daha gizli tutulmuş. Şerifin yaşadığı hüzün ve yetersizlik duygusu, Tommy Lee Jones’un yüzündeki yorgun ifadelerle ve bakışlarıyla seyirciye geçiyor.

Bir diğer fark ise Carla Jean Moss karakterinin son sahnelerinde karşımıza çıkıyor. Kitaptaki yüzleşme daha farklı ilerlerken, filmde bu anlar katil Chigurh’un tuhaf felsefesinin en net şekilde ortaya konduğu bir sahneye dönüşüyor.

İhtiyarlara Yer Yok kağıt üzerinde bir kovboy filmi gibi görünse de aslında bu türün tüm alışkanlıklarını yerle bir ediyor. Eski kovboy filmlerinde şerif kasabayı kurtarır, iyi ve kötü adam düello yapar ve sonunda adalet kazanırdı. Coen Kardeşler’in yarattığı Teksas’ta ise bu kuralların hiçbiri işlemiyor.

Burada şerif kötü adamı yakalayamıyor, hatta onunla karşı karşıya bile gelmiyor. Ana karakter Moss ile katil Chigurh arasında büyük bir final dövüşü bile izlemiyoruz. Hatta bazı önemli ölümler kamera arkasında gerçekleşiyor ve biz sadece sonucunu görüyoruz. Bu durum sinema izleyicisi için bir şok etkisi yaratıyor. Film bize hayatın filmlerdeki gibi adaletli olmadığını, şiddetin aniden ve bazen de tamamen anlamsızca gelebileceğini gösteriyor. Kahramanlık hikayeleri yerini sadece hayatta kalma çabasına bırakıyor ve sonunda o çaba bile boşa çıkıyor.

Gemini said

Film, üç farklı ana karakterin üzerine kurulan bir yapıya sahip. Bu karakterlerin her biri aslında bambaşka bir dünya görüşünü, farklı bir zamanı ve ahlaki duruşu temsil ediyor. Tıpkı birbirine yaklaşan gezegenler gibi kendi yörüngelerinde dönüyorlar ama yolları çok nadir kesişiyor. Ancak bu yollar bir kez kesiştiğinde ortaya çıkan sonuç tam anlamıyla yıkıcı oluyor.

Anton Chigurh

Sinema dünyası bugüne kadar pek çok kötü karakter tanıdı ancak Javier Bardem’in canlandırdığı Anton Chigurh kadar tuhaf birine rastlamak zordur. O para, intikam veya nefret gibi insani duygularla hareket etmez. Chigurh daha çok durdurulamaz bir fırtına, yıkıcı bir doğa olayı veya ölümcül bir virüs gibidir.

Dış görünüşü bile bu dünyaya ait olmadığını hissettirir. Coen Kardeşler, karakterin o meşhur ve garip saç modelini 1979 yılından kalma bir fotoğraftan esinlenerek seçmişlerdi. Hatta Javier Bardem bu saç modelini ilk gördüğünde – Bir daha asla kimseyle yakınlaşamayacağım diyerek şaka yapmıştır. Ancak bu saç stili, karaktere nereli olduğu belli olmayan ve son derece ürkütücü bir hava katmıştır. Teksas’ın kovboy şapkalı dünyasında adeta bir yabancı gibi dolaşır.

Kullandığı silahlar onun hayata bakışını özetliyor. Yanında taşıdığı basınçlı hava tüpüne bağlı sığır tabancası, kurbanlarını nasıl gördüğünün en büyük kanıtıdır. İnsanları birer düşman olarak değil, sadece kesilmesi gereken birer hayvan olarak görür. Ayrıca bu aletle kapı kilitlerini kolayca patlatması, karşısında hiçbir yasanın veya engelin duramayacağını simgeliyor.

Chigurh’un en korkunç yanı, birinin yaşayıp yaşamayacağına bazen bir madeni para ile karar vermesidir. Benzinlikteki o meşhur sahnede adamın hayatını yazı tura atışına bağlar. Adam ne için iddiaya girdiğini bilmezken, Chigurh – Her şey için diyerek durumu özetler.

Burada madeni para, Chigurh’un kendini kaderin bir memuru olarak görmesini sağlıyor. Eğer para ters gelirse ve adam ölürse, Chigurh bunu kendi suçu olarak görmez. Ona göre evrenin başlangıcından beri yaşanan tüm olaylar o adamı o ana ve o sonuca hazırlamıştır. Kendisini de sadece bu süreci tamamlayan bir araç olarak kabul eder.

Llewelyn Moss

Josh Brolin’in hayat verdiği Llewelyn Moss karakteri, filmin en başında tam bir aksiyon kahramanı gibi görünür. Eski bir asker olduğu için silahlardan anlar, soğukkanlıdır ve zekice planlar yapar. Çölde parayı bulduğunda eli ayağına dolaşmaz, hemen harekete geçer. Moss aslında kurban olmayacak kadar becerikli biridir. Chigurh gibi korkutucu bir adamı yaralamayı ve ondan kaçmayı defalarca başarır. Ancak onun asıl trajedisi, ne kadar yetenekli olursa olsun bu dünyada hayatta kalmaya gücünün yetmemesidir.

Normalde bu tür filmlerde Moss gibi bir karakterin sonunda galip gelmesini ya da en azından kötü adamla çarpışarak kahramanca ölmesini bekleriz. Fakat bu film Moss’u bir kahraman olarak değil, akıntıya karşı boşuna kürek çeken biri olarak karşımıza çıkarıyor. Onun sonunu getiren şey ise aslında içindeki o ufak insanlık kırıntısıdır. Çölde ölüme terk ettiği adama su götürmek için geri döndüğünde bir iz bırakır ve bu küçük iyilik onun yerinin tespit edilmesine yol açar. Bu karanlık dünyada vicdanlı davranmak, ne yazık ki cezalandırılan bir zayıflığa dönüşür.

Moss’un hikayesi izleyicinin hiç beklemediği bir anda ve hatta biz görmeden biter. Meksikalı çeteler tarafından bir motel odasında öldürülür. Bu sahne sinema tarihinin en büyük şoklarından biri kabul edilir. Film bize kahramanların da ölebileceğini ve bu ölümün her zaman filmlerdeki gibi görkemli olmayacağını gösterdi. Bazen ölüm, sıradan bir motel odasında, yalnız ve son derece perişan bir şekilde de gerçekleşebilir.

Şerif Ed Tom Bell

Tommy Lee Jones tarafından canlandırılan Şerif Bell, filmin isminde geçen o ihtiyarı temsil eder ve hikayenin vicdanıdır. Bell, babası ve dedesi gibi kanun adamı olan, eski geleneklere sıkı sıkıya bağlı biridir. Filmin başında duyduğumuz sesinde, eski şeriflerin silah bile taşımaya gerek duymadığı ve insanların birbirine saygı gösterdiği o huzurlu günleri özlemle anlatır.

Bell aslında şiddete yabancı bir adam değildir çünkü uzun meslek hayatı boyunca pek çok suçluyla karşı karşıya gelmiştir. Ancak katil Chigurh’un sergilediği şiddet tarzı onun için tamamen yenidir. Bu yeni şiddetin arkasında para, aşk veya tutku gibi alışıldık bir neden bulunmaz. Bu sadece saf ve sebepsiz bir kötülüktür. Bell’in film boyunca yaşadığı asıl duygu korku değil, karşılaştığı bu durumu anlamlandıramama ve yetersizlik hissidir. Kendi ifadesiyle olaylar artık onun boyunu aşmış durumdadır.

Şerif Bell olayları hep bir adım geriden takip eder. Moss’u kurtarmaya çalışsa da ona bir türlü yetişemez. Chigurh’u yakalamak istese de onunla yüzleşmeye tam anlamıyla cesaret edemez. Özellikle motel odasındaki kapının önünde duraksadığı o meşhur sahne, aslında Bell’in bu vahşi yeni dünyayla karşı karşıya gelmekten kaçındığını gösterir.

Yaşadıkları bir kahramanlık öyküsü değil, bir kabulleniş sürecidir. Sonunda emekli olmaya karar vermesi bir yenilgi olarak görülmemelidir. O sadece bu anlamsız karanlığın içinde kendi ruhunu ve benliğini kaybetmek istemediği için kenara çekilmeyi tercih etti.

Filmin yan karakterleri de ana temayı destekleyen güçlü sütunlardır.

Kelly Macdonald’ın canlandırdığı Carla Jean Moss, hikayenin en masum ve belki de en sağlam duruşlu karakteridir. Kocasına olan sevgisi ve sadakati tamdır ama onun girdiği riskli yolun ağır bir bedeli olacağını da içten içe bilir. Filmin sonuna doğru katil Chigurh ile karşı karşıya geldiği sahnede, onun meşhur yazı tura teklifini kabul etmeyerek ona gerçek bir ders verir. – Paranın bir karar verdiği yok, kararı veren sensin diyerek, Chigurh’un aslında kendi kararlarını gizlemek için kadere sığındığını yüzüne vurur.

Woody Harrelson’ın hayat verdiği Carson Wells ise Chigurh’u durdurması için kiralanan bir başka profesyonel katildir. Kendine güveni tam olan ve dünyayı çözdüğünü sanan biridir. Fakat Chigurh ile yüz yüze geldiği o an, o da her insan gibi korkuya kapılır ve canını kurtarmak için pazarlık yapmaya çalışır. Wells’in ölümü, Chigurh’un ne kadar farklı ve tehlikeli bir seviyede olduğunu izleyiciye kanıtladı. Bu işleri en iyi bilenlerden biri olan Wells bile onun karşısında hiçbir varlık gösteremedi.

Görüntü yönetmeni Roger Deakins, Teksas’ın uçsuz bucaksız topraklarını sadece bir mekan olmaktan çıkarıp adeta yaşayan bir karaktere dönüştürüyor. Deakins bu filmde pratik ışıklandırma denilen bir yöntemi büyük bir ustalıkla uyguluyor. Yani sahnede gördüğümüz ışık genellikle bir sokak lambasından, araba farından veya masadaki küçük bir lambadan geliyor. Bu tercih filme belgesel gibi doğal ve çarpıcı bir gerçeklik kattı.

Güneşin battığı ama karanlığın henüz çökmediği o alacakaranlık saatlerinde çekilen sahneler, filmin tekinsiz havasını en üst noktaya çıkarıyor. Çöl manzaraları gündüzleri sarı ve yakıcı bir sıcaklık sunarken geceleri ise buz gibi bir maviye ve ürkütücü bir sessizliğe bürünüyor. Deakins geniş açılı lensler kullanarak karakterleri o devasa boşluğun içinde küçücük gösteriyor. Bu görsel tercih onların kader karşısındaki çaresizliğini sessizce vurguluyor.

Çoğu gerilim filmi izleyiciyi yönlendirmek için yoğun müzikler kullanır ve ne zaman heyecanlanmamız gerektiğini bize bu şekilde söyler. Ancak filmde neredeyse hiç müzik duyulmaz. Besteci Carter Burwell rüzgarın uğultusuna veya motor gürültüsüne karışan ve ancak dikkatle dinlendiğinde fark edilen çok alçak sesler kullanmıştır. İşte bu sessizlik aslında filmin en etkili silahıdır.

Ortada bir müzik olmadığı için izleyici ekrandaki en küçük tıkırtıya bile odaklanmak zorunda kalır. Çöldeki rüzgarın hışırtısı, bir kovboy çizmesinin tahtada çıkardığı gıcırtı ya da bir silahın kurulma sesi bir anda devleşir. Hatta bir fıstık paketinin buruşturulma sesi bile kulakları sağır edecek kadar önemli bir hale gelir.

Filmdeki ses tasarımı gerilimi tırmandırmak için harika bir araç olarak kullanılıyor. Moss’un otel odasında takip cihazını aradığı anları izlediğinizde, dışarıdan gelen ayak seslerini ve koridordaki ampulün vızıltısını duyarsınız. Bu derin sessizlik katil Chigurh’un varlığını çok daha korkutucu bir seviyeye çıkarıyor. Yaklaştığında arkadan bir müzik yükselmez, sadece ortamın havası değişir ve sessizlik daha da ağır bir hal alır. Klasik gerilim filmlerinde müzik sizi yaşanacaklara hazırlar ancak bu filmde sessizlik sizi tamamen savunmasız bırakıyor.

Filmin etkisini tam olarak anlamak için sinema tarihine geçen bazı sahnelere yakından bakmak gerekir.

Benzin istasyonu sahnesi, hem senaryo hem de oyunculuk açısından bir zirve noktasıdır. Chigurh, yol kenarındaki eski bir benzin istasyonuna girer. Yaşlı dükkan sahibi, sadece nezaket olsun diye Buralara yağmur yağdı mı? diye sorar. Chigurh ise bunu bir sorgu, bir tehdit veya gereksiz bir müdahale olarak algılar ve Bunu sormaktaki amacın ne? diyerek karşılık verir. Sahne boyunca müzik yoktur. Sadece Chigurh’un yediği fıstık paketinin hışırtısı duyulur. Chigurh, adamı köşeye sıkıştırır, kelimelerle ona işkence eder ve sonunda hayatı üzerine bir yazı-tura atar. Adam, Koyacak hiçbir şeyim yok dediğinde, Chigurh o meşhur cevabı verir: Her şeyini koydun. Hayatın boyunca buraya gelene kadar attığın her adım, seni bu ana getirdi.

Bu sahne aslında filmin tüm derdini özetliyor. Şiddet kapınızı her an çalabilir. Hem de hiç beklemediğiniz en sıradan bir anda, yol üstündeki basit bir benzinlikte karşınıza çıkabilir. Hayatta kalıp kalmayacağınız ise bazen tamamen şansa, bir bozuk paranın hangi yüzünün geleceğine bağlıdır. Yaşlı adam şans eseri doğruyu bilir ve hayatta kalır. Ancak Chigurh ona o parayı harcamamasını ve bir uğur gibi saklamasını söyler. Çünkü o madeni para artık sıradan bir nesne değil, kaderin somut bir örneğidir.

Moss’un yaralı bir halde sınırı geçmeye çalıştığı o anlar hem karakterin ne kadar pratik zekalı olduğunu hem de filmin o gizli kara mizahını çok iyi yansıtıyor. Moss her tarafı kan içindeyken yoldan geçen gençlerden birinin ceketini satın almaya çalışır. Gençlerle yaptığı o ilginç pazarlık, Moss’un ne kadar zor durumda kalırsa kalsın durumu kontrol etme çabasını gösterir. Aynı zamanda oradaki gençlerin yaralı birine yardım etmek yerine paranın peşine düşmesi, yeni neslin değer yargılarına yönelik küçük ama etkili bir eleştiri taşır.

Filmin sonuna doğru Şerif Bell, Moss’un öldürüldüğü otele geri dönüyor. Katil Chigurh’un hala içeride bir yerlerde olduğundan neredeyse emin. Silahını çekip kapının önünde bir süre duraksıyor ve o meşhur sığır tabancasıyla patlatılmış kapı kilidini görüyor. Bell içeri daldığında ise oda bomboş. Sadece havalandırma kapağının açık olduğunu görüyoruz. İzlerken çoğumuz – Aha şimdi kapının arkasından çıkacak ya da – Gölgelerin içinde saklanıyor diye geriliyoruz ama yönetmenler Chigurh’u bize göstermiyorlar.

Chigurh’u o sahnede görmememiz onun aslında bir insandan ziyade bir hayalet gibi her an her yerde olduğu hissini veriyor. Bell’in o odaya girmesi aslında kendi korkusuyla bir nevi hesaplaşmasıydı. Ama odanın boş çıkması bize acı bir gerçeği gösteriyor.. kötülük işini bitirip çoktan gitmiş ve adalet bu sefer de yerini bulmamış.

Filmin finali çoğu izleyiciyi şaşırtmış ve hatta bazılarını hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü film büyük bir çatışmayla değil, emekli olan Şerif Bell’in karısına anlattığı iki küçük rüya ile biter.

Bell’in ilk rüyası aslında vicdan azabını anlatır. Rüyasında babasının verdiği parayı kaybettiğini görür. Bu durum, şerifin kendine verilen görevi yani kasabayı ve Moss’u koruma işini başaramadığını hissettiğini gösterir. Eski değerleri koruyamamış olmanın üzüntüsünü yaşar.

İkinci rüya ise filmin o kapkara dünyasında aslında küçücük bir umut ışığına işaret ediyor. Bell rüyasında babasıyla karlı ve zifiri karanlık bir yolda at sürmektedir. Babası elinde bir ateşle yanından geçer ve ilerideki karanlıkta bir ateş yakmak üzere önden gider. Bell, babasının orada onu beklediğini bilir. Bu sahne bize dünyanın ne kadar soğuk ve acımasız olduğunu ama adaleti ve iyiliği temsil eden o ateşin bir yerlerde hala yandığını gösterir. Babası, yani geçmişteki değerler, o ışığı karanlığın ötesine taşımıştır.

Bell rüyasını bitirince – Sonra uyandım der ve ekran kararır. Bu aslında sadece uykudan uyanmak değildir. Bell artık o eski güzel ideallerin dünyasında yaşayamayacağını anlar. Soğuk ve sert gerçekliğe geri döner. O ateşin var olduğunu bilmek ona huzur verse de artık o ateşe ulaşamayacak kadar yorgun ve yaşlıdır. Coen Kardeşler bize uyduruk bir mutlu son vermek yerine hayatın en dürüst ve çıplak halini sunarlar.

İhtiyarlara Yer Yok aradan geçen yıllara rağmen etkisini yitirmedi. Çünkü film geçici meseleleri değil, insanın en temel korkularını işliyor. Bize dünyanın her zaman adil olmadığını ve iyilerin her zaman kazanamayacağını hatırlatıyor. Kötülüğün bazen hiçbir sebebi olmadığını, sadece orada öylece durduğunu gösteriyor. Chigurh karakteri de işte bu yüzden çok korkutucudur. O, aslında hayatın kontrolünün bizde olmadığını yüzümüze vuran bir aynadır.

Dünya her zaman mantıklı bir yer değildir. Kötülük her zaman cezasını çekmez. İnsan ne kadar tecrübeli veya iyi niyetli olursa olsun, hayatın kaosu karşısında bazen savunmasız kalır. Eski kurallar bu sertleşen yeni dünyayı yönetmeye yetmez. Film bize rahatlatıcı bir cevap vermez. Aksine, hayatın adil olmak zorunda olmadığını ama insanın yine de bir anlam aramaya devam edeceğini anlatıyor.

Bu film, sessizliğiyle çok şey söyleyen ve izleyiciyi o simsiyah ekrana bakarken kendi hayatını sorgulatan nadir yapımlardan biridir. Bir suç hikayesinden çok, modern dünyada kaybolan değerlerin arkasından yakılan bir ağıt gibidir.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu