1992 yılı sinema dünyası için oldukça hareketli bir yıldı, ancak o dönemin gürültülü aksiyon filmleri ve büyük prodüksiyonları arasında sessiz ama derinden bir etki bırakan, izleyicinin vicdanına ve modern toplumun değer yargılarına ayna tutan bir yapım öne çıkıyordu. Stephen Frears‘ın yönetmen koltuğunda oturduğu Zoraki Kahraman (Hero), aradan geçen onca yıla rağmen tazeliğini koruyan, insan doğasının karmaşıklığını ve medyanın bu karmaşıklığı nasıl eğip büktüğünü anlatan eşsiz bir hikayedir. Başrollerini Dustin Hoffman, Geena Davis ve Andy Garcia gibi isimlerin paylaştığı film, kahramanlık kavramını sadece bir cesaret eylemi olarak değil, toplumsal bir beklenti ve pazarlanabilir bir ürün olarak ele alıyor.
Film bizi Bernie LaPlante’ın darmadağın hayatına götürerek başlıyor. Bernie, hayatını küçük hırsızlıklarla, insanları kandırarak ve kanunun boşluklarından yararlanarak sürdüren, toplumun pek de sempatik bulmadığı bir adamdır. Eski eşi Evelyn ile bitmek bilmeyen kavgaları, oğlu Joey’un gözünde bir türlü kazanamadığı saygınlık ve mahkemelerle olan bitmek bilmeyen yaşamı, onun karakterinin temelini oluşturuyor. Bernie, bir kriz anında ilk kaçacak kişi gibi görünür, hatta filmin başındaki mahkeme sahnelerinde onun bencilce tavırları ve yalan söyleme konusundaki ustalığı, zaten bize kim olduğunu net bir şekilde gösteriyor.
Ancak bir gece, şiddetli yağmur ve fırtına altında arabasıyla yolda kalan Bernie, tam önünde bir yolcu uçağının düşmesine tanıklık ediyor. İlk refleksi her zamanki gibi olay yerinden uzaklaşmak olsa da, enkazdan gelen çığlıklar ve uçağın patlama tehlikesi Bernie’nin içindeki beklenmedik bir duyguyu harekete geçirir. Çamurlara bata çıka uçağın kapısını zorlar ve içeride mahsur kalan onlarca insanı, aralarında ünlü televizyon muhabiri Gale Gayley’in de bulunduğu yolcuları tek tek dışarı çıkarır.
Bernie bu kahramanlığı yaparken bile kendi kimliğinden ödün vermiyor, kurtardığı insanların cüzdanlarını ve çantalarını çalmayı ihmal etmiyor. İşte filmin en sarsıcı mesajlarından biri burada gizli. İyilik her zaman iyi ve kusursuz insanlardan gelmiyor, bazen en kirli eller en hayati yardımı sunabiliyor.
Zoraki Kahraman’ın en güçlü yanlarından biri, karakterlerini iyi ya da kötü diye keskin çizgilerle ayırmayıp hepsini o gri alanlarda bizlere tanıtmasıdır. Dustin Hoffman‘ın canlandırdığı Bernie LaPlante, hikayenin en derin yüzüdür. Bernie, yaptığı kahramanlığın reklamını yapacak biri değil, çünkü o sırada üzerinde kazada kurtardığı insanların çalıntı kredi kartları var. Polise yakalanma korkusu, kahraman olarak anılma isteğinden çok daha ağır basıyor. Bernie, kurtarma anında ayakkabısının tekini o çamurlu enkazda bırakıyor. Bu eksik ayakkabı, onun hayatındaki tüm o eksikliklerin ve yarım kalmışlığın bir simgesi gibidir.
Bernie’nin tam zıttı olarak karşımıza çıkan John Bubber ise evsiz bir savaş gazisidir. Bernie’nin kazadan hemen sonra yolda karşılaşıp dertleştiği ve ayakkabısının diğer tekini verdiği bu adam, istemeden de olsa medyanın yarattığı dev bir yalanın merkezine yerleşiyor. John Bubber, Andy Garcia’nın o güven veren oyunculuğuyla, toplumun tam da görmek istediği kahraman imajına cuk oturuyor. Yakışıklı, nazik, dokunaklı konuşuyor ve medyanın ona biçtiği rolü oynamaya dünden hazırdır. Bernie bir hırsız olduğu için kimse onun kahraman olduğuna inanmazken, John Bubber bir evsiz olduğu için bu davranışı herkesi büyülüyor.
Gale Gayley ise bu iki adam arasındaki köprüyü kuruyor. Kendi hayatını kurtaran meleği ararken, günümüz medyasının hikaye anlatma hırsını ve gerçeği değil de halkın neye inanmak istediğini kovalayan yanımızı temsil ediyor. Geena Davis, Gale karakterinde hırslı bir gazetecinin soğukkanlılığı ile ölümden dönmüş bir kadının savunmasızlığını harika dengeliyor. Gale, 1 milyon dolarlık ödülü ortaya atarak bir kahraman değil, bir efsane satın almak istiyor.
Film, televizyon haberciliğinin ve medyanın gerçeği nasıl bir kurguya dönüştürdüğünü sert ama esprili bir dille eleştiriyor. Kanal 4 haber merkezindeki o meşhur 104 Nolu Uçuşun Meleği markalaması, bir insan hayatının ve o fedakarlık anının nasıl bir tüketim nesnesine dönüştüğünün kanıtı gibi. Medya için önemli olan kimin gerçekten o kapıyı açtığı değil, kimin ekranda daha iyi göründüğü ve kimin hikayesinin daha çok reklam sattırdığı.
Film bizi şu zor soruyla baş başa bırakıyor. Gerçek ama çirkin bir yüz mü yoksa yalan ama umut verici bir imaj mı? John Bubber her ne kadar yalan bir temel üzerine kurulmuş olsa da kahramanlık rolünü o kadar ciddiye alıyor ki yaptığı konuşmalarla intiharın eşiğindeki insanları hayata döndürüyor, çocuklara ilham veriyor ve evsizler için fon topluyor. Yani onun yarattığı o sahte kahramanlık toplumda gerçek bir iyiliğe yol açıyor. Diğer yanda ise gerçek kahraman olan Bernie hapishanede çürüyor ve kimse onun anlattığı o çamurlu ve küfürlü gerçeğe kulak asmak istemiyor. Bu durum bugün bile dert yandığımız imaj odaklı hayatın ne kadar köklü bir sorun olduğunu daha 90’ların başından bizlere gösteriyor.
Zoraki Kahraman’ın en duygusal tarafı Bernie ile oğlu Joey arasındaki ilişki. Bernie hayatı boyunca oğluna pek bir şey verememiş ve ona örnek olamamış bir baba. Joey ise televizyonda gördüğü John Bubber’ın sahte ışıltısına hayran kalıyor çünkü her çocuğun gurur duyacağı bir kahramana ihtiyacı var. Bernie’nin film boyunca verdiği o gizli mücadele aslında ödül olan parayı almak değil oğlunun gözündeki saygınlığını geri kazanmak.
Filmin sonundaki o sessiz anlaşma Bernie’nin karakter gelişiminin zirve noktası. Gerçeği tüm dünyaya ilan edip John’u rezil etmek yerine onun o iyilik yapan yalanı sürdürmesine izin veriyor. Çünkü Bernie artık dünyanın bazen gerçeklere değil masallara ihtiyaç duyduğunu anlamış durumda. O masalın gerçeğini sadece oğluna anlatması Bernie için yetiyor. Bir babanın oğlu için vazgeçebileceği şöhret ve para uçaktan yolcu kurtarmasından çok daha büyük bir fedakarlık örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Bernie LaPlante’ın hayatının ne kadar sıkışmış olduğunu mahkemedeki o alaycı tavırlarından anlıyoruz. Ancak kaza anındaki o ilk adım tüm kabuğunu kırıyor. Uçağın kapısını açıp Gale’i dışarı çıkarması aslında kendi ruhunun kırıntılarını da kurtarması anlamına geliyor. Gale o anın şokuyla yüzünü net göremese de o çamurlu figürü asla unutmuyor.
Haber merkezindeki sahneler ise medyanın ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor. Olaylar sadece reyting ve sansasyon üzerinden değerlendiriliyor. John Bubber o kahraman elbisesini giydiğinde aslında kendisi de bu yalanın altında ezilmeye başlıyor. Bernie hapisteyken John’un televizyonlarda boy göstermesi adaletin ne kadar göreceli olduğunu kanıtlıyor.
Finaldeki otel çatısı sahnesi ise sinemanın en etkileyici anlarından biri. John Bubber intihar etmek isterken Bernie onu sadece ikna etmekle kalmıyor ona kahraman olmanın sorumluluğunu yüklüyor. Bernie’nin bu pazarlığı hala bir hırsız mantığıyla hareket ettiğini gösterse de aslında yaptığı şey oğlunun geleceğini kurtarma çabası. Film, gerçek bir kahramanın kimliğe ihtiyacı olmadığını sadece o an orada olmasının yettiğini gösteriyor. 1992 yapımı bu film bugün hala imaj dünyasında yaşayan bizler için bir uyarı levhası gibi duruyor.








