Cennetin Çocukları

Bir Çift Ayakkabıdan Doğan Saf Sevgi ve İnsanlık Dersi

Majid Majidi imzalı 1997 yapımı Cennetin Çocukları orjinal adıyla Bacheha-Ye Aseman, sade anlatımıyla oldukça etkileyici olan yapım, İran sinemasının uluslararası alanda tanınmasında bir dönüm noktası olmuştur. Hikaye, yoksul bir ailenin hayatına odaklansa da, filmin en dikkat çekici yanı; sevgi, kardeşlik, fedakarlık ve çocuk masumiyetini son derece doğal bir şekilde anlatabilmesi.

Filmin başarısı, her insanın kalbinde bir karşılık bulan duyguları, çocukların gözünden anlatmasından geliyor. 1997 yılında Montreal Dünya Film Festivali’nde büyük ödülleri toplayan ve İran sinema tarihinde Oscar adaylığı alan ilk film olma unvanını taşıyan yapım, bizleri Tahran’ın dar arka sokaklarında bir tura çıkarıp, çocukluğun en saf ve en masum günlerine götürüyor.

Filmin hikayesi, çoğumuzun günlük hayatta pek umursamayacağı biraz da küfür edeceğimiz, bir çift ayakkabının kaybolmasıyla başlıyor. Bu durum, Tahran’ın fakir bir mahallesinde yaşayan Ali ve kız kardeşi Zahra için dünyanın en büyük derdi haline geliyor. Ali, kardeşinin tamir edilmiş tek çift ayakkabısını eve götürürken, yolda manavda oyalandığı sırada kaybediyor. İşte bütün hikaye bu şanssızlıkla başlıyor. Ali’nin o an yaşadığı panik ve suçluluk duygusu çocuk kalbine çok ağır geliyor çünkü ailesinin durumunun ne kadar kötü olduğunu, babasının zar zor geçindiğini ve yeni bir ayakkabı alacak paralarının olmadığını çok iyi biliyor.

Ali ve Zahra, anne babaları zaten zor durumda olduğu için onlara yük olmamak ve üzmemek adına bu durumu gizlemeye karar veriyorlar. Kendi aralarında buldukları çözüm ise hem iç burkuyor hem de insanı hayran bırakıyor.. Ali’nin tek bir çift spor ayakkabısını ortaklaşa giyecekler. Zahra sabahları okula giderken Ali’nin ayakkabılarını giyiyor, okul bitince de sokaklarda nefes nefese koşarak Ali’yle buluşup ayakkabıları ona devrediyor. Ali de hemen ayakkabıları ayağına geçirip kendi dersine yetişmek için var gücüyle okula doğru koşuyor. Her gün tekrarlanan bu koşturmaca, iki kardeşin birbirine nasıl kenetlendiğinin, yaptıkları fedakarlıkların ve hayatın zorluklarına karşı nasıl el ele verdiklerinin çok güzel bir resmi.

Filmin bu kadar sevilmesinin en büyük nedeni, birazdan da değineceğimiz karakterlerin çok içten ve doğal olması. Majid Majidi, profesyonel oyuncularla çalışmak yerine daha önce hiç kamera görmemiş çocukları seçerek hikayeyi inanılmaz derecede gerçekçi kılmış.

Ali, hikayenin merkezindeki çocuk olarak, çocukluğun o çok iyi bildiğimiz saf heyecanlarını ve korkularını tam anlamıyla bizlere yaşatıyor. Ali, erkenden büyümek zorunda kalmış, acayip sorumluluk sahibi bir abi. Kardeşinin ayakkabısını kaybettiği için çektiği vicdan azabını bizde onunla çekiyoruz. Okula geç kaldığında ağlaması ya da kardeşini biraz olsun neşelendirmek için ona kalemini hediye etmesi, o güzel kalbini hepimize gösteriyor. Zorluklar karşısında hemen pes etmeyen, hep bir çıkış yolu arayan, dürüst ve azimli bir çocuk.

Zahra ise sabrın ve anlayışın vücut bulmuş hali. Abisinin kocaman ayakkabılarıyla okula gitmek onun için hem çok yorucu hem de arkadaşlarına karşı onu utandıran bir durum. Ama abisine olan güvenini hiç kaybetmiyor ve bu sırrı büyük bir olgunlukla saklıyor. Zahra’nın hikayesine ortak olduğumuzda en vurulduğumuz yer, kaybolan ayakkabılarını okulda başka bir kızın ayağında gördüğü sahne. Ayakkabıları geri almak için kızı takip ettiğinde, kızın babasının görme engelli bir seyyar satıcı olduğunu ve durumlarının kendilerinden de kötü olduğunu fark ediyor. İşte o an, ayakkabılardan vazgeçip sessizce oradan uzaklaşıyor. İnsanın kendisi çok zor durumdayken bile, kendinden daha kötü durumdaki birine gösterebileceği bir merhameti vardır.

Anne ve baba ise Tahran’ın o yoksul ama gururlu insanlarını çok iyi özetliyor. Baba, ailesine bakabilmek için didinip duran, dışarıdan sert görünse de aslında içinde çok yumuşak bir kalp taşıyan bir adam. Camide çay servisi için şeker kırarken evde şeker kalmadığı halde o şekerlere elini bile sürmemesi, ne kadar dürüst ve inançlı biri olduğunu gösteren harika bir detay. Anne ise rahatsızlığına rağmen ailesini bir arada tutmak için çabalayan tam bir şefkat yuvası. Bu evde para yok, yoksulluk çok ama huzursuzlukta yok! Onlar için en büyük zenginlik birbirlerine duydukları o hesapsız sevgi.

Majid Majidi, filmi Tahran’ın gerçek sokaklarında çekerek bizi şehirde adeta bir tura çıkarıyor. Güney Tahran’ın o daracık sokakları, dip dibe evleri ve sokak ortasından geçen açık kanalizasyonları ve yoksulluğu gözümüzün içine sokuyor. Ama bunu bizi ajite etmek ya da acındırmak için değil, oradaki hayatın doğal bir parçası olarak gösteriyor. Filmin ortasında Ali ile babasının, bahçıvanlık işi bulmak için şehrin zengin kuzey mahallelerine gittikleri bir sahne var.. işte o sahne bu iki farklı dünyayı çok net karşılaştırıyor.

Kuzeydeki o devasa kapılar, yüksek duvarlı villalar ve modern hayat, Ali ve babası için sanki başka bir gezegen gibi. Babasının kapı diyafonlarından konuşurken çekinip dili tutulunca, Ali’nin zekasıyla araya girip babasına yardım etmesi çok tatlı bir detay. Bu sahne hem kuşak farkını hem de zenginle fakir arasındaki o devasa uçurumu çok iyi anlatıyor. Yine de Ali ve babası bu zenginliğe özenip haset etmek yerine, sadece dürüstçe çalışıp ekmek parası kazanmanın derdindeler. Onların bu dik duruşu, filmin “yoksul olsan da onurlu kalabilmek” fikrini iyice güçlendiriyor.

Film o unutulmaz finaline doğru giderken, Ali’nin bir koşu yarışmasına katılmaya karar vermesi her şeyi değiştiriyor. Ali bu yarışmaya birinci olmak ya da madalya takmak için değil, sırf üçüncülük ödülü olan o spor ayakkabısını almak için katılıyor. Gerçekten sinema tarihinin en ilginç ve en hüzünlü amacı olabilir bu. Bir çocuğun en büyük hayali şampiyon olmak değil, tam olarak üçüncü sıraya yerleşip kardeşine olan borcunu ödemek.

Yarışma sahnesinde Ali’nin kendini nasıl paraladığını, döktüğü her damla teri ve aklından hiç çıkmayan ayakkabı hayalini resmen içinizde hissediyorsunuz. Ali bitiş çizgisine yaklaşırken rakipleriyle değil, hayalleriyle ve omuzlarındaki yükle yarışıyor. Gel gelelim, yarışmanın o heyecanıyla tüm gücünü ortaya koyunca istemeden de olsa birinci oluveriyor. Herkes etrafını sarmış onu alkışlayıp tebrik ederken, Ali’nin gözlerinden yaşlar boşanıyor. Çünkü şampiyon olmuş ama kardeşine söz verdiği ayakkabıları kaçırmıştır. Bu sahne bizleri başarı kavramı üzerine derinden düşündürüyor. Gerçek başarı herkesin alkışladığı bir birincilik midir, yoksa sevdiklerine verdiğin sözü tutabilmek mi?

Filmin sonu, alıştığımız o klişe mutlu sonlar gibi değil, insanın içine işleyen sessiz bir sahneyle bitiyor. Ali, bitkin ve hayal kırıklığı içinde eve dönüyor. Koşmaktan ayakkabıları darmadağın olmuş, ayakları su toplamış. Bahçedeki küçük havuzun kenarına oturup ayaklarını suya bırakıyor. O sırada havuzdaki süs balıkları gelip Ali’nin ayaklarının etrafında dönmeye başlıyor. Bu sahne sanki doğanın, o küçük çocuğun çektiği acıları şefkatle sarmalaması ve o temiz kalbini ödüllendirmesi gibi.

Tam film biterken gözümüze çarpan son bir detay var. Babanın bisikletinin arkasındaki paket. Baba, çocukların olan bitenden haberi bile yokken, ikisine de yepyeni ayakkabılar almış. Bu da insana, hayatın bazen beklediğimiz yerden değil de hiç ummadığımız bir anda yüzümüze güleceğini gösteren, umut dolu bir kapanış. Ali ve Zahra’nın dürüstlüğü ve birbirlerine olan o güzel bağlılığı bir şekilde karşılığını buluyor.

Cennetin Çocukları, modern dünyaya çok basit ama bir o kadar da önemli dersler veriyor. Örneğin; mal mülk gibi geçici şeylerin yanında, insani değerlerin ne kadar kalıcı ve değerli olduğu. Ali ve Zahra’nın dünyasında bir çift ayakkabı, gururun, dürüstlüğün ve kardeşliğin bir sınavı. Film, yoksulluğu utanılacak bir şey gibi değil, aksine insanın karakterini sağlamlaştıran ve içindeki merhameti ortaya çıkaran bir durum olarak gösteriyor.

İkinci büyük mesaj ise fedakarlık. Ali ve Zahra, kendi isteklerinden önce birbirlerini ve ailelerini düşünüyorlar. Onların o sessizce yaptığı anlaşma, bencillikten uzak ve tertemiz bir sevginin en güzel örneği. Zahra’nın kendi ayakkabılarını giyen o diğer kızı görüp hakkından vazgeçmesi, empati kurmanın dünyayı nasıl güzelleştirebileceğini kanıtlıyor.

Son olarak film, dürüstlüğün ve azmin ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Ali, hile yaparak ya da başkasının malına göz dikerek değil, dürüstçe koşarak, çabalayarak hedefine ulaşmak istiyor. Kazanmakla kaybetmek arasındaki o ince çizgide karakteriyle en büyük zaferi çoktan kazanıyor. Cennetin Çocukları bize cennetin çok uzaklarda olmadığını, dürüst bir kalpte, paylaşılan bir lokmada ve bir kardeşin yüzündeki tebessümde saklı olduğunu anlatıyor.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu