Terry Gilliam‘ın 1995’te imzasını attığı 12 Maymun (12 Monkeys), sinema dünyasında benzerine az rastlanan türden, insanı hem büyüleyen hem de serseme çeviren bir film. Başrolleri paylaşan Bruce Willis, Brad Pitt ve Madeleine Stowe, bizi 2035 yılının nefes aldırmayan yer altı sığınaklarından 90’lı yılların Baltimore ve Philadelphia sokaklarına kadar uzanan karmaşık bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
Yapım bir bilimkurgu macerasından ziyade, aslında insan zihninin karanlık taraflarına ve toplumun işleyişine dair çok daha derin bir bakış sunuyor. Zamanın düz bir çizgi gibi akmadığı bu hikaye, ne yaparsak yapalım kaderin önünde duramayacağımızı bir şekilde hissettiriyor.
12 Maymun’un hikayesi, aslında 1962 yapımı bir Fransız kısa filmi olan La Jetee‘den ilham almıştır. Chris Marker tarafından yönetilen bu siyah-beyaz foto-roman, nükleer bir felaket sonrası hayatta kalanların geçmişe gönderilmesi üzerine kurulu bir hikaye anlatıyordu. Robert Kosberg, bu kısa filmin uzun metrajlı bir sinema eseri olması gerektiğini düşünerek Universal şirketini ikna etmiş ve senaryoyu yazmaları için David ve Janet Peoples çiftini görevlendirmişti. Yönetmenlik koltuğuna oturan Terry Gilliam, daha önce Universal ile yaşadığı gerginliklere rağmen, Peoples çiftinin yazdığı olağanüstü akıllı ve katmanlı senaryodan etkilenerek projeyi kabul etmiştir.
İlginçtir ki Gilliam, yaratıcılığını sınırlamamak ve orijinal eserin gölgesinde kalmamak için aldığı bilinçli olarak La Jetee’yi izlememiştir. Gilliam’ın kendine has sinematik dili, filmin her karesine nüfuz etmiştir. Filmin bütçesi o dönem için oldukça mütevazı sayılabilecek 29.5 milyon dolar seviyesindeydi ve Gilliam’ın görsel dehası ile oyuncuların bu vizyona inanarak ücretlerinde indirime gitmesi, ortaya bir başyapıt çıkarmıştır.
Filmin hikayesi 2035 yılında başlıyor. 1996 yılında dünyaya yayılan ve 5 milyar insanın ölümüne neden olan ölümcül bir virüs, insanlığı yeryüzünden silmiş, hayatta kalan az sayıda insanı ise Philadelphia’nın derinliklerinde kurulan derme çatma yer altı kolonilerinde yaşamaya mahkum etmiştir. Bu distopik dünyada yeryüzü artık vahşi hayvanların ve doğanın egemenliği altındadır.
James Cole (Bruce Willis), suç işlediği için mahkum edilmiş ancak gözlem yetenekleri nedeniyle otoriter bir bilim kurulu tarafından seçilmiş bir gönüllüdür. Görevi basittir ama bir o kadar da imkansızdır: Zaman makinesiyle virüsün yayılmaya başladığı 1996 yılına gitmek, virüsün mutasyona uğramamış orijinal halini bulmak ve kaynağı hakkında bilgi toplamaktır. Önemli olan nokta şudur, Cole dünyayı kurtarmak veya geçmişi değiştirmek için gönderilmez. Gelecekteki insanların bir tedavi geliştirmesi için ihtiyaç duydukları verileri toplamak üzere görevlendirilmiş bir veri toplayıcıdır.
Ancak bu bilim kurulu kesin bir bilim yapamamaktadır ve teknolojik hatalar sonucunda Cole, kendisini 1996 yerine 1990 yılının Baltimore’unda bulur. Üzerinde sadece hastane kıyafetiyle, tuhaf şeyler mırıldanan, polisle girdiği arbede sonrası Dr. Kathryn Railly’nin (Madeleine Stowe) gözetimi altında bir akıl hastanesine kapatılır. Burada, tüketim toplumuna ve babasına karşı nefret besleyen, hiperaktif ve manik Jeffrey Goines (Brad Pitt) ile tanışır. Cole’un hastanede anlattığı gelecekten gelme hikayeleri, psikiyatri biliminin gözünde klasik bir paranoid şizofreni vakasıdır.
12 Maymun’un en güçlü yanlarından biri, karakterlerinin siyah ve beyaz olmaması, her birinin zihinsel olarak derin ve parçalanmış olmasıdır.
Bruce Willis, James Cole rolüyle kariyerinin belki de en dokunaklı ve savunmasız performansını sergiliyor. Yönetmen Gilliam, Willis’in her zamanki aksiyon kahramanı imajından tamamen sıyrılmasını istediği için ona setten önce uzak durması gereken oyunculuk alışkanlıklarının bir listesini bile vermiş 🙂 Cole karakteri, çocukken bir havaalanında şahit olduğu trajik bir olayın hayaliyle yaşayan ve ağır travmalar geçiren bir adam olarak karşımıza çıkıyor.
Cole’un asıl dramı, gerçeği bilmesine rağmen kimseyi buna inandıramaması etrafında dönüyor. 1990’ların dünyasına adım attığında, o dönemin renklerine, müziğine ve temiz havasına adeta büyülenerek bakıyor. Fakat o dünya için Cole, sadece kendi halinde sayıklayan bir deliden ibaret. Bir süre sonra Dr. Railly’nin mantıklı açıklamalarını o kadar çok dinliyor ki, kendi anılarının aslında sadece bir delilik ürünü olduğuna inanmaya başlıyor. Delilik, onun için acı gerçeklerden kaçabileceği huzurlu bir sığınağa dönüşüyor. Filmin en hüzünlü çelişkisi de burada yatıyor çünkü Cole iyileşmeye çalışırken aslında gerçekleri reddetmiş oluyor.
Brad Pitt’in canlandırdığı Jeffrey Goines karakteri, filmin anarşist ve toplumsal eleştiri yapan yüzüdür. Pitt, bu rol için psikiyatri koğuşlarında haftalarca vakit geçirmiş ve Gilliam, karakterin manik enerjisini korumak için çekimler boyunca oyuncunun sigara içmesini yasaklamıştır. Jeffrey, modern toplumun köleleştirici doğasına dair keskin eleştiriler getiriyor. Ona göre, eğer bir insan sistemin istediği gibi tüketmiyorsa akıl hastası olarak etiketlenir.
Jeffrey, filmin büyük bir bölümünde virüsü yayan 12 Maymun Ordusu’nun lideri olarak şüpheleri üzerine çeker. Ancak gerçekte o, sadece babasının hayvanlar üzerinde yaptığı deneylere ve genel otoriteye başkaldıran bir aktivisttir. Jeffrey’nin deliliği, etrafındaki dünyanın çarpıklığına verilen bir tepkidir. Cole’dan aldığı ilhamla veya Cole’un ona yanlışlıkla verdiği fikirlerle, o meşhur orduyu kurar.
Madeleine Stowe’un canlandırdığı Dr. Kathryn Railly karakteri, hikayeye aslında bizlerin yani izleyicinin mantıklı sesi olarak dahil oluyor. Bir psikiyatrist olarak Cole’u bilimsel kalıplara oturtmaya ve onu anlamlandırmaya çalışıyor. Ancak Cole’un geçmişe dair önceden bildiği küçük detayların tek tek doğru çıkması ve sunduğu imkansız kanıtlar, Kathryn’in bütün dünyasını altüst ediyor.
Kathryn’in yaşadığı bu değişim filmin en can alıcı noktalarından biri sayılabilir. Cole yavaş yavaş deli olduğuna ikna olurken, tam tersine Kathryn onun aslında geleceği gören bir tür haberci olduğunu fark etmeye başlıyor. Bu karakter değişimi bizlere ister istermez; eğer bir gerçeğe sadece siz inanıyorsanız gerçekten deli mi sayılırsınız yoksa herkesin ortak olduğu bir yalana inanmadığınız için mi delisiniz? sorusunu sorguruyor..
12 Maymun filminin o kendine has atmosferi, Terry Gilliam’ın görsel dehası ve görüntü yönetmeni Roger Pratt’ın ustalığı sayesinde ortaya çıkıyor. Film boyunca bizi sürekli huzursuz eden ve bir şeylerin ters gittiğini hissettiren en önemli teknik Hollanda Açısı denilen yöntemdir. Kamera sahneleri sürekli yan yatmış veya eğik açılarla çekerek dünyanın ekseninden kaydığını ve karakterlerin zihinsel olarak ne kadar dengesiz olduğunu gözler önüne seriyor.
Gelecek tasviri ise alışık olduğumuz pürüzsüz ve teknolojik dünyalardan çok farklı bir görünüme sahip. Paslı metaller, eski elektrikli süpürge parçaları ve terk edilmiş binalardan oluşan adeta bir hurdalık estetiği karşımıza çıkıyor. Bu durum Gilliam’ın karmaşık sistemlere ve endüstriyel kabuslara olan takıntısını yansıtıyor. Cole karakterinin sorgulandığı o meşhur yüksek koltuk ve etrafındaki karmaşık ekranlar, tek bir insanın devasa bir sistem karşısında ne kadar çaresiz ve küçük kaldığını bizlere gösteriyor. Philadelphia’nın karlı ve ıssız sokaklarında aslanların ve kutup ayılarının dolaştığı sahneler ise tüyler ürperten bir kıyamet sonrası manzara oluşturuyor.
12 Maymun, yüzeydeki bir bilimkurgu aksiyonu olmanın çok ötesine geçer. Filmin kalbinde yatan birkaç temel tema vardır.
Film, temellerini Yunan mitolojisindeki Kassandra Sendromu‘na dayandırır. Kassandra, geleceği görme yeteneğine sahip olan ama hiç kimsenin ona inanmadığı bir kadındır. James Cole, modern bir Kassandra’dır. Dünyanın sonunu getirecek olan felaketi bilmekte, ancak bu bilgi ona sadece acı ve yalnızlık getirmektedir. Geleceği bilmek ama onu değiştirecek güce sahip olmamak, insan zihni için en büyük işkencedir. Bu sendrom, film boyunca hem Cole’un hem de Kathryn’in yazdığı kitap üzerinden işleniyor.
12 Maymun, zaman yolculuğu türündeki birçok filmin aksine, geçmişin değiştirilemeyeceğini savunur. Bu, kapalı döngü teorisidir. Cole’un geçmişe gitmesi, felaketi önlemez aksine felaketin bir parçası olur. Havaalanında gördüğü o rüya, aslında kendi ölümüdür. Film, zamanın bir nehir gibi aktığını ve insanın bu akışta sadece bir yolcu olduğunu, taşların yerini değiştiremeyeceğini anlatıyor. Gelecek Tarihtir sloganı, bu kaçınılmazlığı zaten özetliyor.
Terry Gilliam her filminde olduğu gibi burada da deliliği bir kaçış yolu ya da gerçeğin farklı bir hali olarak ele alıyor. 12 Maymun filminde psikiyatri bilimi insanları gerçekten iyileştirmek yerine onları sisteme uydurmaya çalışan bir baskı aracı gibi yansıtılıyor. Cole ve Jeffrey karakterlerinin maruz kaldığı ağır ilaç tedavileri, kapatıldıkları soğuk hücreler ve doktorların üstenci tavırları aslında modern toplumun farklı olana ne kadar tahammülsüz olduğunu kanıtlıyor. Dr. Railly’nin de açıkça dile getirdiği gibi psikiyatri bir anlamda neyin doğru neyin yanlış olduğuna tek başına karar veren modern bir inanç sistemine dönüşüyor.
Filmde aslında çok ironik bir çevreci mesaj saklı. İnsanlık yer altına saklanmak zorunda kalırken, yeryüzü tamamen hayvanlara ve doğaya kalmış durumda. Jeffrey Goines ve 12 Maymun Ordusu hayvanları kafeslerinden kurtarmaya çalışırken, farkında olmadan insanları kendi yarattıkları kafeslere hapsediyor. Üstelik asıl felaket beklenildiği gibi marjinal bir gruptan değil, tam aksine bilim dünyasının kalbinden, yani Dr. Goines’ın asistanı Dr. Peters’dan geliyor. Bilim hem felaketi başlatan güç hem de gelecekteki tek kurtuluş umudu olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum insanın kendi yarattığı teknolojiler ve buluşlar karşısında düştüğü o trajik çelişkiyi net bir şekilde hissettiriyor.
12 Maymun, sinema tarihine saygı duruşunda bulunan bir filmdir. Özellikle Alfred Hitchcock‘un incelemesini de yazdığımız Vertigo filmiyle olan bağları çok derindir. Cole ve Kathryn’in sinemada Vertigo izledikleri sahne, filmin özünü zaten yansıtıyor. Cole, filmin değişmediğini ama her seferinde kendisinin farklı olduğu için filmi farklı gördüğünü söyler. Bu, zaman yolculuğu ve hafıza üzerine yapılmış en etkileyici yorumlardan biridir. Ayrıca Kathryn’in sarı perukla kılık değiştirmesi, Vertigo’daki Kim Novak’ın karakterine ve geçmişin hayaletlerine yapılan doğrudan bir atıftır.
12 Maymun, izleyicinin zihninde bitmeyen bir soru işareti bırakıyor. Filmin sonunda, James Cole’un ölümüyle döngü tamamlanır. Küçük çocuk yani gelecekteki Cole, kendi ölümüne tanık olur ve bu anı onun tüm hayatını şekillendirecek olan o meşhur rüyaya dönüşür. Ancak uçağın içindeki son sahnede, gelecekten gelen bilim insanı Jones’un virüsü yayan adamın yanına oturması ve – Ben sigortayım demesi, bir umut ışığıdır.
Bizler, kendi yarattığımız sistemlerin, inançların ve teknolojilerin esiriyiz. Zamanın akışını durduramayız veya geçmişi silemeyiz; yapabileceğimiz tek şey, o anın tadını çıkarmak ve belki de insanlığın yaptığı hatalardan ders çıkarmaktır.. tabii eğer o ana kadar hayatta kalabilirsek. 12 Maymun, insanın kendi sonunu nasıl hazırladığına ve bu kaçınılmaz sondan kaçmaya çalışırken nasıl daha da derine battığına dair sarsıcı bir yapımdır.
Bugün bile, küresel salgınlar ve çevre felaketleri gibi temaların hayatımızdaki yerini düşündüğümüzde, 12 Maymun’un ne kadar vizyoner ve korkutucu derecede gerçekçi bir yapım olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Terry Gilliam’ın bu başyapıtı, sinemaseverler için her izleyişte yeni bir detay sunan, zamanın ve deliliğin labirentinde asla kaybolmayan bir hazinedir.











