Bazı filmler sadece bir hikaye anlatmakla kalmaz, insanın zihninde asla silinmeyecek izler bırakır. Yönetmen Steve McQueen‘in 2008’de çektiği ilk büyük filmi olan Açlık (Hunger) tam olarak böyle bir yapım. McQueen, bu filmde 1981 yılında Kuzey İrlanda’daki Maze Hapishanesi’nde yaşanan ve Bobby Sands önderliğindeki on mahkumun ölümüyle biten o meşhur açlık grevini konu alıyor. Ancak bu film alışık olduğumuz belgesellerden veya siyasi filmlerden çok farklı.
McQueen bu sarsıcı olayı anlatırken bedenin nasıl bir silaha dönüştüğünü ve insan iradesinin sınırlarını gözler önüne seren duygusal bir deneyim sunuyor. Film bildiğimiz anlatım tarzlarını bir kenara iterek bizi hapishanenin o dar koridorları ile dışkıyla kaplı hücrelerine hapsediyor ve bizler bir adamın yavaş yavaş eriyip bir iskelete dönüşmesini izlemek zorunda kalıyoruz.
Yönetmen McQueen bu filme başlamadan önce sanat dünyasında çok saygın bir isimdi ve önemli ödüller kazanmıştı. Sanatçı geçmişi filmin her karesinde kendisini belli ediyor. Hikayeyi süslü kelimelerle veya klasik sahnelerle anlatmak yerine görüntünün ve sesin gücüne güvenmeyi seçiyor. Filmdeki o bitmek bilmeyen sessiz sahneler ve detaylara odaklanan çekimler, izleyicinin yaşananları sadece görmesini değil adeta bedeninde hissetmesini sağlıyor.
McQueen’in tarzı üzerinde Jean-Luc Godard, Robert Bresson, Andy Warhol ve Sergei Eisenstein gibi isimlerin derin etkileri görülür. Bu etkiler sayesinde Açlık filmi izleyiciyi sadece dışarıdan bakan biri gibi değil, olayların tam ortasında hissettiren bir yolculuğa çıkarıyor. Bir video sanatçısı olan McQueen, görüntüler üzerindeki hakimiyetini sinemaya taşıyarak hapishanedeki şiddeti ve açlığı büyük bir titizlikle ekrana yansıtıyor. Ancak bunu yaparken yaşanan acıları asla olduğundan daha şirin veya duygusal göstermeye çalışmıyor, her şeyi olduğu gibi çıplaklığıyla sunuyor.
Onun kamerasında bir sineğin kanat çırpması veya bir gardiyanın ellerinin titremesi gibi küçük detaylar bile aslında koca bir siyasi kavganın ağırlığını hissettiren çok güçlü semboller haline geliyor. Yönetmen büyük cümleler kurmak yerine bu küçük ama sarsıcı anlarla hikayeyi iliklerimize kadar işliyor.
Maze Hapishanesi ve 1981 Açlık Grevi
Filmi gerçekten anlamak için Kuzey İrlanda’nın Sorunlar denilen o karanlık yıllarına bakmak gerekiyor. Maze Hapishanesi, hem IRA üyelerinin hem de karşıt grupların tutulduğu devasa bir yerdi. 1970’lerin başında mahkumlara verilen siyasi suçlu statüsü 1976’da geri alınınca işler karıştı. İngiliz hükümeti onları sıradan birer suçlu olarak görüyordu ama mahkumlar kendilerini bir savaşın esiri olarak kabul ediyorlardı.
Direniş ilk önce battaniye protestosu ile başladı. Mahkumlar hapishane kıyafetlerini giymeyi reddedip sadece battaniyelere sarındılar. Ardından yıkanmayı reddettikleri ve dışkılarını hücre duvarlarına sürdükleri o korkunç süreç geldi. Dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher – Suç suçtur, siyaset değildir diyerek asla geri adım atmayınca, Bobby Sands önderliğinde o meşhur açlık grevi başladı. Sands grevdeyken milletvekili seçilse de 66 gün sonra hayatını kaybetti ve ardından dokuz arkadaşı daha can verdi.
Filmin ilk yarısında neredeyse hiç konuşma yok. McQueen bize sadece hapishanedeki şiddeti ve mahkumların buna bedenleriyle nasıl karşılık verdiğini gösteriyor. Devlet, mahkumun hayatı üzerinde tam bir kontrol kurmak isterken, mahkum da kendi bedenini feda ederek bu gücü sarsmaya çalışıyor. Bu durum, insanın elinde hiçbir şey kalmadığında kendi vücudunu nasıl bir silaha dönüştürebileceğini kanıtlıyor.
Hücre duvarlarına dışkıyla çizilen o devasa şekiller filmde sadece bir kirlilik gibi değil, adeta birer sanat eseri gibi yansıtılıyor. Bu çizimler mahkumların hapishane yönetimine karşı kurduğu bir savunma hattı gibi. Gardiyanlar tazyikli sularla hücreleri temizlemeye çalışırken aslında mahkumların iradesini kırmak istiyorlar. Ancak mahkumlar kendi atıklarıyla sarılıp yaşayarak devletin düzen ve temizlik kurallarını hiçe sayıyorlar. Böylece kendilerine dayatılan canavar damgasını bilinçli bir direniş aracına çeviriyorlar.
Film, şiddeti uygulayan gardiyanları da unutmuyor. Gardiyan Raymond Lohan’ın sahnelerinde, şiddetin sadece kurbanı değil, ona başvuranı da nasıl bitirdiğini görüyoruz. Lohan’ın tertemiz evi, özenle ütülenmiş kıyafetleri ve her sabah işe gitmeden önce arabasının altında bomba araması, onun da sürekli bir korku ve savaş içinde yaşadığını gösteriyor. McQueen, Lohan’ın ellerindeki yaraları yıkadığı sahnelerle hapishanedeki vahşetin o huzurlu ev hayatına nasıl sızdığını sessizce anlatıyor.
Filmin teknik olarak en etkileyici bölümü ise tam ortasındaki Bobby Sands ve Rahip Dominic Moran arasındaki uzun sohbet sahnesi. Yaklaşık 17 buçuk dakika süren bu sahne, kamera hiç yerinden oynamadan tek seferde çekildi. Bu uzun diyalog, filmin o ana kadarki sessizliğini ve izlediğimiz fiziksel acıları, derin bir ahlaki tartışmayla dengeliyor.
İzleyici bir anda o yoğun şiddet sahnelerinden çıkıp iki insanın hayat, ölüm ve inanç üzerine yaptığı bu sarsıcı kavgaya tanık oluyor. Bobby Sands bu sahnede neden ölümü göze aldığını anlatırken, Rahip ise bu yöntemin doğruluğunu sorguluyor.
Sands ve Moran bir hapishane masasında karşı karşıya oturup başlayacak olan açlık grevinin haklı olup olmadığını tartışıyorlar. Rahip Moran bu yapılanın aslında bir intihar olduğunu ve ahlaki olarak savunulamayacağını söylüyor. Sands ise ellerinde kalan tek silahın bu grev olduğunu ve büyük bir davanın ancak bu kadar sert bir fedakarlıkla kazanılabileceğini savunuyor. Sands’in çocukken acı çeken bir tayı boğarak öldürdüğüne dair anlattığı hikaye, onun bazen korkutucu olabilen o sarsılmaz inancını ve kendi doğrularını nasıl savunduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bu sahnenin çekimi için Michael Fassbender ve Liam Cunningham, Belfast’ta bir eve kapanıp bir hafta boyunca her gün defalarca prova yaptılar. Kameranın hiç kıpırdamadan durması ve oyuncuların yüzlerinin yer yer karanlıkta kalması, bizi sadece onların sesine ve söylediklerine odaklanmaya zorluyor. Bu durum izleyiciye adeta bir tiyatro sahnesindeymiş hissi vererek Sands’in karakterini kelimelerle ne kadar güçlü kurduğunu gösteriyor.
Michael Fassbender’ın Bobby Sands rolü için yaptıkları sinema tarihinin en uç örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Fassbender, Sands’in açlıktan eriyen vücudunu gerçeğe dönüştürmek için uzman kontrolünde on hafta boyunca günde sadece 600-900 kalori alarak 20 kilodan fazla verdi. Sadece sardalye, fındık ve meyveyle beslendiği bu zorlu süreçte sosyal hayatını bitirdiğini, uykularının kaçtığını ve hatta fiziksel enerjisinin tamamen tükendiğini anlatıyor.
Yönetmen McQueen bu büyük fiziksel değişimin filmin dürüstlüğü için şart olduğunu savunsa da bazı eleştirmenler bu durumu etik bulmadı. Oyuncunun kendine bu kadar zarar vermesi yerine makyaj tekniklerinin kullanılıp kullanılamayacağı çok tartışıldı. Ancak filmin son sahnelerinde Sands’in vücudunda oluşan yatak yaraları, dışarı fırlayan kemikleri ve solan bakışları, izleyicide makyajla asla ulaşılamayacak sarsıcı bir gerçeklik hissi uyandırıyor.
Fassbender’ın bu role hazırlanma süreci sadece bedensel değil aynı zamanda ruhsal bir yolculuktu. Sahnelerde Sands’in zayıflıktan titreyen elini masaya koyuşu ya da sigarasını tutuş tarzı, tükenmiş bir vücudun içindeki o bitmek bilmeyen iradeyi çok iyi yansıtıyor. Bu etkileyici performans, Fassbender’ı Marlon Brando’nun gençlik yıllarındaki o hem kırılgan hem de çok güçlü olan oyunculuk tarzına yaklaştırıyor.
Filmin son kısımları, Sands’in açlık grevinde yaşadığı biyolojik aşamalara ve adım adım ölüme gidişine odaklanıyor. McQueen bu süreci tıbbi bir soğuklukla ama bir o kadar da şiirsel bir dille anlatıyor. Böbreklerin iflas etmesi, mide yaraları ve deride açılan delikler gibi acı gerçekler, izleyiciyi insan bedeninin ne kadar savunmasız olduğuyla yüzleştiriyor. Tam da bu ağır noktada film o katı gerçeklikten biraz uzaklaşarak Sands’in zihnindeki hatıralara ve doğa görüntülerine yöneliyor.
Gökyüzünde süzülen kuşlar ve kargalar, Sands’in hapishaneye dönüşmüş bedeninden kurtuluşunu simgeleyen birer araç olarak kullanılıyor. Bazı eleştirmenler bu görüntüleri biraz sıradan bulsa da McQueen’in bu tercihi, filmin o ana kadarki boğucu ve sert havasına bir nefes aldırma çabası gibi görünüyor. Sands’in son anları, siyasi bir savaşçının ölümünden çok, inandığı değerler uğruna dünyadaki her şeyden vazgeçen bir azizin çektiği çileyi andırıyor.
Açlık filmi sadece 1981 yılının bir tablosu değil. Yapım 2008 yılında vizyona girdiğinde, aslında Abu Ghraib ve Guantanamo Bay gibi hapishanelerde yaşanan işkence tartışmalarının tam ortasına düştü. Yönetmen McQueen bu filmin siyasi bir mesajdan çok insan doğasıyla ilgili olduğunu söylese de, hikaye kaçınılmaz olarak bir devletin kendi vatandaşına uyguladığı planlı şiddeti eleştiriyor.
Bu açlık grevinin sonuçları Kuzey İrlanda siyasetini tamamen değiştirdi. Bobby Sands’in ölümü tüm dünyada büyük bir yankı uyandırırken, Sinn Fein’in seçimlerde büyük bir güç kazanmasına yol açtı. Film, bu dev siyasi değişimi başlatan o dar ve kirli hücrelerdeki sessiz acıyı göstererek, tarihin sadece rakamlardan ve imzalardan ibaret olmadığını kanıtlıyor.
Minimalist tarzı, titizlikle hazırlanan sesleri ve Fassbender’ın akıllara durgunluk veren performansı, filmi sıradan bir dönem hikayesi olmaktan çıkarıp zamansız bir yapıma dönüştürüyor. Film bizleri bir insan inandığı bir fikir için bedeninden, sağlığından ve canından vazgeçebilir mi? sorusuyla karşı karşıya bırakıyor.











Bir Yorum