Sosyeteden İnsan Manzaraları

Amerikan Rüyasının Kırık Aynası

Sinema tarihi, yönetmenlerin ustalık dönemlerinde ortaya koydukları ve tüm yeteneklerini tek bir eserde topladıkları özel anlarla doludur. Robert Altman‘ın 1993 yapımı Sosyeteden İnsan Manzaraları (Short Cuts) filmi, hem yönetmenin kendi kariyeri hem de 90’lar Amerikan sineması için tam olarak böyle bir dönüm noktasıdır.

Hollywood’un klasik kurallarını yıkmayı ve alışılmış hikaye anlatımını değiştirmeyi seven “asi yönetmen” Altman, bu filmde izleyiciyi Los Angeles’ın güneşli ama huzursuz sokaklarına davet ediyor. Film, tam 22 farklı karakterin birbirine dolanan hayatları üzerinden baş döndürücü bir hikaye sunuyor.

Film, şehri istila eden devasa bir böcek sürüsüne karşı savaşan helikopterlerin gürültüsüyle açılır. Gecenin karanlığında uçan bu araçlar, Akdeniz Meyve Sineği istilasını durdurmak için Los Angeles’ın üzerine ilaç püskürtür. Aslında bu açılış sahnesi, filmin tüm havasını özetleyen harika bir benzetmedir.

Yukarıdan bakıldığında düzenli ve parıltılı görünen şehir, gerçekte içten içe çürümektedir. İnsanlar ise bu çürümeyi bastırmak için üzerlerine yağan zehirli bir sisin altında yaşamlarını sürdürmeye çalışır. Yönetmen Altman, daha ilk kareden itibaren izleyiciye sıradan bir hikaye değil, hasta bir toplumun röntgenini çekeceğinin işaretini verir.

Altman, 1970’li yıllarda Mash ve Nashville gibi filmlerle büyük başarılar kazansa da 1980’leri Hollywood’un uzağında, adeta bir sürgün gibi geçirdi. Özellikle 1980 yapımı Temel Reis (Popeye) filminin gişede çakılması ve eleştirmenlerden ağır darbeler alması, onu sektörün dışına itmişti.

Fakat 1992 yılında çektiği Oyuncu (The Player) filmiyle muhteşem bir geri dönüş yaparak sinemanın hala en keskin gözlemcisi ve en yenilikçi anlatıcısı olduğunu herkese gösterdi. Sosyeteden İnsan Manzaraları ise bu dönüşün zirve noktasıdır. Bu film, Altman’ın sinema anlayışının en olgun, en karmaşık ve bir o kadar da acımasız örneği olarak kabul edilir.

Filmin temelinde, modern kısa öykücülüğün en büyük isimlerinden Raymond Carver yer alıyor. Ancak bu film, alışık olduğumuz türden bir kitap uyarlaması değil. Genelde sinemacılar tek bir romanı veya hikayeyi seçer, onu senaryoya dönüştürüp bir sonuca bağlar.

Altman ise burada devrim niteliğinde bir yöntem deniyor. Carver’ın dokuz ayrı öyküsünü ve “Lemonade” isimli şiirini alıp hepsini parçalara ayırıyor. Sonra bu parçaları birbirine karıştırıp yeniden birleştirerek ortaya bambaşka ve devasa bir bütün çıkarıyor. Carver, edebiyat dünyasında “kirli gerçekçilik” denilen akımın en önemli temsilcisi olarak biliniyor.

Carver’ın öyküleri normalde Amerika’nın ücra köşelerinde, yağmurlu, gri ve kasvetli kasabalarda geçer. Kahramanları ise genelde garsonlar, işçiler veya hayatın yorgunluğunu omuzlarında taşıyan az konuşan insanlardır. Carver, süssüz ve sade bir dil kullanarak her şeyi en çıplak haliyle anlatır. Altman ise bu hikayeleri alıp güneşin, trafiğin ve lüks havuzların şehri Los Angeles’a taşıyor.

Bu mekan ve sınıf değişikliği filmin havasını tamamen değiştirse de hikayelerin özü aynı kalıyor. Carver’ın karakterleri mutfak masasında ucuz bira içerken çaresizliğe düşerken, Altman’ın karakterleri şık caz kulüplerinde veya havuzlu villalarda aynı duyguları yaşıyor. Yönetmen, işçi sınıfının hüznünü alıp Los Angeles’ın pırıltılı ama içi boş hayatlarının içine yerleştiriyor. Şehir değişse de o derin iletişimsizlik ve boşluk hissi hiç değişmiyor. Hatta Los Angeles’ın parlak güneşi, bu insanların yaşadığı mutsuzluğu çok daha belirgin ve sarsıcı bir hale getiriyor.

Altman bu uyarlama için – Carver’ın sıkı hayranları muhtemelen bu işten hoşlanmayacak diyerek baştan dürüst davranmıştı. Ona göre yazara sadık kalmanın yolu metni kelimesi kelimesine kopyalamak değil, o metnin hissettirdiği duyguyu sinemanın imkanlarıyla yeniden inşa etmekti.

Altman, Carver’ın öykülerine dokunulmaz kutsal metinler gibi bakmak yerine onları işlenmeye hazır birer hammadde olarak gördü. Karakterlerin isimlerini ve mesleklerini değiştirdi, olay yerlerini ve zamanlarını tamamen farklı kurguladı. Buna rağmen bir evliliğin sessizce bitişini, bir evladın kaybıyla gelen o büyük boşluğu veya ihanetin soğukluğunu Carver’ın kitaplarındaki o ilk günkü tazeliğiyle beyaz perdeye aktarmayı başardı.

Filmde kullanılan ve dönüştürülen Carver’ın öyküleri şunlardır:

  1. Komşular (Neighbors)
  2. Senin Kocan Değiller (They’re Not Your Husband)
  3. Bunu Kadınlara Söyle (Tell the Women We’re Going)
  4. Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? (Will You Please Be Quiet, Please?)
  5. Çok Fazla Su, Eve Çok Yakın (So Much Water So Close to Home)
  6. Küçük, İyi Bir Şey (A Small, Good Thing)
  7. Vitaminler (Vitamins)
  8. Koleksiyoncu (Collectors)
  9. Jerry, Molly ve Sam.

Altman, farklı öyküleri bir araya getirmek için karakterler arasında akrabalık, komşuluk veya tesadüfi karşılaşmalar gibi bağlar kuruyor. Bir hikayede izlediğimiz garson, başka bir hikayedeki çocuğa arabasıyla çarpan kişi olarak karşımıza çıkabiliyor. Ya da bir öyküdeki doktor, bir diğerindeki ressamın eşi çıkıyor. Bu birbirine geçen yapı sayesinde izleyici, filmdeki herkesin aslında görünmez iplerle birbirine bağlı olduğunu derinden hissediyor.

Filmin orijinal ismi olan Short Cuts, aslında iç içe geçmiş birkaç farklı anlama geliyor. Kelime anlamıyla “kestirmeler” demek olan bu isim, hem Los Angeles trafiğinde yolunu bulmaya çalışan insanları hem de hayatın zorluklarından kaçmak için bulunan kolay çözümleri temsil ediyor. Aynı zamanda “kısa kesitler” anlamıyla bu insanların hayatlarından alınan küçük parçalara ve sinemadaki hızlı kurgu geçişlerine gönderme yapıyor. Film ülkemizde ise kültürel bir dokunuşla Sosyeteden İnsan Manzaraları adıyla gösterime girdi.

Türkiye’deki bu isim tercihi, filmin bizde nasıl algılandığını anlamak açısından oldukça merak uyandırıcıdır. İsimdeki sosyete vurgusu ilk başta kafa karıştırabilir çünkü filmdeki karakterlerin çoğu garson, şoför veya havuz temizleyicisi gibi sıradan işlerde çalışan insanlar. Ancak Los Angeles’ın o pırıltılı ve havuzlu dünyası, dışarıdan bakınca herkese yüksek bir hayat yaşıyormuş izlenimi veriyor. Belki de bu isim bilinçli bir iğneleme olarak seçildi. Bu insanların maddi durumları ne olursa olsun, modern hayatın yüzeysel gösteriş dünyasının ve tüketim kültürünün birer parçası oldukları anlatılmak isteniyor olabilir.

İsmin asıl zekice yanı ve belki de seçilme sebebi olan kısım, sonundaki İnsan Manzaraları ifadesidir. Bu tabir, doğrudan Nazım Hikmet’in ölümsüz eseri Memleketimden İnsan Manzaraları kitabına bir selam gönderiyor. Nazım Hikmet bu eserinde, Haydarpaşa Garı’ndan kalkan bir trendeki farklı sınıflardan, dertlerden ve hayallerden gelen insanların devasa bir resmini çizer. Altman’ın filmi de aslında tam olarak bunu yapıyor. Los Angeles gibi devasa, hiç durmayan ve gürültülü bir şehirde yaşayan insanların birbirine değen hayatlarını geniş bir bakış açısıyla sunuyor.

Nazım’ın eserindeki insan galerisi mantığı ile Altman’ın mozaik kurgusu birbirine mükemmel şekilde benziyor. Her iki sanatçı da tek bir kahramanın peşinden gitmek yerine, sıradan insanların küçük hikayeleri üzerinden bir dönemin ruhunu ve toplumun genel halini anlatmayı tercih ediyor. Bu açıdan bakınca, Türkçe isim orijinalinin birebir çevirisi olmasa bile filmin ruhunu, çok karakterli yapısını ve toplumsal derinliğini Türk izleyicisine aktarmak için çok zekice bir yerelleştirme örneği sunuyor.

Küçük, İyi Bir Şey (A Small, Good Thing)

Filmin ve Carver’ın belki de en iç burkan, en insani hikayesi Finnigan çiftinin başına gelenlerdir. Her şey son derece neşeli bir hazırlıkla, küçük oğulları Casey’nin doğum günü için fırından özel bir pasta sipariş edilmesiyle başlar. Ancak Casey doğum gününden hemen önce okula giderken talihsiz bir araba kazası geçirir.

Altman bu noktada büyük trajediyi hayatın sıradanlığıyla birleştirir. Casey’ye çarpan kişi bir canavar değil, sadece o an dalgın olan ve kendi dertleriyle uğraşan garson Doreen’dir. Kaza anı anidir ve şok etkisi yaratır. Küçük çocuk iyi olduğunu söyleyip eve yürümeye çalışsa da bu aslında yaklaşan felaketin sessiz işaretidir. Casey kısa süre sonra komaya girer.

Aile hastanede çaresizce beklerken evin telefonu durmadan çalar. Arayan kişi, sipariş edilen pastayı almadıkları için çok sinirlenen fırıncıdır. Fırıncı çocuğun kaza geçirdiğinden tamamen habersizdir. O sadece emeğinin karşılığını alamadığını düşünen, zengin müşteriler tarafından ekildiğine inanan öfkeli bir esnaf gibi aileyi taciz eder. Telefonda – Pastanızı unuttunuz, ne biçim ailesiniz? diye bağırıp tehditkar mesajlar bırakır.

Bu hikaye aslında modern dünyadaki iletişimsizliğin ve önyargının en acı örneğidir. Fırıncı kötü bir insan değildir, sadece durumu bilmemektedir. Aile ise en büyük acısını yaşarken dış dünyanın bu anlamsız ve zalim saldırısı karşısında savunmasız kalır. Altman bu durumu öyle hassas işler ki izleyici hem aileye hem de kendi küçük dünyasında haksızlığa uğradığını sanan yalnız fırıncıya üzülür.

Finalde çocuklarını kaybeden ailenin fırına gidip gerçeği anlattığı an filmin en dokunaklı sahnesidir. O sert fırıncının gerçeği öğrendiğindeki utancı ve onlara yeni çıkmış sıcak ekmek ikram etmesi, insanların ortak bir acıda nasıl buluşabileceğini gösterir. Ekmek o an bir barış sembolü ve hayatın her şeye rağmen devam ettiğinin kanıtı haline gelir.

Çok Fazla Su, Eve Çok Yakın (So Much Water So Close to Home)

Filmdeki bir diğer sarsıcı ve rahatsız edici hikaye, Çok Fazla Su, Eve Çok Yakın öyküsünden geliyor. Stuart, Gordon ve arkadaşları, her yıl yaptıkları gibi şehrin gürültüsünden ve ailevi sorumluluklarından kaçıp balık tutmaya giderler. Bu, tipik bir “erkek erkeğe tatil” kaçamağıdır. Ancak nehir kıyısında, suyun içinde kayaların arasına sıkışmış çıplak bir kadın cesedi bulurlar.

Burada Altman, erkek dünyasının dışarıdan normal görünen ama aslında dondurucu derecede duygusuz ve hesapçı olan yanını sergiliyor. Adamlar cesedi görünce hemen polise haber vermek yerine kendi aralarında bir tartışmaya giriyorlar. – Şimdi dönersek polisle uğraşacağız, tatilimiz mahvolacak. Kadın zaten ölmüş, ona bir faydamız olmaz gibi korkunç bir mantık yürütüyorlar. Bu kararın ardından balık tutmaya devam ediyorlar.

Hatta daha da ileri gidip ceset akıntıya kapılmasın diye onu bileğinden bir iple kıyıya bağlıyorlar. Koca hafta sonunu o cansız bedenin birkaç metre ötesinde balık tutup içki içerek, şakalaşarak geçiriyorlar. Ceset onlar için bir insan değil, sadece tatillerini bölen bir engel haline geliyor.

Stuart eve döndüğünde durumu eşi Claire’e sanki önemsiz bir olaymış gibi anlatıyor. Claire’in yaşadığı dehşet ve kocasının bu kadar ruhsuz olmasına inanamaması, ilişkilerini temelden sarsıyor. Claire için o ceset bir kadını ve insanlığı temsil ederken, kocası için sadece bir sorundan ibaret kalıyor. Altman bu hikayede kadın ve erkek bakış açısı arasındaki uçurumu ve modern insanın başkalarının acısına karşı ne kadar duyarsızlaşabildiğini yüzümüze tokat gibi çarpıyor.

Filmdeki en tuhaf, en komik ama aynı zamanda en huzursuz edici hikayelerden biri Lois ve Jerry çiftine aittir. Lois, evden çalışan bir telefon seks operatörüdür. Ancak Altman bu durumu heyecan verici bir fantezi gibi değil, son derece sıkıcı ve sıradan bir iş gibi yansıtır.

Lois bir yandan mutfakta bebeğinin altını değiştirip günlük ev işleriyle uğraşırken, diğer yandan telefondaki tanımadığı adamlara ateşli cümleler kurar. Bu sahneler, duyulan ses ile görünen manzara arasındaki büyük uyumsuzluk üzerine kuruludur. Lois’in sesi arzuyla titrerken, yüzünde büyük bir bezginlik vardır ve elleri bebek pudrasına bulanmıştır. Kocası Jerry ise evin içinde dolanırken tüm bu konuşmaları duyar ve karısının başka erkekleri hayal dünyasında tatmin etmesine her gün şahit olur.

Havuz temizleyicisi olarak çalışan Jerry, karısının bu işten kazandığı paraya muhtaç durumdadır. Ancak bu durumun yarattığı aşağılanma duygusu, onun iç dünyasında erkekliğine vurulmuş ağır bir darbe gibi büyür. Jerry’nin bastırılmış öfkesi ve kendini yetersiz hissetmesi, onu filmin her an patlamaya hazır en tehlikeli karakterlerinden biri yapar. Karısının mesleği ile kendi özel hayatları arasındaki çizgi silindikçe, Jerry’nin şiddet eğilimi de korkutucu bir boyuta ulaşır. Bu hikaye, paranın en mahrem alanlara bile nasıl girdiğini ve duygusal bağların bile nasıl ticarete döküldüğünü simgeliyor.

Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? (Will You Please Be Quiet, Please?)

Dr. Ralph Wyman ve eşi Marian, dışarıdan bakıldığında başarılı, kültürlü ve varlıklı bir çift gibi görünürler. Ancak bu parıltılı evliliğin altında söylenmemiş sözler, derin şüpheler ve geçmişin yükü gizlidir. Ralph, eşinin yıllar önce çok sarhoş oldukları bir gece başka bir adamla birlikte olup olmadığını saplantı haline getirmiştir. Bu şüphe, bir kurt gibi içini kemirip durmaktadır.

Bu hikaye, Carver’ın Lütfen Sessiz Olur Musun, Lütfen? adlı öyküsünden yola çıkıyor. Julianne Moore’un canlandırdığı Marian karakteri, filmin en cesur ve akılda kalıcı sahnelerinden birine imza atıyor. Kocasıyla tartıştığı sırada üzerine içki döküldüğü için eteğini çıkarıyor ve belinden aşağısı çıplak halde, sanki hiçbir şey olmamış gibi kavgaya devam ediyor. Buradaki çıplaklık sadece fiziksel bir durum değil, duygusal bir soyunmayı da simgeliyor. Marian, eşinin karşısında tüm savunmasızlığıyla dururken aslında toplumun ona yüklediği o nazik ve medeni maskeyi de bir kenara atıyor.

Ralph’in bitmek bilmeyen sorgulamaları sonunda Marian o geceyi itiraf eder. Fakat bu gerçek, bekledikleri rahatlamayı getirmek yerine aralarında çok daha büyük bir boşluk ve ağır bir sessizlik yaratır. Gerçeği öğrenmek Ralph’i özgür kılmaz, aksine kendi takıntılarının içine hapsediyor. Modern evliliklerdeki güven krizi ve geçmişin bugünü nasıl zehirlediği, bu çiftin hikayesi üzerinden ustalıkla anlatılıyor.

5. Polis ve Sistematik Yalanlar (Gene ve Sherri)

Tim Robbins tarafından canlandırılan polis memuru Gene Shepard, filmin en sevimsiz ve güvenilmez karakterlerinden biri olarak öne çıkıyor. Eşi Sherri’yi sürekli aldatan Gene, evdeki köpeği çocukların gözü önünde sebepsiz yere cezalandıracak kadar acımasızdır. Hatta köpeği uzak bir yere terk edip eve döndüğünde kaçtı diye yalan söyler ve tüm bunları yüzünde pişkin, sinir bozucu bir gülümsemeyle yapar. Gene, elindeki gücü kötüye kullanan, empati yeteneğinden yoksun, narsisist ve yalancı bir adamdır. Karısı Sherri ise tüm bu yalanların farkında olmasına rağmen her şeyi sessizce kabullenmiş görünür.

Gene’in hikayesi, tesadüflerin ne kadar sarsıcı ve karmaşık olabileceğini de gözler önüne seriyor. Sevgilisiyle buluşmak için uydurduğu yalanlar, onu şehirdeki diğer insanların hikayeleriyle bir şekilde karşı karşıya getiriyor. Gene, üzerindeki üniformayla Los Angeles’ta düzeni sağlayan bir kanun adamı gibi görünse de aslında kendi hayatındaki büyük karmaşayı bile yönetemiyor ve çevresine sadece huzursuzluk yayıyor.

6. Müzisyenler ve Sessiz İntihar (Zoe ve Tess)

Altman’ın Carver’ın öykülerine ek olarak filme kattığı ve tamamen kendi kurgusu olan hikayelerden biri de anne-kız müzisyenlerin öyküsüdür. Tess, yaşlanmakta olan, alkole düşkün, hayat dolu ama bir o kadar da bencil bir caz şarkıcısıyken kızı Zoe ise hüzünlü ve içine kapanık bir çellisttir. Bu iki karakter aslında filmin müzikal ruhunu oluşturur. Zoe’nin derin ve hüzünlü çello sesi ile Tess’in dumanlı caz şarkıları, sahneler arasında bir köprü kurar.

Ancak bu müzikal uyumun arkasında onarılamaz bir kopukluk gizlidir. Anne ve kız aynı evde yaşamalarına rağmen birbirlerine tamamen yabancıdırlar. Zoe’nin sessiz depresyonu ve duyulmayan yardım çığlıkları, annesinin gürültülü ve bencil dünyasında eriyip gider. Filmin sonlarına doğru gerçekleşen Zoe’nin intiharı, belki de hikayenin en sessiz ama en sarsıcı anıdır. Altman bu trajediyi büyük bir dramla veya abartılı müziklerle değil, hayatın içinde kaybolup giden küçük bir detay gibi sunar. Tıpkı Zoe’nin hayatının kendisi gibi. Bu durum, çevremizdeki insanların acılarına karşı duyduğumuz ilgisizliğin ne kadar öldürücü olabileceğine dair çok sert bir eleştiridir.

Koleksiyoncu (Collectors)

Carver’ın Koleksiyoncu öyküsünde, işsiz ve depresif bir adamın evine gizemli bir elektrikli süpürge satıcısı gelir. Bu karşılaşma oldukça sessiz, huzursuz ve belirsiz bir hava taşır. Altman ise bu sahneyi alıp bambaşka bir hale getiriyor. Filmde, Frances McDormand’ın canlandırdığı Betty karakterinin evine eski kocası Stormy gelir. Ancak Stormy’nin elinde bir süpürge değil, çalışır vaziyette gürültülü bir elektrikli testere vardır.

Stormy – Madem evi terk ediyorum, o zaman benim olan her şeyi de yok ederim mantığıyla hareket eder. Evdeki mobilyaları, koltukları ve masaları testereyle paramparça etmeye başlar. Bu sahne, Carver’ın sessiz geriliminin yerini Altman’ın gürültülü ve absürt mizahının almasına harika bir örnektir. Olay o kadar uç bir noktaya taşınır ki bir süre sonra izleyiciye komik gelmeye başlar. Fakat bu komedinin altında derin bir öfke ve sahiplenme hırsı yatar. Carver’ın sadece hissettirdiği şiddeti, Altman doğrudan gözler önüne seriyor.

Film, gökyüzünde şehre ilaç püskürten helikopterlerin gürültüsüyle başlar ve yine aynı seslerle biter. Bu sahneler aslında Los Angeles’ta o yıllarda gerçekten yaşanmış bir meyve sineği istilasına ve buna karşı yapılan ilaçlamaya dayanıyor. Ancak Altman bu olayı harika bir benzetme olarak kullanıyor. Helikopterler, karakterlerin tepesinde dolaşan, onları sürekli izleyen ve fark ettirmeden zehirleyen baskıcı bir gücü, yani devleti ya da otoriteyi temsil ediyor.

Şehirdeki her birey, aslında bu görünmez sineklere karşı başlatılan savaşın bir parçası haline gelmiş durumda. Bu durum karakterlerin ruhsal olarak nasıl zehirlendiğini ve üzerlerine yağan toplumsal kuralların onları nasıl boğduğunu simgeliyor. Herkes bir şeylerden korunmaya veya kurtulmaya çalışıyor fakat bu sözde korunma yöntemi, hayatın kendisini çok daha katlanılmaz bir hale getiriyor.

Filmde sıkça üzerinde durulan temel konulardan biri hayatın tamamen tesadüfler üzerine kurulu olmasıdır. Robert Altman bir röportajında bu durumu şöyle özetlemiştir. Birisi piyangoyu kazanırken aynı gün bir başkasının kafasına tuğla düşüp ölebilir. İkisi de aslında aynı şeydir, yani tamamen şanstır.

Casey’nin başına gelen trafik kazası, balıkçıların nehirde cesetle karşılaşması veya polis Gene’in yalanlarının bir bir ortaya dökülmesi gibi olayların hepsi birer tesadüf zinciridir. Film bize evrende ilahi bir adaletin olmadığını, sadece olayların birbirini tetiklediği karmaşık ve düzensiz bir akış olduğunu fısıldıyor. Bu dünyada iyiler her zaman ödüllendirilmiyor, kötüler ise her zaman hak ettikleri cezayı almıyor.

Filmin sonuna doğru karşımıza çıkan ve yüzlerinde palyaço makyajı olan karakterlerin limon yediği sahne, aslında tüm bu anlattıklarımızın bir özeti gibidir. Palyaço yani eğlence/komedi ve limon yani ekşilik/acı, hayatın o trajikomik doğasını özetliyor. – Bizler limon emen palyaçolarız der gibidir Altman.. ..gülmeye çalışırken yüzümüz ekşir, acı çekerken komik duruma düşeriz..

Filmin finalinde Los Angeles devasa bir depremle sarsılır. Bu deprem, birbirini tanımayan ve kendi küçük dertlerine gömülmüş olan tüm karakterleri aynı anda sarsarak bir araya getirir. O an geldiğinde zengin doktor, fakir garson, aldatan koca ve yas tutan anne aynı sarsıntıyla sarsılır. Doğa olayları sınıfsal farkları ve kişisel dertleri bir anlığına silip herkesi sadece hayatta kalma isteğinde birleştirir. Bu olay, tüm hikayeleri zorla da olsa tek bir noktada düğümleyen bir müdahale gibidir.

Robert Altman bu filmi bir senfoniden ziyade bir Caz Rapsodisi olarak tanımlamıştı. Bu tanım, filmin akışını anlamak için harika bir anahtar sunuyor. Caz müziğinde olduğu gibi bu filmde de bir ana tema var ancak her karakter kendi solosunu atıyor. Bazen diğerleriyle uyumsuz sesler çıkarsalar da bazen hep birlikte muhteşem bir ritim yakalıyorlar.

Kurgucu Geraldine Peroni ile birlikte çalışan Altman, sahneler arasındaki geçişleri sert kesintiler yerine oldukça akışkan bir yapıda tutuyor. Bir hikayeden diğerine geçerken genellikle ortak bir ses, bir müzik ya da benzer bir görüntü kullanıyor. Mesela bir sahnede bir karakter telefonla konuşurken, kamera hafifçe kayarak yan evdeki başka birinin penceresine odaklanabiliyor. Bu teknik sayesinde izleyici, kopuk parçalar yerine kesintisiz bir şehir deneyimi yaşıyor. Film adeta bir nehir gibi akıyor; bazen hızlanıp bazen yavaşlasa da yolculuk hiç durmuyor.

Filmin en etkileyici yanlarından biri de tartışmasız dev oyuncu kadrosudur. 1993 yılında bu kadar çok yıldız ismi bir araya getirip hiçbirini ön plana çıkarmadan herkese eşit alan tanımak büyük bir yönetmenlik başarısıdır. Altman oyuncularına bolca doğaçlama özgürlüğü tanımış. Senaryonun ana hatları belli olsa da konuşmaların gidişatı oyuncuların o anki hissiyatına bırakılmış. Bu yöntem her sahnenin o an gerçekten yaşanıyormuş gibi doğal gelmesini sağlıyor. Oyuncular sadece bir karakteri canlandırmakla kalmıyor, o karakterin dünyasında adeta nefes alıyorlar.

Sosyeteden İnsan Manzaraları, bittiğinde izleyicide her şey yerli yerine oturdu hissi bırakmayan o nadir filmlerden biridir. Klasik sinemanın alışık olduğumuz o rahatlatıcı final sahneleri veya tüm düğümlerin çözüldüğü sahneler burada karşımıza çıkmaz. Deprem olur, her yer toz duman içinde kalır ama hayat bir şekilde akmaya devam eder. Casey ölür ancak fırıncı sabah yine dükkanını açıp ekmek yapmayı sürdürür. Balıkçılar yeni bir tatil planı yapar. Aldatanlar yalan söylemeye, bekleyenler ise umut etmeye kaldıkları yerden devam ederler.

Altman bize bir sonuç sunmak yerine aslında hayatın içinden bir durum tespiti yapıyor. Modern dünyanın karmaşası içinde hepimiz kendi küçük balonlarımızın içine hapsolmuş durumdayız. Bu balonlar bazen birbirine çarpıyor, bazen de sadece yanından geçip gidiyor. Bazen büyük bir kaza ya da sarsıcı bir deprem bizi kendimize getiriyor fakat çok geçmeden yine kendi sıradan rutinimize ve o karmaşık yaşam akışına geri dönüyoruz.

Bu film, kendisinden sonra gelen birçok filme de ilham kaynağı olmuştur. Daha önce de bahsettiğimiz Paul Thomas Anderson’ın Manolya (Magnolia) yapımı ve 2004 yapımı Oscar ödüllü Çarpışma (Crash), yapısal olarak doğrudan bu yapımın mirasını taşıdı. Ancak Altman’ın filmi, onlardan farklı olarak daha az didaktiktir, ders vermez ve sadece gösterir.

Raymond Carver’ın dediği gibi, – Hayat, küçük iyi şeylerden ve büyük korkunç boşluklardan ibarettir. Robert Altman, bu boşlukları sinemanın büyüsüyle doldurarak, bize insan olmanın o dayanılmaz hafifliğini ve ağırlığını aynı anda hissettirdi. Film, üç saati aşan süresine rağmen, bittiğinde sanki sadece bir kesit izlemişsiniz gibi hissettiriyor. Çünkü insan manzaraları bitmez.. sadece bakış açınız değişir.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu