Logan

Süper Kahraman Sinemasının Bir Başyapıtı

2017’nin Mart ayında vizyona giren Logan, modern sinemanın en büyük dönüm noktalarından biridir. Yönetmen James Mangold bu filmle, Hugh Jackman’ın tam 17 yıl boyunca hayat verdiği Wolverine karakterine ve bildiğimiz X-Men dünyasına unutulmaz bir veda hazırladı.

Ancak Logan sadece bir final filmi de değildi. O güne kadar alıştığımız, rengarenk kostümlerin ve bitmek bilmeyen aksiyonun olduğu süper kahraman filmlerinin tüm kurallarını yıktı. Türün genetiğiyle oynayarak onu en küçük parçalarına kadar ayırdı ve süper kahraman hikayesini çok daha gerçekçi, sert ve duygusal bir zeminde yeniden kurdu.

Logan, süper kahraman türünün alışılagelmiş kalıplarını reddeden bir yapımdır. Modern Marvel veya DC filmlerinde görmeye alıştığımız süper kahraman aksiyonu bu filmde yoktur. James Mangold, kamerasını yaşlanan bir adamın titreyen ellerine odaklıyor. Mangold’un bu tercihi, filmi tipik bir çizgi roman uyarlaması olmaktan çıkarıp, ayakları yere basan bir dram haline getiriyor.

Logan gibi bir filmin ortaya çıkması, Hollywood’un o dev bütçeli ve her zaman garantici olan dünyasında aslında tam bir mucize. Normalde stüdyolar işin içine büyük paralar girince risk almaktan köşe bucak kaçarlar. Fox stüdyosu da yıllarca X-Men markasını daha çok oyuncak satabilmek ve her yaştan gence hitap edebilmek için hep belli bir sınırda, yani aile dostu ayarında tutmaya çalıştı.

Ancak yönetmen James Mangold ve Hugh Jackman’ın bambaşka bir fikri vardı. Onlar, Wolverine gibi bir karakterin vedasının ancak sansürsüz bir şiddetle ve yetişkinlere hitap eden ağır konularla hakkıyla yapılabileceğine inanıyorlardı. Sonunda stüdyoyu ikna ettiler ve ortaya alıştığımız o sıradan kahraman filmlerinden çok farklı, kanlı canlı ve gerçekçi bir yapım çıktı.

Bu vizyonun kabul edilmesinde 2016’daki Deadpool’un başarısı kapıyı biraz aralamış olabilir ama Logan’ın havası ondan çok farklıydı. Deadpool ne kadar gırgır şamataysa, Logan o kadar ciddi, karanlık ve can yakıcıydı. Yönetmen James Mangold, stüdyoyu ikna etmek için filmi klasik bir kovboy filmi ile karanlık bir polisiye karışımı olarak sundu.

Ancak filmin önündeki en büyük engel olan gişe kaygısını çözen kişi Hugh Jackman oldu. Filmin +18 sınırı alması stüdyoyu korkutunca, Jackman elini taşın altına koydu ve maaşından dev bir kesinti yapmayı kabul etti. Onun bu fedakarlığı sayesinde filmin bütçesi düştü ve stüdyonun finansal riski azaldı. Böylece yönetmen, reklamcıların ne istediğine değil, Wolverine’in ruhuna neyin yakıştığına odaklanma özgürlüğünü kazandı.

Old Man Logan Uyarlaması 

Filmin ilham kaynağı olarak Mark Millar ve Steve McNiven’in ünlü grafik romanı Old Man Logan gösterilse de, Mangold bu grafik romanı doğrudan uyarlamamıştır. Çizgi romandaki distopik gelecekte, Hulk çeteleri, Venom simbiyotları ve Red Skull’ın olduğu bir evrende geçiyordu. Logan filmi ise bu fantastik öğeleri tamamen eleyerek, hikayeyi gerçeğe en yakın zemine oturtmuştur. Mangold, çizgi romanın ruhunu alıp, onu 1992 yapımı Affedilmeyen (Unforgiven) filmindeki Bill Munny karakterinin gerçekçiliğiyle harmanladı. Bu tercih, filmin sadece çizgi roman hayranlarına değil, saf sinema izleyicisine de hitap etmesini sağlayan en kritik karardı.

Film, klasik bir süper kahraman açılışından olabildiğince uzak bir şekilde başlıyor. 2029 yılındayızdır ve Logan, El Paso yakınlarında bir limuzinin arka koltuğunda sarhoş bir halde uyanır. Bu sahne, karakterin mitolojik statüsünün nasıl yerle bir edildiğinin ilk göstergesidir. Bir grup çete üyesi, limuzinin lastiklerini çalmaya çalışırken, Logan’ın müdahalesi hantal, yavaş ve acı doludur. Pençeleri çıkarken elleri kanar, enfeksiyon kapmış derisi iltihaplıdır. İlk dövüş sahnesi, hayatta kalma mücadelesi veren yaralı bir hayvanın çırpınışlarını andırır. Bu sekans, filmin şiddet dilini bizlere gösterdi: Artık şiddet estetik değildir.. sonuçları vardır.. ve acı verir..

Logan’ın saklandığı yer, Meksika sınırındaki terk edilmiş bir dökümhanedir. Bu mekan Logan’ın ruh halini yansıtan bir metafordur gibidir. Paslı, işlevini yitirmiş ve zehirli. Logan burada, güneş ışığına çıkamayan albino mutant Caliban ile birlikte, doksanlı yaşlarındaki Charles Xavier’e bakmaktadır. Bir zamanlar dünyanın en güçlü beyni olan Profesör X, şimdi demans hastalığının pençesindedir ve kontrol edilemeyen nöbetleri, çevresindeki herkesi felç eden psişik dalgalar yaymaktadır. Charles’ın devasa, paslı bir su tankının içinde yaşaması, onun hem dünyadan izole edildiğini hem de kendi zihninin içinde hapsolduğunu simgeler.

Logan’ın bu durgun ve perişan hayatı, Gabriela adında bir kadının aniden ortaya çıkmasıyla altüst olur. Kadın, Logan’dan Laura adındaki küçük bir kızı alıp Kuzey Dakota’daki Eden denilen güvenli bir yere götürmesini istiyor.

Başta bu işe hiç bulaşmak istemeyen Logan, Gabriela öldürülünce ve küçük Laura’nın aslında kendi genetik kopyası olduğunu öğrenince kaçacak yeri kalmadığını anlıyor. Böylece kahramanımız, her ne kadar ayak dursa da kaderine razı olup bu zorunlu yolculuğa istemeye istemeye çıkıyor.

Filmin ikinci bölümü, klasik bir yol hikayesine dönüşüyor. Logan, Charles ve Laura’nın birlikte yola düşmesiyle, aslında sürekli didişen üç farklı neslin bir araya geldiği tuhaf bir aile tablosu izliyoruz.

Oklahoma City’de bir otelde mola verdiklerinde, aralarındaki o buzlar da yavaş yavaş erimeye başlıyor. Logan ve Laura’nın marketten kıyafet seçtiği, Charles’ın otel odasında küçük kızla eski bir kovboy filmi olan Shane‘i izlediği o anlar, aslında onlara asla tam olarak sahip olamayacakları normal bir hayatın kısa bir provasını yaptırıyor.

Ancak bu huzur anları, Donald Pierce ve Reavers ekibinin saldırılarıyla kesintiye uğrar. Filmin en kritik dönüm noktalarından biri, yolda yardım ettikleri Munson ailesinin çiftlik evinde geçirdikleri gecedir. Akşam yemeği sahnesi, filmin duygusal zirvelerinden biridir. Charles, Logan’a dönüp, İşte hayat böyle bir şey Logan. İnsanlar birbirini sever, evi yuva yapan budur. Bir an olsun bunu hissetmelisin der. Bu replik, aslında yaklaşan trajedinin habercisidir. Çünkü bu huzur, Logan’ın geçmişinden gelen bir hayaletle, X-24 ile yerle bir edilecektir.

X-24’ün ortaya çıkışı, filmin en şok edici anlarından biridir. Logan’ın gençliğinin, öfkesinin ve kontrolsüz vahşetinin bir kopyası olan bu klon, Charles’ı yatağında öldürür. Charles, son nefesinde karşısındakini Logan sanarak ona içini dökerken, aslında katiliyle konuşmaktadır. Bu sahne, Patrick Stewart’ın kariyerindeki en dokunaklı anlardan biridir; karakteri huzur bulduğunu sandığı anda vahşice katledilir. Logan’ın bu durumu fark edip çaresizce odaya ulaşmaya çalışması, filmin en trajik tonudur.

Logan, Charles’ı ormanın derinliklerinde gömdükten sonra, Laura ile birlikte yolun geri kalanını derin bir sessizlik ve yas içinde tamamlıyorlar. Hedefleri olan Eden’e vardıklarında ise buranın bir efsane değil, tıpkı Laura gibi laboratuvardan kaçmayı başaran diğer mutant çocukların toplandığı gizli bir sığınak olduğunu anlıyorlar.

Aslında Logan başta böyle bir yerin varlığına hiç inanmamıştı, her şeye boş vermiş ve umudunu kesmişti. Ancak o çocukları kanlı canlı karşısında görmek, içindeki o hiçbir şeyin anlamı yok diyen karamsar havayı sonunda dağıtmaya başlıyor.

Filmin finali, çocukların Kanada sınırına kaçmaya çalıştığı o meşhur ormanlık alanda kopuyor. Logan artık fiziksel olarak tamamen bitmiş durumda ama çocukları korumak için elinde kalan son kozu oynuyor ve kendisine o tehlikeli serumu enjekte edip son bir kez Wolverine’e dönüşüyor. Fakat bu yapay güç hem geçici hem de vücuduna çok ağır bir yük bindiriyor.

Logan’ın kendi kopyası olan X-24 ile kapışması aslında bir nevi kendi geçmişiyle ve içindeki canavarla son kavgası gibi. Sonunda Logan onu tek başına alt edemiyor.. son noktayı Laura’nın sıktığı özel mermi koyuyor.

Logan’ın vedası ise hem çok yavaş hem de can yakıcı derecede sessiz oluyor. Laura’ya fısıldadığı – Demek böyle hissettiriyormuş… sözü aslında iki anlama geliyor. Hem hayatında ilk kez ölümü tadıyor hem de ilk kez bir babanın evladına duyduğu o gerçek sevgiyi iliklerine kadar hissediyor. Laura’nın mezar başındaki haçı yana yatırıp X şekline getirmesi ise sinema tarihinin en unutulmaz karelerinden biri olarak hafızalarımıza kazınıyor.

Karakter Analizleri

Hugh Jackman’ın on yedinci yılında sergilediği bu performans, süper kahraman sinemasında nadir görülen bir derinliğe sahiptir. 2029’un Logan’ı, X-Men filmindeki karakterden fersah fersah uzaktadır. İyileşme faktörü yavaşlamış ve vücudu, iskeletindeki adamantium metali tarafından zehirlenmektedir. Her öksürüğünde ciğerlerinin iflas ettiğini hissederiz. Jackman, karakterin bu fiziksel çöküşünü sadece makyajla değil, beden diliyle de mükemmel yansıtıyor. Topallaması, bulanık bakışları ve sürekli yorgun hali, izleyiciye artık bitse de gitsem diyen bir adamı gösteriyor.

Logan’ın ruh hali, efendisini kaybetmiş ve dımdızlak ortada kalmış bir samuraya, yani bir Ronin’e benziyor. Artık uğrunda savaşacağı bir amacı kalmamış, tüm sevdiklerini kaybetmiş ve hayatta kalmayı ödül değil, bir ceza gibi gören bir adam o.

İşte tam bu noktada Laura ile tanışması, onun için aslında bir kurtuluş bileti oluyor. Başta kızı terslemesi ve kabul etmemesi aslında taş kalpli olmasından değil, ona bağlanıp sonra onu da kaybetmekten deli gibi korkmasından kaynaklanıyor. Filmin sonunda kızı için canını vermesi ise yolculuğunu tamamladığını gösteriyor. Logan artık emir alan bir asker olarak değil, sevdiği için her şeyi göze alan bir baba olarak hayata gözlerini yumuyor.

Henüz 11 yaşında olan Dafne Keen, filmin büyük bir kısmında hiç konuşmadan, sadece bakışları ve hayvansal içgüdüleriyle oynayarak olağanüstü bir performans sergiler. Laura, Logan’ın aynasıdır; aynı öfke, aynı pençeler ve aynı travma. Ancak o, henüz masumiyetini tamamen kaybetmemiştir. Keen’in seçmelerde Hugh Jackman’a gerçekten sert bir yumruk atması ve sahneyi doğaçlama olarak İspanyolca küfürlerle devam ettirmesi, rolü almasındaki en büyük etkendir. Laura’nın aksiyon sahnelerindeki vahşiliği, onun ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu gösterirken, Charles ile olan sahnelerindeki şefkati, içindeki çocuğu ortaya çıkarıyor.

Sir Patrick Stewart, Profesör X’i daha önce hiç görmediğimiz bir savunmasızlıkta canlandırdı. Dünyanın en tehlikeli beyni, Alzheimer benzeri bir hastalığın pençesindedir. Onun nöbetleri, sadece kişisel bir sağlık sorunu değil, çevresi için bir felakettir. Filmde ima edilen Westchester Olayı, Charles’ın bir nöbet sırasında X-Men ekibinin çoğunu yanlışlıkla öldürdüğünü işaret ediyor. Bu korkunç gerçek, karakterin üzerindeki suçluluk duygusunu dayanılmaz kılıyor. Stewart, huysuz bir ihtiyar ile bilge bir lider arasında gidip gelen performansıyla, izleyiciyi hem güldürüyor hem de derinden yaralıyor.

Filmde çatışma ortamını yaratan, dünyayı ele geçirmek isteyen süper kötüler değil, onları optimize etmek isteyen şirket adamlarıdır. Richard E. Grant’ın hayat verdiği Dr. Zander Rice karakteri, mutantları yok eden ve onları kendi patentli silahları olarak yeniden üreten Transigen şirketinin başındaki isimdir. Motivasyonu, babasının Wolverine tarafından öldürülmüş olmasının intikamı gibi görünse de, asıl amacı mutantları birer ürün haline getirmektir. GDO’lu mısır şurubu ile mutant genini baskılaması, modern kapitalizmin ve biyoteknolojinin etik dışı kullanımına dair korkutucu bir eleştiridir.

Boyd Holbrook tarafından canlandırılan Donald Pierce karakteri ise, karizmatik bir saha lideridir. Logan’a duyduğu hayranlık ile onu avlama arzusu arasındaki denge, karaktere ilginç bir boyut katıyor. Pierce ve sibernetik uzuvlu paralı askerler ekibi Reavers, Logan’ın eski dünyasına karşı, teknolojinin soğuk ve duygusuz yeni dünyasını temsil ediyor.

Görüntü yönetmeni John Mathieson, Logan‘ı çekerken, alışılagelmiş süper kahraman filmlerinin parlak ve steril görüntüsünden kaçınmıştır. Film, anamorfik lenslerle çekilmiş, özellikle Louisiana, New Mexico ve Mississippi’deki dış mekanlarda doğal ışık kullanımına ağırlık verilmiştir. Renk paleti, filmin ilk yarısında kavurucu güneşi ve kuraklığı hissettiren sarı, turuncu ve sepya tonlarına hakimken; Kuzey Dakota’ya yaklaştıkça ve hikaye finale doğru ilerledikçe, yerini ormanın soğuk mavisine ve grisine bırakır. El kamerası kullanımı, aksiyon sahnelerine bir belgesel gerçekçiliği katarak, izleyicinin karakterlerin acısına ortak olmasını sağlar.

Marco Beltrami’nin film müziği, süper kahraman filmlerinin epik orkestralarından tamamen ayrışıyor. Yönetmen Mangold’un talebi üzerine Beltrami, Cam armonika, piyano ve distorte edilmiş perküsyon seslerini kullanarak, tekinsiz ve hüzünlü bir atmosfer oluşturmuştur. Müzik, sahnelerin önüne geçmez; aksine rüzgar sesi, motor gürültüsü ve sessizlikle harmanlanarak arka planda bir ağıt gibi işliyor.

Filmin en belirgin müzikal kimliği ise Johnny Cash ile kurulur. Fragmanlarda kullanılan Hurt şarkısı filmin ruhunu belirlerken, filmin sonunda jenerikte çalan The Man Comes Around, dini referansları ve kıyamet tasviriyle Logan’ın yolculuğuna nokta koyar. Şarkıdaki Ve bir adam hesap vermeye geldiğinde… sözleri, Logan’ın hem tanrıyla hem de kendi geçmişiyle hesaplaşmasını simgeler.

Film boyunca Shane filmine yapılan referanslar, Logan‘ın filminin omurgasını oluşturuyor. Shane filmindeki Silahlar Vadisi repliği, Laura tarafından Logan’ın mezarı başında okunur: Bir adam neyse odur Joey, bunu değiştiremezsin… Yaşayan bir şeyle öldürmek arasında fark yoktur. Logan, tıpkı Shane gibi, şiddet dolu geçmişinden kaçmaya çalışan ama şiddeti son bir kez iyilik için kullanmak zorunda kalan bir silahşördür. Bu, klasik Western mitinin modern bir yeniden yorumudur.

Logan, vizyona girdiği dönemin politik atmosferiyle de ilişki bir sorunu da gözler önüne getirir. Hikayenin Meksika sınırında başlaması, tel örgüler, kaçak geçişler ve peşlerindeki paramiliter güçler, göçmen krizine dair güçlü bir mesajdır. Laura ve diğer mutant çocukların Eden’e ulaşma çabası, daha iyi bir yaşam arayan mültecilerin umut yolculuğunu yansıtır. Mutantlar, toplumun dışladığı, korktuğu ve yok etmek istediği Öteki’lerdir.

Dr. Rice’ın mutantları yok etme yöntemi, filmin en korkutucu tarafını bizlere gösteriyor. Artık X-Men grafik romanlarından aşina olduğumuz Sentinel robotları veya devasa savaşlar yoktur. Bunun yerine market raflarındaki mısır şurubuna karıştırılan genetik baskılayıcılar vardır. Toplum, farkında olmadan kendi evrimini durdurmuş ve tek tipleşmiştir. Transigen şirketi, yaşamın kendisine patent koyarak, çocukları birer mülkiyet olarak görür. Bu, biyopolitikanın beden üzerindeki iktidarının en uç noktasıdır.

Logan, klasik bir filmin finali gibi değil, sinemada koca bir devrin kapanışıdır. Hugh Jackman, tam 17 yıl boyunca hayat verdiği Wolverine karakterine, tam da ona yakışacak şekilde, gururlu ama bir o kadar da hüzünlü bir veda etti.

Bu filmin asıl başarısı, kendisinden sonra gelen Joker veya The Batman gibi daha karanlık, tamamen karaktere odaklanan ve sınırları zorlayan filmlerin önünü açmış olmasıdır. Logan’ın mezarındaki o meşhur X işareti de sadece eski takımına veya okuluna bir selam çakmak değildir. O işaret toplumun dışladığı ötekilere ve o yenilmez efsanelerin arkasındaki kanlı canlı insana duyulan saygının bir simgesidir.

Daha Fazla Göster
Başa dön tuşu