Protesto

Fransız Sokaklarının Sessiz Çığlığı

Mathieu Kassovitz’in 1995 yılında dünya sinemasına sunduğu Protesto, orijinal adıyla La Haine, üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hala ilk günkü tazeliğini ve sarsıcılığını koruyan nadir yapıtmardan biridir. Film, Paris’in ışıltılı sokaklarının, eyfel kulesi manzaralı romantik akşamlarının çok ötesinde, beton yığınlarının arasına sıkışmış, unutulmuş ve dışlanmış bir gençliğin yirmi dört saatini mercek altına alıyor.

Siyah-beyaz bir dünyanın içine hapsedilmiş bu hikaye, modern toplumun görmezden geldiği insanların, o görünmezlikten kurtulmak için başvurdukları öfkenin ve bu öfkenin nasıl kaçınılmaz bir felakete dönüştüğünün belgesidir. Film, izleyiciyi bir taraftan alıp diğer tarafa savuran o meşhur saat düzeneğiyle, her geçen dakikada gerilimi biraz daha tırmandırarak aslında bir toplumun nasıl adım adım uçuruma sürüklendiğini gösterir.

Filmin hikayesi, Paris’in kenar mahallelerinde patlak veren büyük bir ayaklanmanın hemen ertesi sabahında, saat 10.38’de başlıyor. Gece boyunca süren çatışmaların, yakılan arabaların ve polisle girilen arbedelerin tozu henüz yere inmemiştir. Bu gerginliğin fitilini ateşleyen olay ise, Abdel Ichaha ismindeki genç bir mahalle sakininin polis sorgusu sırasında ağır bir şekilde darp edilerek komaya girmesidir. Abdel’in yaşam savaşı vermesi, mahalledeki tüm gençler için bir onur meselesine ve bastırılmış öfkelerini dışa vurmak için bir bahaneye dönüşmüştür. Kassovitz, bu atmosferi anlatırken 1990’lı yılların Fransa’sında yaşanan gerçek olayları ve toplumun huzursuzluğunu bize yansıtıyor.

Hikaye, her biri farklı kökenlerden gelen üç yakın arkadaşın etrafında dönüyor.. Yahudi Vinz, Afrika kökenli Hubert ve Arap asıllı Said. Bu üçlü, aslında Fransa’nın göçmen geçmişinin ve bu geçmişin yerli çocuklarının bir yansımasıdır. Mahalledeki ayaklanma sırasında bir polis memuru silahını kaybetmiştir ve bu silah, Vinz’in eline geçmiştir. İşte filmdeki o meşhur gerilim de bu noktada başlıyor. Vinz, eğer Abdel hastanede ölürse, bu silahla bir polis vuracağına yemin eder. Bu yemin, filmin sonuna kadar bir saatli bomba gibi karakterlerin ve biz izleyicilerin tepesinde asılı duracaktır.

Filmde, bu üç gencin mahalledeki boş gezişlerinden Paris’in merkezine yaptıkları yolculuğa, orada yaşadıkları dışlanmışlıktan tekrar mahallelerine dönüşlerine kadar olan süreci izliyoruz. Bu süreçte tanık olduğumuz her sahne, aslında bu gençlerin neden bu kadar öfkeli olduğunu, toplumun onları nasıl birer suç istatistiği olarak gördüğünü ve bu bakış açısının onları nasıl şiddete ittiğini adım adım işliyor. Kassovitz, bu gençleri şaka yapan, korkan, hayal kuran ve en önemlisi birbirine tutunmaya çalışan insanlar olarak gösteriyor.

Üç Farklı Öfke | Tek Bir Kader

Filmin asıl gücü, bu üç karakterin arasındaki bağdan ve her birinin baskı altındayken sergilediği farklı tavırlardan geliyor. Onlar sadece arkadaş değil, her biri sistemin bir yerinden darbe almış ve kendine göre hayatta kalmaya çalışan birer gençlik profilidir.

Vinz, grubun en tehlikeli görünen ama aslında kendi içinde en çok savaş veren üyesi. Vincent Cassel‘in canlandırdığı bu karakter, bütün öfkesini polise ve düzene kusuyor. Elindeki silah, ona hayatı boyunca hiç hissetmediği bir güç ve otorite duygusu veriyor. Sürekli ayna karşısında sert adam pozları kesen, Amerikan gangster filmlerindeki tipleri taklit eden biri olsa da bu sertliği aslında içindeki o derin korkuyu ve yalnızlığı gizlemek için kullandığı bir maske.

Vinz’in asıl trajedisi, özünde bir katil olmaması. Film boyu bir polisi vuracağım diye gezinse de eline gerçekten fırsat geçtiğinde tetiği çekemiyor. Onun şiddeti aslında birinden intikam almak için değil, sadece ben de buradayım diyebilmek için. Toplumda bir hiç olarak görüldüğü için ancak bir silahın arkasındayken birisi olabileceğini sanıyor. Vinz aslında kurban olmaya hazır bir saldırgan gibi, nitekim tam şiddetten vazgeçip silahı Hubert’e teslim ettiği an, anlamsız bir şiddetin kurbanı olup gidiyor.

Hubert ekibin en olgun, en sakin ve belki de en dertli üyesi. Diğerlerinin aksine o bataklıktan çıkmak için gerçekten uğraşmış, boks yapmış ve bir spor salonu açarak mahalledeki gençlere örnek olmaya çalışmış. Ancak olaylar sırasında spor salonunun yakılması, Hubert’in hayata olan güvenini yıkan en büyük darbe oluyor. Hubert şiddetin çözüm olmadığını çok iyi biliyor ve Vinz’i sürekli – Nefret, nefreti doğurur diyerek uyarıyor.

Hubert filmin vicdanı gibi ama onun bile sabrı gördüğü adaletsizlikler karşısında yavaş yavaş tükeniyor. Paris’te polislerin ona ve Said’e yaptığı işkenceler, Hubert’in içindeki o sağduyulu adamı resmen öldürüyor. Hubert kaçıp gitmek istiyor, mahalleden, Paris’ten, bu hayattan kurtulmak istiyor ama sistemin görünmez zincirleri onu her seferinde geri çekiyor. Filmin sonunda o kadar uyarısına rağmen silahı eline alması, bir insanın sistem tarafından nasıl adım adım şiddete sürüklendiğinin en acı kanıtı.

Said ise grubun neşesi ve enerjisi. Ne Vinz kadar öfkeli ne de Hubert kadar derin düşüncelere sahip. Onun işi, iki arkadaşı arasındaki kavgayı yatıştırıp grubu bir arada tutmak. Said, mahalledeki o amaçsız bekleyişi en iyi yansıtan karakter. Günlerini şaka yaparak, ufak tefek işlerin peşinde koşarak ve sadece günü kurtararak geçiriyor.

Said karakteri, filmin başında gözlerini açan ve sonunda o büyük patlamaya dehşetle şahit olan kişi. O aslında biziz, yani seyirci. Olayların tam ortasında ama hiçbir şeyi kontrol edemiyor, sadece başına gelenleri yaşıyor. Paris’teki sanat galerisi sahnesinde insanlarla iletişim kurmaya çalışırken yaşadığı dışlanmışlık, aslında topluma ne kadar uzak olduğunu bir kez daha yüzüne vuruyor. Said nefret saçan biri değil, o nefretin sonuçlarını en yakından izleyen kişi.

Filmin asıl mesajı ve felsefesi, o meşhur elli katlı binadan düşen adam hikayesinde gizli. Film bu hikayeyle başlıyor ve yine bu hikayeyle bitiyor. Adam binadan aşağı düşerken her katta kendini teselli etmek için – Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda… diyor. Ama asıl mesele şu ki önemli olan düşüş değil, yere çarpma anıdır.

Bu hikaye aslında hem Fransa’nın hem de modern toplumun bir özeti gibi. Toplumdaki eşitsizlikler, ırkçılık ve adaletsizlikler tıpkı o binadan aşağı düşmek gibi. Yetkililer ve insanlar büyük bir patlama yaşanmadığı sürece şimdilik bir sorun yok, her şey yolunda diyerek kendilerini kandırıyorlar. Oysa düşüş devam ediyor ve sorunlar çözülmediği sürece o kaçınılmaz yere çarpma anı her saniye biraz daha yaklaşıyor. Sorunları görmezden gelmek onları yok etmiyor, sadece felaketi bir süreliğine erteliyor.

Protesto, mekanları hikayeyi anlatmak için çok ustaca kullanıyor. Film aslında iki ana yerde geçiyor; Gençlerin kendi mahallesi ve hiç bilmedikleri Paris şehir merkezi. Mahalle her ne kadar beton yığını ve gri olsa da gençlerin kendilerini ait hissettikleri, kurallarını bildikleri ve güvende oldukları bir yer. Ancak Paris’in merkezi onlar için sanki düşman gibi. Şehir merkezine gittiklerinde sadece kıyafetleri veya konuşma tarzları yüzünden insanların onlardan korktuğunu, garsonların servis yapmak istemediğini ve polisin sürekli enselerinde olduğunu görüyoruz.

Onlar için Paris, Eyfel Kulesi’nin ışıklarını uzaktan seyrettikleri ama içine asla kabul edilmedikleri bir masal gibi. Bir sahnede reklam panosundaki Dünya Sizin yazısını Said’in Dünya Bizim diye değiştirmesi, aslında hem o dünyaya ait olma isteğini hem de ne kadar dışlandıklarını çok hüzünlü bir şekilde anlatıyor. Gençler yaşadıkları ülkeye ait hissetmediklerinde, o ülkenin kurallarına ve değerlerine de saygı duymuyorlar. Bu da suç işlemeyi, bir hayatta kalma ve ben de buradayım deme yolu haline getiriyor.

Film ilk bakışta basit bir sokak hikayesi gibi görünse de içinde pek çok simge ve gizemli sahne barındırıyor. Bu sahneler, karakterlerin ruh halini ve toplumun durumunu daha derinden anlamamıza yardımcı oluyor.

Gençlerin Paris’te bir umumi tuvalette karşılaştıkları yaşlı adamın hikayesi, filmin en düşündürücü kısımlarından biri. Yaşlı adam, toplama kampına götürülürken arkadaşı Grunwalski’nin tuvaletini yapmak için durduğunu anlatır. Tren hareket ettiğinde Grunwalski, pantolonu düşmesin diye ellerini bırakamaz.. bu yüzden trene binemez ve donarak ölür.

Bu hikaye aslında gurur, öncelikler ve arkadaşlık üzerine büyük bir derstir. Grunwalski, hayatını kurtarmak yerine sadece görünüşünü yani pantolonunu kurtarmaya çalıştığı için ölmüştür. Bu durum, sürekli birbirine sert görünmeye çalışan ve incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden didişen Vinz, Hubert ve Said için bir uyarı niteliğindedir. Eğer gerçek sorunlara odaklanmak yerine bu sahte sertliklerin peşinden giderlerse, sistemin çarkları arasında onlar da yok olup gideceklerdir.

Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde, bir DJ pencereleri açıp hoparlörlerini sokağa çevirir ve tüm mahalleye müzik dinletir. Kamera binaların üzerinden kuş bakışı süzülerek bu müziği takip eder. Bu sahne, mahalledeki gençlerin aslında kendi seslerini ve kültürlerini tüm dünyaya duyurma isteğidir. O anlarda gençler, polisin ve sistemin baskısından bir an olsun kurtulup özgürlüğü hissederler. Müzik, onların tek ortak dili ve kaçış noktasıdır.

Vinz’in film boyunca birkaç kez gördüğü inek, pek çok farklı şekilde yorumlanabilir. Bazıları bunun polise yönelik bir küfür olduğunu, bazıları ise yaklaşan ölümün habercisi olduğunu söyler. Ancak en basit haliyle bu inek, o beton binaların arasında ne kadar anlamsız ve yabancı duruyorsa, bu gençler de modern şehir hayatının içinde o kadar eğreti durmaktadır. İnek, Vinz’in gerçeklikten kopuşunun ve yaşadığı büyük yalnızlığın bir yansımasıdır.

Yönetmen Kassovitz, filmde polisi sadece tek taraflı bir canavar gibi yansıtmıyor. Aralarında mahalleliyi tanıyan, sadece işini yapmaya çalışan iyi polisler de vardır. Ancak asıl sorun, polisin bir kurum olarak bu gençlere karşı takındığı genel tavırdır. Polis onlar için mahallelerini ele geçirmeye çalışan bir işgalci güç gibi. Gençler de buna karşılık polisten nefret ediyorlar.

Bu karşılıklı nefret, her iki tarafın da birbirini insan olarak görmesini engelliyor. Karakoldaki o ağır işkence sahnesinde gördüğümüz gibi polisler gençleri döverken bir yandan da yanlarındaki stajyer polise işi öğretiyorlar. Şiddet orada artık sıradan bir iş haline gelmiştir. Bu, nefretin nasıl bir eğitim konusu olduğunu ve bir nesilden diğerine nasıl aktarıldığını çok net gösteriyor. Filmin sonunda yaşanan o kaza ise, silahların ve gerginliğin gölgesindeki bir hayatın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunun kanıtıdır. Silah bir kere kılıfından çıktı mı artık kimin haklı olduğunun hiçbir önemi kalmaz.. geriye sadece yaşanan büyük trajedi kalır.

Filmin siyah beyaz, anlatılan o dünyanın sertliğini ve umutsuzluğunu daha iyi hissettirmek içindir. Renkler olmayınca seyirci karakterlerin duygularına, yüzlerindeki o derin ifadelere ve soğuk betonun dokusuna çok daha fazla odaklanıyor. Bu görsel tarz, filmi sanki bir belgeselmiş gibi hissettiriyor ve anlatılanların gerçek olduğu duygusunu güçlendiriyor.

Kameranın kullanımı da bizi bu yirmi dört saatlik koşturmacanın tam ortasına çekiyor. Bazen karakterlerin dibine girip onlarla beraber yürüyormuşuz gibi hissediyoruz, bazen de kameranın uzaklaşmasıyla o devasa binaların arasında ne kadar küçük ve korumasız kaldıklarını görüyoruz. Arka planda hiç bitmeyen polis telsizi ve helikopter sesleri ise mahalledeki o kuşatılmışlık hissini her an canlı tutuyor.

Protesto’nun final sahnesi sinema tarihinin en sarsıcı ve en çok konuşulan sonlarından biridir. Vinz tam silahını Hubert’e vermiş, şiddetten vazgeçmiş ve evine dönmeye hazırlanırken bir polis arabası önlerini keser. Bir polis memuru Vinz’i taciz ederken kazara onu başından vurur. Bu an filmin başından beri biriken tüm o gerginliğin patladığı noktadır.

O anda Hubert silahını polise doğrultur, polis de silahını Hubert’e çevirir. Kamera Said’in yüzüne odaklanır, Said gözlerini kapatır ve tek bir silah sesi duyulur. Kimin öldüğü ya da tetiği kimin çektiği bilerek gösterilmez. Çünkü aslında kimin öldüğünün pek bir önemi yoktur. Önemli olan o nefret zincirinin sonunda mutlaka birinin ölecek olması ve bu şiddet döngüsünün daha da güçlenerek süreceğidir. O silah sesiyle film biterken aslında izleyicinin zihninde o meşhur cümle yankılanıyor. Önemli olan nasıl düştüğün değil, nasıl yere çakıldığındır. Hubert ve polisin o anki durumu aslında toplumun yere çakıldığı andır.

Toplumun bir kesimini görmezden gelmek onları yok etmiyor, aksine içlerindeki öfkeyi daha da büyütüyor. Şiddet bir adalet arama yolu olamaz çünkü şiddet sadece yeni adaletsizlikler doğurur. İnsanları sadece rakamlardan ya da dış görünüşten ibaret görmek onlardaki insanlığı öldürür. Bir toplum ancak en zayıf ve en dışlanmış halkası kadar güçlüdür. Eğer o halka koparsa bütün zincir dağılır..

Film bize yarayı işaret edip izleyiciye, bu yara senin de yaran diyor. Bizi rahat koltuklarımızdan çıkarıp o soğuk sokaklara sokuyor ve o üç gencin gözlerinin içine baktırıyor. Eğer o gözlerdeki umutsuzluğu ve öfkeyi görebiliyorsanız film amacına ulaşmış demektir. Kassovitz bizi bu sorunla baş başa bırakarak sinema tarihinin en güçlü toplumsal eleştirilerinden birini yapıyor.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu