Üçüncü Türden Yakınlaşmalar

İnsanlık, İletişim ve Evrensel Merak

1977 yılı, dünya sinema tarihi için sıradan bir yıl olmaktan çok uzaktır. Bu yıl, insanlığın gökyüzüne bakış açısını sonsuza dek değiştirecek olan iki büyük yapımın yılıydı Yıldız Savaşları: Bölüm IV – Yeni Bir Umut (Star Wars: Episode IV – A New Hope) ile Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (Close Encounters of the Third Kind).. Ancak bunlardan biri olan ve Steven Spielberg‘in yönettiği Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, bilimkurgu türünü bir macera olmaktan çıkarıp, insanın içsel dünyasına, aile yapısına ve insanlığın dünyadışı ile iletişim kurma arzusuna dair derin bir yolculuğa dönüştürmüştür. Yayınlandığı dönemde bilimkurgu filmlerinde hakim olan uzaylı istilası ve korku temalarını yıkarak, yerine umut, merak ve hayranlık dolu bir bakış açısı getirmiştir.

Aslında film Spielberg için çok özel bir yere sahip çünkü çocukluğundan kopup gelen çok derin bir hikaye. Her şey o altı yaşındayken babasının onu gece yarısı yatağından kaldırıp New Jersey çöllerine götürmesiyle başlıyor. Orada devasa bir meteor yağmurunu izlerken hissettiği o korkuyla karışık hayranlık, yıllar sonra bu filmin ruhunu ve görselliğini oluşturan ana ilham kaynağı olmuş.

Spielberg’in gökyüzüne olan bu merakı yeni de sayılmaz. Henüz 17 yaşındayken çektiği amatör filmi Firelight‘ta bile benzer gizemli ışıkları ve insanların kayboluşunu anlatmıştı. Üçüncü Türden Yakınlaşmalar aslında onun on yılı aşkın süredir zihninde büyüttüğü, üzerine hayaller kurduğu o büyük vizyonun en olgun meyvesi diyebiliriz. Yönetmen burada sadece teknolojik bir şov yapmak istememiş, insanların neden sürekli başını kaldırıp gökyüzüne baktığını ve neden evrende yalnız olmadığımıza inanmak için bu kadar can attığını anlamaya çalışmış.

Hikayenin Başlangıcı

Film, dünyanın farklı yerlerinde aynı anda gerçekleşen ve akıl sır ermeyen gizemli olaylarla kapıyı açıyor. Meksika’daki Mojave Çölü’nde, 1945 yılında Bermuda Şeytan Üçgeni civarında kaybolan 19. Filo’ya ait savaş uçakları tam otuz yıl sonra bir anda ortaya çıkıyor. İşin en şaşırtıcı yanı ise uçakların sanki az önce oraya bırakılmış gibi tertemiz ve çalışır durumda olması. Bu tuhaf keşif, Fransız bilim insanı Claude Lacombe ve ekibini hemen harekete geçiriyor. Ancak sırlar bununla da bitmiyor çünkü Gobi Çölü’nün ortasında devasa bir kargo gemisi karaya oturmuş halde bulunuyor.

Hindistan’ın Dharamsala bölgesinde ise binlerce insan aynı anda gökyüzüne bakarak beş notalık bir melodiyi mırıldanıyor. Bu melodi aslında gökyüzünden gelen gizemli bir sesin taklidi ve oradaki insanlar bunun yukarılardan gelen bir şarkı olduğuna gönülden inanıyor. Tüm bu sahneler, dünya dışı varlıkların niyetinin bir saldırı değil, aslında bir iletişim sinyali olduğunu hissettiriyor. Spielberg bizi bu küresel yapbozun parçalarını birleştirmeye çağırırken, hikayenin asıl merkezine sıradan bir adam olan Roy Neary’nin hayatını yerleştiriyor.

Filmin başrolünde Richard Dreyfuss tarafından canlandırılan Roy Neary var. Kendisi Indiana’da yaşayan, elektrik şirketinde çalışan ve orta sınıf bir hayat süren sıradan bir aile babası. Roy, bir gece bölgedeki büyük bir elektrik kesintisini incelemek için yola çıktığında kamyonunun üzerinden geçen devasa ve parlak bir nesneyle karşılaşıyor. Bu olay Roy’un yüzünde fiziksel bir güneş yanığı bıraksa da asıl değişim zihninde gerçekleşiyor ve onu bambaşka bir dünyaya sürüklüyor.

Bu karşılaşma Roy için sadece bir tanıklık değil, zihninde beliren ve açıklayamadığı tuhaf bir şeklin başlangıcı oluyor. Roy sürekli bir dağ şeklini sayıklıyor, bu şekli kilden, tıraş köpüğünden, hatta akşam yemeğindeki patates püresinden bile yapmaya çalışıyor. Çevresindeki herkes onun delirdiğini düşünse de Roy’un takıntısı durmuyor. Hatta işi o kadar ileri götürüyor ki bahçeden toprak ve dallar taşıyıp salonun ortasına dev bir dağ maketi inşa ederek evini adeta bir şantiye alanına çeviriyor.

Roy’un bu değişimi filmin insan doğası ve merak temasını anlamak için çok önemli. O, içinden gelen bu güçlü çağrının peşinden giderken toplumsal kuralları, işini ve hatta ailesini bile arkasında bırakıyor. Spielberg, bir insanın hayatının anlamını bulmak uğruna ne kadar ileri gidebileceğini bize sorgulatıyor. Roy gerçekten bir kahraman mı yoksa ailesini terk eden bencil bir adam mı sorusu filmin en çok tartışılan yanlarından biri haline geliyor. Ancak Roy için bu bir tercih değil, adeta kaçınılmaz bir zorunluluk çünkü o gökyüzündeki ışıkların vadettiği o büyük gerçeğin peşinden gitmek zorunda hissediyor.

Aile Birliğinin Parçalanışı

Roy’un yaşadığı bu zihinsel değişim ailesi üzerinde adeta deprem etkisi yaratıyor. Karısı Ronnie başlarda kocasını anlamaya çalışsa da Roy’un gerçek dünyadan tamamen koptuğunu görünce çocuklarını da yanına alıp evi terk ediyor. Bu sahnelerde Spielberg aslında o meşhur kenar mahalle hayatına dair gözlemlerini bize sunuyor. Evdeki o bitmek bilmeyen kaos, gürültü çıkaran oyuncaklar, sürekli açık duran televizyonlar ve çocukların tükenmeyen enerjisi aslında Roy’un kaçıp kurtulmak istediği o sıradan ve tekdüze yaşamın bir simgesi.

Spielberg, Roy karakterini yaratırken kendi babasıyla olan karmaşık ilişkisinden de ilham almış. Yönetmen, babasının evi terk etmesinin ve o sancılı boşanma sürecinin kendi üzerinde bıraktığı izleri Roy’un ailesini bırakıp gitme kararıyla birleştiriyor. Roy’un ailesinden ayrılması alıştığımız kahramanlık hikayelerine pek benzemiyor çünkü o sevdiklerini korumak için değil, kendi merakının ve hayallerinin peşinden gitmek için yola çıkıyor. Bu tercih de yapımı basit bir uzaylı filmi olmaktan çıkarıp derin bir karakter yolculuğuna dönüştürüyor.

Roy’un hikayesiyle aynı anda bekar bir anne olan Jillian Guiler ve üç yaşındaki oğlu Barry’nin başından geçenleri de takip ediyoruz. Barry evlerinin etrafındaki o parlak ışıklardan korkmak yerine onlara büyük bir neşe ve merakla yaklaşıyor. Küçük çocuğun oyuncaklarının kendi kendine çalışmaya başladığı ve Barry’nin o ışıklara doğru heyecanla koştuğu sahne filmin en unutulmaz anları arasında yer alıyor. Yetişkinler için korku ve panik sebebi olan bu varlıklar bir çocuğun gözünde sadece yeni oyun arkadaşları gibi görünüyor.

Barry’nin bir uçan daire tarafından götürülme sahnesi Spielberg’in sinema dehasını konuşturduğu anlardan biri olarak öne çıkıyor. Kırmızı ve parlak ışıkların evi sardığı, Jillian’ın oğlunu korumak için çaresizce pencereleri kapattığı bu bölüm adeta bir korku filmi geriliminde çekilmiş. Ancak burada asıl dikkat çeken nokta Barry’nin gitme konusundaki istekliliği oluyor. Barry ışığa doğru gülümseyerek giderken annesi Jillian’ın dünyası adeta başına yıkılıyor. Jillian da tıpkı Roy gibi zihninde aynı dağ şeklini görmeye başlıyor ve oğlunu bulabilmek için bu gizemli çağrının peşinden gitmeye karar veriyor.

Filmin üçüncü ana bölümünde uluslararası bir uzman grubuna liderlik eden Fransız bilim insanı Claude Lacombe karşımıza çıkıyor. Efsanevi yönetmen Francois Truffaut tarafından canlandırılan Lacombe diğer yetkili isimlerden çok daha farklı bir duruş sergiliyor. O yaşanan bu gizemli olayları askeri bir tehdit olarak görmek yerine insanlık tarihinin en büyük bilimsel ve kültürel keşfi olarak değerlendiriyor. Lacombe’un sabırlı tavrı ve açık fikirliliği dünya dışı varlıklarla kurulacak iletişimin aslında temel taşlarını oluşturuyor.

Lacombe ve ekibi uzaylıların bizlerle müzik ve matematik yoluyla bağ kurmaya çalıştığını fark ediyor. Bu durum filmin en önemli noktalarından birini temsil ediyor çünkü dil engeli olsa bile seslerin ve sayıların evrensel bir anlaşma zemini sağlayabileceğini kanıtlıyor. Lacombe’un Hindistan’da duyduğu o meşhur beş nota aslında bir tür selamlaşma niteliği taşıyor. Spielberg bu karakter üzerinden bilimin sadece soğuk verilerden ibaret olmadığını, aynı zamanda büyük bir merak ve hayranlık sanatı olduğunu bizlere hissettiriyor.

Üçüncü Türden Yakınlaşmalar denince akla gelen ilk şey hiç şüphesiz o meşhur beş notalık melodidir. John Williams tarafından bestelenen bu kısa müzik cümlesi aslında filmin tam kalbinde yer alıyor. Spielberg ve Williams uzaylıların bizimle nasıl bir dil üzerinden konuşabileceği konusunda yüzlerce deneme yaptıktan sonra bu basit ama akıldan çıkmayan melodide karar kılmışlar.

Mi-Re-Do-Do-Sol notalarından oluşan bu melodi film süresince farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Bilimsel araştırma merkezindeki devasa ve ışıklı bir pano yardımıyla bu notalar gökyüzüne doğru gönderiliyor. Her notanın bir renkle eşleştirilmesi sayesinde iletişim sadece bir ses olmaktan çıkıp görsel bir şölene dönüşüyor. Uzaylılar bu melodiye karşılık verdiğinde ise bu durum sadece bir ses yankısı değil, iki farklı medeniyetin birbirini ilk kez anladığı o çok özel anı temsil ediyor. Müzik burada kelimelerin yetersiz kaldığı noktada devreye giren bir barış elçisi görevini üstleniyor.

Roy ve Jillian, zihinlerinden bir türlü çıkmayan o dağ görüntüsünün aslında Wyoming’deki Şeytan Kulesi olduğunu televizyonda izledikleri bir haber sayesinde tesadüfen öğreniyorlar. Hükümet ise o bölgeyi gizlice bir uzay gemisi iniş alanı olarak hazırlarken halkı oradan uzak tutmak için sahte bir tren kazası ve zehirli gaz sızıntısı haberi uyduruyor. Bu durum aslında Spielberg’in o dönemlerde Amerikan toplumunda genel olarak hissedilen hükümete karşı güvensizlik duygusuna yaptığı bir gönderme niteliği taşıyor.

Roy ve Jillian önlerindeki tüm engellere ve askeri kuşatmaya rağmen bir şekilde dağa ulaşmayı başarıyorlar. Onların bu zorlu yolculuğu adeta dini bir görev ya da kutsal bir mekana gidiş gibi hissettiriyor. Dağ sanki iki dünyanın buluşacağı kutsal bir alan haline geliyor. Roy’un kendisini durdurmaya çalışan askerlere karşı buraya gelmemelerini söyleyenlerin kim olduğunu sorgulayarak bağırdığı an, bir insanın kendi inandığı gerçeğe ne pahasına olursa olsun sahip çıkışının en güçlü göstergesi oluyor. Onlar kendilerini bu yol için seçilmiş hissediyorlar ve orada bulunmaları gerektiğinden son derece emin bir tavır sergiliyorlar.

Spielberg’in Kişisel Mesajları

Filmin finali sinema tarihinin en unutulmaz sahnelerinden biriyle doruk noktasına ulaşıyor. Gece karanlığında Şeytan Kulesi’nin arkasından devasa ve parlayan bir ana gemi yavaşça yükseliyor. Spielberg bu gemiyi ışıklarla donatılmış dev bir rafineriye benzetiyor. Geminin büyüklüğü karşısında insanlar küçücük kalsa da hissedilen duygu korku değil, aksine müthiş bir hayranlık oluyor.

İletişim anı geldiğinde ana gemi ile yerdeki ışıklı pano arasında adeta müzikal bir düet başlıyor. Sesler hızlanıp renkler birbirine karışırken sonunda iki taraf da birbirini tam olarak anlamaya başlıyor. Bu sahne insanın bilinmeyene karşı duyduğu o en büyük arzunun, yani anlaşılma ve bağ kurma isteğinin gerçekleştiği andır. Gemiden yıllar önce kaybolan pilotlar, gemiciler ve küçük Barry çıkıyor. Hepsi de hiç yaşlanmamış halde, sanki kısa bir gezintiye çıkmış gibi görünüyorlar.

Filmin sonunda Roy Neary hayatının en büyük kararını veriyor. Uzaylılar kendileriyle birlikte seyahat edecek bir grup insan seçerken Roy da bu ekibe katılmayı tercih ediyor. Roy’un gemiye binişi tüm o arayışının ve takıntılarının son bulduğu, nihai huzura erdiği andır ve o artık sıradan bir teknisyen değil, insanlığın evrendeki elçisidir.

Geminin kapıları kapanırken Roy’un yüzündeki o huzurlu ifade filmin asıl mesajını özetliyor. Bizler dünyada küçük dertlerle uğraşırken gökyüzünde bizi bekleyen sonsuz bir güzellik var. Roy bu ihtişamı seçerek aslında insanlığın bir sonraki adımını temsil ediyor. Film ana geminin gökyüzünde bir yıldız gibi kaybolup gitmesiyle biterken izleyicide yalnız değiliz ve bu harika bir şey hissi bırakıyor.

Üçüncü Türden Yakınlaşmalar’ın bize anlatmak istediği en temel şey bilinmeyene karşı nasıl yaklaşmamız gerektiğidir. Spielberg yabancı olanın her zaman düşman olmadığını savunuyor. İnsanlık tarihi boyunca bizden farklı olandan hep korkup onu dışlamışızdır. Ancak bu film iletişimin, sabrın ve merakın tüm bu duvarları yıkabileceğini gösteriyor.

Filmdeki küçük Barry bu mesajın en saf halini yansıtıyor. Yetişkinlerin karmaşık korkuları yerine Barry’nin o açık kalpliliği ve neşesi evrenle kurulacak en doğru bağın yolunu gösteriyor. Spielberg bize çocuksu bir hayranlığı korumanın en karmaşık bilimsel keşiflerden bile daha değerli olduğunu hatırlatıyor.

Ayrıca film kişisel hayallerin ve vizyonun önemini de vurguluyor. Roy Neary toplumun ve ailesinin baskısına rağmen içindeki çağrıya kulak veriyor ve bu sayede insanlık tarihinin en büyük olayına tanıklık ediyor. Bu aslında her birimizin içindeki o merakı ve yaratıcı ruhu korumamız gerektiğine dair bir çağrıdır.

Özetle Steven Spielberg’in bu başyapıtı bize sonsuz evrendeki yerimizi hatırlatan ve yalnızlık hissimizi merakla dolduran bir yapımdır. Roy Neary’nin Indiana’nın karanlık yollarında başlayan yolculuğu yıldızların arasında son bulurken bizler de onunla birlikte gökyüzüne bakmanın o eşsiz mutluluğunu yaşıyoruz. Bu film her izlendiğinde içimizdeki o meraklı çocuğu uyandıran umut dolu bir klasik olarak sinema tarihindeki yerini koruyacaktır.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu