Orson Welles

Sinemanın Yenilikçi Dehası

George Orson Welles, Amerikan sinema ve tiyatro tarihinin en parlak, en yenilikçi ve aynı zamanda en tartışmalı  figürlerinden biridir. Yönetmen, yazar, aktör ve yapımcı olarak sinemaya ve tiyatroya getirdiği radikal yeniliklerle tanınır. Özellikle Yurttaş Kane (Citizen Kane) filmiyle sinema dilini kökten değiştirmiş, ancak kariyeri boyunca Hollywood’un kısıtlamalarıyla ve finansal zorluklarla mücadele etmiştir.

Orson Welles, 6 Mayıs 1915’te Wisconsin’in Kenosha kasabasında, sanatla iç içe bir ailede dünyaya gözlerini açtı. Küçük bir çocukken bile zehir gibi bir zekası ve parmak ısırtan bir sanatsal yeteneği olduğu her halinden belliydi. Babası icatlarla uğraşırken, annesi piyano tuşlarına hayat veriyordu. Oğullarının bir dahi olduğuna inanan ebeveynleri, ona hem eşsiz bir eğitim imkanı sundu hem de kendini bulması için sonsuz bir özgürlük tanıdı. Welles çocukluğunu müziğe, resme ve en çok da tiyatroya gönül vererek geçirdi. Henüz çok gençken hem annesini hem de babasını kaybetmesi, onu erkenden hayatın gerçekleriyle yüzleştirdi ve kendi ayakları üzerinde durmaya mecbur bıraktı.

Tiyatro dünyasına adım atması ise hiç de geç olmadı. Daha lise sıralarındayken bile hem sahnedeki duruşu hem de oyun kurmadaki becerisiyle herkesi kendine hayran bırakıyordu. 1930’lu yılların o zorlu ekonomik kriz dönemlerinde, devletin tiyatro projelerinde kısa sürede parlayan bir yıldız haline geldi. Yakın arkadaşı John Houseman ile el ele verip Mercury Tiyatrosu‘nu kurdular. Burada Shakespeare’in meşhur Macbeth oyununu Haiti’nin büyücü ayinleriyle birleştirerek “Voodoo Macbeth” gibi ezber bozan işlere imza attılar. Tiyatroyu sadece bir eğlence değil, toplumsal meseleleri haykırmak için bir araç olarak görmesi, onun adını tüm ülkeye duyurmasını sağladı.

Welles’in ünü tiyatro sahnelerini aşınca durdurulamaz bir hızla radyoya sıçradı. 1938 yılında hazırladığı radyo programıyla tüm ülkede tanınan bir isim haline geldi. Ancak asıl kıyamet, 30 Ekim 1938 gecesi koptu ve Orson Welles o gece hafızalara kazınan, tartışmaların odağında bir efsaneye dönüştü. H.G. Wells’in ünlü bilim kurgu romanı Dünyalar Savaşı’nı sanki o an canlı yayında bir haber bülteniymiş gibi radyodan dinleyicilere sundu. Bu öyle gerçekçi bir yayındı ki, radyolarının başındaki binlerce insan Marslıların gerçekten Dünya’yı istila ettiğine inandı ve ülke genelinde büyük bir panik dalgası yayıldı. Bu olay, Welles’in kitleleri nasıl yönlendirebildiğini ve medyanın gücünü nasıl ustaca kullandığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Ortaya çıkan bu skandal bir yandan büyük tepki çekse de diğer yandan Hollywood devlerinin iştahını kabarttı.

Bu büyük gürültü koparan olayın ardından RKO Pictures, Welles’in kapısını daha önce kimseye nasip olmamış bir teklifle çaldı. Genç yönetmene filmlerinde ne isterse yapabileceği, kimsenin işine karışmayacağı tam bir özgürlük alanı tanıdılar. Hollywood tarihinde bu kadar genç bir isme böylesine sınırsız bir yetki verilmesi neredeyse imkansız bir durumdu. Welles, cebindeki bu eşsiz özgürlük belgesiyle ilk uzun metrajlı filmi için kollarını sıvadı.

Welles’in hem yazıp yönettiği hem de başrolünde devleştiği 1941 yapımı Yurttaş Kane, bugün sinema dünyasının gelmiş geçmiş en büyük şaheserlerinden biri sayılıyor. Film, medya devi William Randolph Hearst’ün hayatından esinlenerek yaratılan Charles Foster Kane’in öyküsünü ve ölmeden hemen önce fısıldadığı gizemli Gül Goncası (Rosebud) kelimesinin sırrını çözmeye çalışan bir gazetecinin peşinden gidiyor.

Welles bu filmde, daha önce kimsenin cesaret edemediği çekim teknikleri, alışılmadık kamera açıları, sondan başa giden hikaye anlatımı ve setlerde tavanları bile gösteren tasarımıyla sinemanın kitabını adeta yeniden yazdı. Ses kullanımı ve derinlik algısıyla sinema diline bambaşka bir boyut kazandıran Welles, ne yazık ki gerçek hayattaki medya patronu Hearst’ün sert kayasına çarptı. Hearst’ün gazabına uğrayan ve baskılarla boğuşan film, vizyona girdiğinde beklenen parayı kazanamadı; ancak yıllar geçtikçe değeri anlaşıldı ve bugün sinema okullarının kutsal kitabı haline geldi.

Bu muazzam sanatsal başarıya rağmen, Welles için Hollywood hiçbir zaman güllük gülistanlık bir yer olmadı. Kendi bildiğinden şaşmayan tarzı yüzünden film şirketlerinin yöneticileriyle yıldızı bir türlü barışmadı. Çektiği filmler stüdyolar tarafından acımasızca makaslandı, sahneleri değiştirildi ve üzerinde sürekli bir baskı kuruldu. Dehası ve dik başlılığı, onu Hollywood sisteminin içinde hem bir kahraman hem de bir sürgün haline getirdi.

1942 yılında çektiği Muhteşem Ambersonlar (The Magnificent Ambersons), Welles’in en iddialı işlerinden biriydi. Ancak o daha İngiltere’deyken film şirketi yapıma balta vurdu, filmi acımasızca kısalttılar ve sonunu tamamen değiştirdiler. Bu olay Welles’in hayatındaki en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu ve stüdyolarla arasındaki ipleri iyice kopardı.

1946’da vizyona giren Yabancı (The Stranger) ise gişede yüzünü güldüren, daha başarılı bir işti. Film, İkinci Dünya Savaşı’nın azılı Nazi suçlularından Franz Kindler’ın Amerika’da saygın bir profesör kılığına girip gizlenmesini ve peşindeki müfettişle olan amansız kovalamacasını anlatan tam bir suç ve gerilim fırtınasıydı.

Hemen ardından 1947’de, o dönemki eşi ünlü yıldız Rita Hayworth ile kamera karşısına geçtiği Şangaylı Kadın (The Lady from Shanghai) geldi. Karmaşık hikayesi ve hafızalardan silinmeyen o meşhur aynalı final sahnesiyle bu film, sinema tarihinin en dikkat çekici kara filmlerinden biri oldu. 1948’de kısıtlı bir bütçeyle Shakespeare’in Macbeth oyununu sinemaya uyarlayan Welles, dur durak bilmedi. 1951 yılında ise Shakespeare’in bir diğer ölümsüz eseri Othello‘yu, tutku dolu ve görselliğiyle büyüleyen bir drama olarak beyazperdeye taşıdı. Parasızlık ve bitmek bilmeyen çekimlerle boğuşarak tamamladığı bu film, emeğinin karşılığını 1952 Cannes Film Festivali’nde en büyük ödülü kazanarak aldı.

1955 yapımı Ölüm Raporu: Mr. Arkadin (Confidential Report) filmi, Mr. Arkadin adındaki bir milyarderin, suç dolu geçmişini unutturmak için birini tutar, ancak asıl amacı geçmişini bilen herkesi ortadan kaldırmaya çalışmasını konu alıyordu. 1958 yılında Hollywood’a geri dönerek çektiği Bitmeyen Balayı (Touch of Evil) başyapıtı, uzun, kesintisiz açılış sahnesiyle sinema tarihinde çığır açtı. Orson Welles’in kendisinin de unutulmaz bir kötü karakteri canlandırdığı bu film, başlangıçta stüdyo müdahaleleriyle karşılaştı, ancak sonradan restore edilerek Welles’in orijinal vizyonuna daha yakın bir hale getirildi ve günümüzde modern bir klasik olarak kabul edildi.

Franz Kafka’nın romanından uyarladığı 1962 yapımı Dava (The Trial) filmi, bürokrasinin ve yabancılaşmanın paranoyak atmosferini başarıyla yansıttı. Shakespeare’in çeşitli oyunlarından Falstaff karakterini merkezine alan 1965 yapımı Geceyarısında Çanlar (Chimes at Midnight) filmi, Welles’in kişisel favorilerinden biriydi ve yapım eleştirmenlerce büyük beğeni topladı.

Hollywood’un bitmek bilmeyen kurallarından ve üzerine kurduğu baskılardan artık yaka silken Welles, çareyi Avrupa’ya kaçmakta buldu. Kariyerinin geri kalan büyük bir kısmını, kimseye hesap vermeden kendi bildiği gibi filmler çekerek, yani bağımsız bir sanatçı olarak geçirdi. Tabii bu özgürlüğün de bir bedeli vardı; cebinde beş parası olmadan film çekmeye çalışmak ve sürekli yeni kaynaklar aramak onu hem yordu hem de yaratıcılığını derinden etkiledi.

Parasal sıkıntılar yüzünden projeleri bir türlü bitmek bilmez, çoğu zaman yarım kalır ya da çekimleri yıllara yayılırdı. Kendi hayallerini gerçeğe dönüştürebilmek için başka yönetmenlerin filmlerinde oyunculuk yaptı, belgesellerde seslendirmeler yaparak para biriktirdi. Kazandığı her kuruşu yine kendi sinemasına yatırarak, sanatını ayakta tutmak için adeta tek başına bir savaş verdi.

Welles’in son tamamladığı uzun metrajlı 1973 yapımı Hakikatler ve Düzmeceler (F for Fake) filmidir. Bir deneme filmi olarak nitelendirilebilecek bu belgesel-drama, sahtecilik, yanılsama ve gerçeğin doğası üzerine meta-sinematik bir araştırmadır. Welles’in sanatsal yeteneğinin ve deneyselliğinin zirvesini temsil eder. Orson Welles, kariyeri boyunca sayısız tamamlanmamış projeyle yaşadı. Rüzgarın Diğer Yüzü (The Other Side of the Wind) adlı filmi, ölümünden onlarca yıl sonra, 2018’de tamamlanarak yayınlandı ve onun sanatsal mirasına önemli bir katkı sağladı.

ve bir Orson Welles geldi geçti

Orson Welles, 10 Ekim 1985’te 70 yaşında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Sinema dünyasına bıraktığı başyapıtlar ile efsaneleşmiştir. Yurttaş Kane ile modern sinemanın temelini atmış, sinematik anlatım dilini sonsuza dek değiştirmiştir. Onun yenilikçi teknikleri ve cesur hikaye anlatımı, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, Woody Allen, Steven Spielberg gibi sayısız yönetmene ilham vermiştir.

Aslında Orson Welles, her haliyle yaşadığı dönemin çok ötesinde bir adamdı. Onun tüm kariyeri, kural tanımaz bir dehanın karşısına dikilen engellerle ve sanatın o soğuk endüstriyle girdiği amansız kavgayla dolu koca bir hikaye gibidir. Hayattayken kıymeti belki tam anlamıyla bilinemedi, hak ettiği alkışı her zaman alamadı; fakat o aramızdan ayrıldıktan sonra sinema tarihindeki tahtı sarsılmaz bir şekilde sağlamlaştı. Bugün geriye dönüp baktığımızda Welles’i her zaman sınırları yıkan bir vizyoner, sisteme boyun eğmeyen bir asi ve sinemayı sinema yapan o büyük ustalardan biri olarak hatırlıyoruz.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu