John Williams, 8 Şubat 1932’de New York’ta doğduğunda, aslında geleceğin en büyük müzik dehalarından biri olacağının sinyallerini veriyordu. Kariyerine 50’lerin sonunda başlayan Williams, sadece filmlere eşlik eden melodiler yazmadı, nesiller boyu hepimizin hafızasına kazınan, duyduğumuz anda bizi başka dünyalara götüren ikonik bestelere imza attı. Onun müzikleri, bir filmin arkasında çalan sıradan sesler değil, hikayenin ruhunu yansıtan ve karakterlere can veren başlı başına birer sanat eseri gibidir.
Williams’ın müzik yolculuğu, aslında bir aile mirasıydı. Babası Johnny Williams, bir radyo orkestrasında vurmalı çalgılar çalıyordu. Haliyle evleri her zaman notalarla dolup taşıyordu. Küçük John, daha o yaşlarda piyano, trompet, trombon ve klarnet gibi pek çok farklı enstrümanla haşır neşir oldu. Bu kadar çok enstrümanı tanıması, ileride dev orkestraları yönetirken ve hangi enstrümanın nerede parlayacağını seçerken ona inanılmaz bir ustalık kazandırdı. Daha o gençlik yıllarında kendi parçalarını yazıp düzenlemeye başlaması, içindeki o büyük yeteneğin ilk kıvılcımlarıydı.
Ailesi 1948 yılında Los Angeles’a taşınınca Williams için de yepyeni bir sayfa açıldı. Burada müziğin mutfağına girip özel dersler aldı ve işin teorik kısmını iyice kavradı. Bir süre üniversite eğitimi aldıktan sonra 1951’de orduya katıldı. Askerlik yaptığı dönemde orkestra yönetmesi ve bando müzikleri hazırlaması, onun ileride dev orkestraları idare edecek bir şef olmasını sağlayan ilk ciddi tecrübeleriydi.
Askerlik bittikten sonra soluğu tekrar Hollywood’da alan Williams, piyano yeteneği sayesinde müzik camiasında hemen fark edildi. O yıllarda Johnny Williams adıyla tanınıyordu ve stüdyolarda piyanist olarak çalışmaya başladı. 1959 yapımı Bazıları Sıcak Sever veya 1962 yapımı Bülbülü Öldürmek gibi efsane filmlerin müziklerinde onun parmak izleri vardı. Henry Mancini gibi dev isimlerle yan yana çalışması, bir filmin müziğinin nasıl ilmek ilmek işlendiğini ve yönetmenlerin ne istediğini anlaması için ona harika bir okul oldu.
1960’lı yıllara gelindiğinde Williams artık kendi bestelerini yapmaya başladı. Lost in Space ve The Time Tunnel gibi o dönemin çok sevilen dizileri için akılda kalıcı müzikler hazırladı. İlk ciddi sinema filmi bestesini ise 1960’ta I Passed for White filmiyle yaptı. Bu ilk işler, onun her türlü film türüne uygun müzik yazabildiğini ve ne kadar çok yönlü bir sanatçı olduğunu herkese gösterdi.
Steven Spielberg ve George Lucas ile Dönüm Noktası
1970’ler, John Williams’ın kariyerinde bir dönüm noktası oldu. Steven Spielberg ve George Lucas gibi usta yönetmenlerle yaptığı işbirlikleri onu dünya çapında bir fenomen haline getirdi. 1975 yapımı Jaws filminin müziği, tarihinin belki de en tanınabilir temalarından biri olan tehlike temasını yarattı. Sadece iki nota ile gerilimi doruklara çıkaran bu basit ama etkili melodi, bir köpekbalığı saldırısını görselden daha etkili bir şekilde hissettirdi ve Williams’a ilk Oscar ödülünü kazandırdı.
1977 yılında vizyona giren ve bir bilim kurgu efsanesine dönüşen Yıldız Savaşları (Star Wars)’nın müzikleri, neredeyse filmin kendisi kadar meşhur oldu. Filmin o meşhur ana teması duyulduğu an Luke Skywalker’ın kahramanlık macerasını iliklerimize kadar hissediyoruz. Darth Vader sahnelerinde çalan o sert ve görkemli Imperial March ise imparatorluğun ne kadar karanlık ve güçlü olduğunu bize iliklerimize kadar hissettiriyor.
1978 yapımı Superman için, uçmanın ve kahramanlığın müziğini yazdı. Bu filmle süper filmlerinin müzikal standardını belirledi. 1981 yılında başlayan Indiana Jones serisinin, Raiders March teması, maceraperest ruhu ve heyecanı mükemmel bir şekilde yakaladı. Williams’ın müziği olmadan Indiana Jones’u hayal etmek imkansızdır.
1982 yılında hepimizi ağlatan E.T. (The Extra-Terrestrial) filminin o hayranlık uyandıran müzikleri, Williams’a bir Oscar daha kazandırdı. Özellikle çocukların bisikletle gökyüzüne havalandığı sahnedeki o uçuş teması, saf neşeyi ve umudu notalara döktü. 1993’te ise Schindler’in Listesi (Schindler List) ile bambaşka bir tarafa geçti. Holokost’un acısını iliklerimize kadar hissettiren o hüzünlü keman sesi, Williams’ın sadece macera filmlerinde değil, en derin dramlarda da ne kadar usta olduğunu gösterdi. Ünlü kemancı Itzhak Perlman’ın hayat verdiği o ana tema, insanlık onurunu ve çekilen acıları öyle bir anlattı ki sanatçıya bir Oscar ödülü daha getirdi.
Yine aynı yıl vizyona giren Jurassic Park ile Williams bizi bu sefer dev dinozorların dünyasına götürdü. O görkemli dev canlıları ilk gördüğümüz andaki merak ve heyecan, onun besteleriyle devleşti. Ardından gelen Harry Potter serisinin ilk üç filminde ise büyücülük dünyasının o gizemli ve masalsı havasını notalarla inşa etti. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, o meşhur Hedwig’s Theme parçasını duyduğunuzda kendinizi anında Hogwarts’ın kapısında bulursunuz.
John Williams denince akla o dev orkestraların yarattığı görkemli ve akılda kalıcı melodiler gelir. Onun tarzı aslında eski dönemlerin büyük klasik müzik bestecilerini andırır ama o bu eski ruhu modern sinemayla harika bir şekilde birleştirdi. Williams’ın en büyük sırrı her karaktere veya her mekana özel bir müzikal imza vermesidir. Bu sayede sadece ekrana bakmaz, duyduğumuz bir melodiyle o an kimin geldiğini veya ne hissedildiğini hemen anlarız. Klasik müzik devlerinden ilham alsa da o kendine has sesini yaratmayı her zaman başardı.
Yaptığı müzikler sadece filmleri güzelleştirmekle kalmadı, bir dönem unutulmaya yüz tutan film müziği türünü yeniden ayağa kaldırdı. Bu işin ne kadar sanatsal ve saygın bir iş olabileceğini tüm dünyaya kanıtladı. Bugün film müziği yapan hemen her besteci, Williams’ın açtığı bu yoldan yürüdüğünü ve ondan ne kadar çok şey öğrendiğini açıkça dile getirir.
John Williams, sinema dünyasının gördüğü en çok ödül alan isimlerin başında geliyor. Tam 54 kez Oscar’a aday gösterilerek bu alanda yaşayan insanlar arasında kırılması güç bir rekorun sahibi oldu. Müzesinde 5 Oscar heykelciğinin yanı sıra 25 Grammy, 4 Altın Küre ve 7 BAFTA gibi sayısız ödül bulunuyor. Bu ödüller aslında onun hem izleyici tarafından ne kadar çok sevildiğinin hem de işin uzmanları tarafından ne kadar saygı gördüğünün en net kanıtı.
John Williams’ın yeteneği sadece film stüdyolarıyla sınırlı kalmadı. 1980 ile 1993 yılları arasında ünlü Boston Pops Orkestrası‘nın şefliğini yaptı. Bu süreçte klasik müziği herkese sevdirdi ve orkestranın çok daha geniş kitlelerce tanınmasını sağladı. Emekli olduktan sonra bile müzikten kopmadı, onursal şef olarak hala zaman zaman sahneye çıkıyor. Ayrıca Londra’dan Los Angeles’a kadar dünyanın en saygın orkestralarıyla çalışarak müzik dünyasındaki yerini iyice sağlamlaştırdı.
Sanılanın aksine Williams sadece film müziği yazmıyor. Dünyaca ünlü kemancılar için özel eserler, konçertolar ve senfoniler de besteledi. Hatta 2009 yılında Barack Obama’nın başkanlık töreni için özel bir parça hazırlaması, onun sadece Hollywood için değil, Amerikan sanatı için ne kadar değerli bir isim olduğunu bir kez daha gösterdi. Yani o, müziğin her alanında söz sahibi olan gerçek bir otorite.
Şu an 90’lı yaşlarına gelmesine rağmen Williams hala büyük bir şevkle beste yapmaya ve orkestra yönetmeye devam ediyor. Yeni bir projeye başladığını duyduğumuzda hem sinemaseverler hem de müzik tutkunları olarak büyük bir heyecan duyuyoruz. O, notaları yan yana getiren bir besteci değil, müzik yardımıyla bize hikayeler anlatan ve hayallerimizi renklendiren bir büyücüdür. Onun bu eşsiz besteleri, gelecekte de sinemanın o büyülü dünyasını zenginleştirmeye ve yeni nesillere ilham vermeye devam edecek.













