Sergio Leone
Vahşi Batı'yı Yeniden Kurgulayan Vizyoner

Sergio Leone, modern sinemanın dilini kökten değiştiren, görsel anlatımı müziğin ritmiyle harmanlayarak operatik bir sinema dili inşa eden, İtalyan sinemasının dünya çapındaki en büyük dehalarından biridir. 3 Ocak 1929 tarihinde Roma’da doğan ve 30 Nisan 1989’da yine bu kadim şehirde hayata gözlerini yuman Leone, sinema tarihindeki en etkili türlerden biri olan Spaghetti Western’in mimarıdır. Hayatı, sinemanın içine doğan bir çocuğun, Hollywood’un katı kurallarını ve pembeleştirilmiş anlatım tarzını yıkarak yerine tozlu, kanlı, ahlaki açıdan gri ve estetik açıdan kusursuz bir dünya kurmasının öyküsüdür. Kariyeri boyunca nicelikten ziyade niteliğe odaklanan Leone, yönettiği yedi uzun metrajlı filmle kendisinden sonra gelen Quentin Tarantino gibi pek çok modern yönetmen üzerinde silinmez izler bırakmıştır
Sergio Leone’nin sinema ile olan ilişkisi, bir kariyer tercihinden ziyade bir kader ortaklığıdır. Leone, sinemanın bir sanayi ve sanat dalı olarak emeklediği yıllarda, bu dünyanın tam kalbinde doğmuştu. Babası Vincenzo Leone, İtalyan sinemasının öncülerinden biri olarak kabul edilir ve yönetmenlik kariyerinde Roberto Roberti takma adını kullanmıştır. Annesi Edvige Valcarenghi, sinema dünyasında bilinen adıyla Bice Waleran, sessiz film döneminin parlayan yıldızlarından biridir.
Sinemacı bir ailenin çocuğu olarak Sergio, çocukluğunu film setlerinin büyüleyici atmosferinde, kameraların, dekorların ve senaryo tartışmalarının ortasında geçirmiştir. Ancak bu atmosfer, İtalya’nın içinde bulunduğu siyasi durumla gölgelenmişti. Babası Vincenzo Leone’nin Mussolini hükümetiyle yaşadığı siyasi fikir ayrılıkları ve rejime boyun eğmemesi, ailenin ekonomik olarak zor zamanlar geçirmesine ve Vincenzo’nun sinema endüstrisinden bir süre dışlanmasına yol açmıştı. Bu durum, Sergio’nun çocukluğunu Roma’daki Viale Glorioso basamaklarında, sokak kültürüyle iç içe geçirmesine neden olmuştu. Sokaklardaki gerçek yaşamın sertliği ve babasının yaşadığı haksızlıklar, Leone’nin ileride filmlerinde sıklıkla işleyeceği sisteme karşı duran yalnız adam ve ahlaki belirsizlik gibi konuların temeli olmuştur.
Eğitim hayatına babasının isteği üzerine hukuk fakültesinde başlayan Sergio, çok geçmeden gerçek tutkusunun yasalar değil, hikaye anlatıcılığı olduğunu fark etmiştir. 18 yaşında hukuk eğitimini yarıda bırakarak, İtalyan film endüstrisinin mutfağına en alt basamaktan giriş yapmıştır. Bu karar, babasının mirasını devralmaktan ziyade, o mirası modern bir vizyonla yeniden inşa etmek adına atılmış ilk büyük adımdı.
Sergio Leone’nin profesyonel kariyeri, İtalyan sinemasının altın çağı olarak nitelendirilen Yeni Gerçekçilik akımının zirve yaptığı bir döneme denk gelmişti. Leone’nin sinema okulundaki ilk büyük dersi, 1948 yılında Vittorio De Sica’nın yanında asistanlık yapmasıyla başlamıştır. Dünya sinemasının başyapıtlarından biri olan 1948 yapımı Bisiklet Hırsızları (Ladri di biciclette) filminde asistanlık yapmakla kalmamış, filmde küçük bir sahnede papaz adayı olarak kamera karşısına geçmişti. De Sica ile çalışmak, Leone’ye insan yüzündeki en küçük ifadenin devasa bir dramı nasıl taşıyabileceğini ve çevresel detayların hikaye anlatımındaki hayati önemini öğretmiştir.
1950’li yıllar boyunca Leone, Roma’daki ünlü Cinecitta stüdyolarında çekilen büyük bütçeli Amerikan yapımlarında yardımcı yönetmenlik yaparak deneyimini uluslararası bir boyuta taşımıştır. Bu dönemde İtalya, düşük maliyetler ve geniş stüdyo imkanları nedeniyle Tiber üzerindeki Hollywood olarak adlandırılıyordu. Leone, 1951 yapımı Quo Vadis, 1956 yapımı Helen of Troy ve epik sinemanın zirvesi kabul edilen 1959 yapımı Ben-Hur gibi devasa yapımların setlerinde çalışmıştı. Bu dev bütçeli yapımlarda kazandığı deneyim, ona kitleleri yönetme, karmaşık sahneleri kurgulama ve görsel görkemi teknik bir hassasiyetle inşa etme yeteneği kazandırmıştır.
Leone’nin yönetmenlik koltuğuna ilk resmi çıkışı bir kaza sonucu gerçekleşmişti. 1959 yapımı Pompeii’nin Son Günleri çekilirken yönetmen Mario Bonnard’ın hastalanması üzerine, Leone filmi tamamlamakla görevlendirilmiş ve başarısıyla yapımcıların dikkatini çekmişti. Bu başarı ona 1961 yılında ilk kişisel yönetmenlik denemesi olan Rodos Heykeli’ni (Il Colosso di Rodi) getirmiştir. Bu film, o dönem İtalya’da çok popüler olan kılıç ve sandalet türünün tipik bir örneği olsa da, Leone’nin kurgu ve tempo üzerindeki yeteneğini sergilediği ilk bağımsız eseri olmuştur.
Spaghetti Western Türünün Doğuşu
1960’ların başında Amerikan Western türü, tekdüzeleşmiş hikayeleri ve gerçeklikten uzak kahramanlık anlatılarıyla bir çıkmaza girmişti. Leone, bu türü İtalyan bir bakış açısıyla, daha sinik, daha şiddetli ve daha estetik bir formda yeniden yaratmaya karar verdi. Yapmak istediği, Vahşi Batı’nın Hollywood tarafından parlatılmış imajını kazıyarak, altındaki teri, tozu, açgözlülüğü ve hayatta kalma mücadelesini ortaya çıkarmaktı.
Leone’nin dünya çapında bir fenomen haline gelmesini sağlayan olay, 1964 yılında Akira Kurosawa‘nın bir samuray filmi olan Yojimbo’yu bir Western hikayesine uyarlamasıyla başladı. Ortaya çıkan Bir Avuç Dolar (A Fistful of Dollars), sinema tarihindeki en büyük devrimlerden biri olan Spaghetti Western akımını başlattı. Leone, bu film için o dönemde Amerikan televizyon dizilerinde oynayan ve pek tanınmayan Clint Eastwood’u başrole seçti. Aslında Leone bu rol için James Coburn veya Henry Fonda gibi isimleri istemiş ancak kısıtlı bütçe nedeniyle Eastwood’da karar kılmıştı.
Eastwood’un canlandırdığı İsimsiz Adam karakteri, klasik Western kahramanlarının tam zıttıydı. O, adaleti korumak için değil, kendi çıkarları ve para için hareket eden, az konuşan, gizemli bir anti-kahramandı. Eastwood’un yüzündeki hafif kısık gözler, ağzındaki puro ve üzerindeki panço, Leone’nin görsel diliyle birleşerek modern sinemanın en ikonik figürlerinden birini yarattı.
Daha önce de Sinemanın Gayri Resmi Üçlemeleri adlı makalemizde bahsettiğimiz bu üçlemenin başarısı çığ gibi büyüdü. 1965 yapımı Birkaç Dolar İçin (For a Few Dollars More) ile Leone, ödül avcılığı kavramını ve iki karakter arasındaki ortaklığı derinleştirdi. Ancak üçlemenin ve belki de türün zirvesi, 1966 yapımı İyi, Kötü ve Çirkin (The Good, the Bad and the Ugly) oldu. Amerikan İç Savaşı fonunda geçen bu film, üç farklı ahlaki kişiliğin gömülü bir hazinenin peşindeki mücadelesini epik bir dille anlattı. Bu filmde Leone, savaşın anlamsızlığını ve bireysel açgözlülüğün yıkıcılığını, o zamana kadar görülmemiş bir görsel ihtişamla bizlere sundu.
Sergio Leone sinemasını benzersiz kılan en önemli unsurlardan biri, besteci Ennio Morricone ile olan sıra dışı ortaklığıdır. Leone ve Morricone, Roma’da ilkokul arkadaşıydılar ve yıllar sonra sinema dünyasında bir araya geldiklerinde, ses ve görüntünün ilişkisini sonsuza dek değiştirdiler. Geleneksel film yapımında müzik, çekimler tamamlandıktan sonra eklenen bir süsleme iken, Leone ve Morricone bu süreci tersine çevirdiler.
Leone, Morricone’den müziği çekimler başlamadan önce bestelemesini istiyordu. Çekimler sırasında bu besteleri sette yüksek sesle çaldırıyor, oyuncuların müziğin ritmine göre hareket etmesini sağlıyordu. Bu yöntem, Leone’nin filmlerine o meşhur operatik havayı kazandırdı. Müzik, Leone için sadece bir arka plan sesi değil, senaryonun bir parçası, hatta en önemli karakterlerden biriydi. Leone’nin – Ben Morricone’nin müziğinin sinemasını yapıyorum demesi bu işbirliğinin derinliğini özetliyor.
Morricone’nin müzikal dehası, Batı’nın sesini geleneksel orkestraların dışına çıkararak ıslık sesleri, çanlar, kırbaç şaklamaları, koro vokalleri ve elektro gitar gibi alışılmadık unsurlarla zenginleştirmesinde yatıyordu. İyi, Kötü ve Çirkin’in ana teması veya Altın Coşkusu sahnesindeki müzikal yükseliş, seyircinin duygusal durumunu kontrol eden bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Sergio Leone, kurgu ve kamera kullanımı konusunda tam bir matematikçi gibi hareket ediyordu. Yapımlarında zaman, gerçek hayattaki akışından koparak Leone’nin istediği ritme göre genişler veya daralırdı.
Leone’nin en belirgin imzası, karakterlerin yüzlerine, özellikle de gözlerine yapılan aşırı yakın planlardır. Bu teknik, o dönem için devrim niteliğindeydi. Hollywood’un geniş ve orta ölçekli planlarının aksine Leone, kamerayı oyuncunun yüzüne hapsederdi. Bu sayede seyirci, karakterin terini, sakalındaki tozu ve en önemlisi gözlerindeki korkuyu veya kararlılığı hissedebiliyordu. Bu Sergio Leone Planı, diyaloğun yerini alan bir iletişim biçimi haline gelmişti.
Leone sinemasının zirve noktası, Meksika Açmazı olarak bilinen, üç veya daha fazla karakterin birbirini silahla tehdit ettiği ancak kimsenin ilk hamleyi yapmaya cesaret edemediği sahnelerdir. İyi, Kötü ve Çirkin’in finalindeki Sad Hill Mezarlığı sahnesi, bu tekniğin kusursuz bir örneğidir. Üç karakterin dairesel bir alanda birbirlerini süzdüğü bu sahnede Leone, kurgunun hızını müziğin temposuna göre ayarlamıştır. Başlangıçta yavaş olan kesmeler, final yaklaştıkça hızlanır ve gerilim dayanılmaz bir boyuta ulaşır. Leone için şiddet, hızlı ve rastgele bir olay değil, adeta bir operadır ve her notanın, her bakışın bir yeri vardır.
Bir Zamanlar Üçlemesi
Dolar Üçlemesi ile büyük bir başarı yakalayan Leone, 1967 yılında Paramount Pictures tarafından Amerika’ya davet edildi. Bu dönemde yönetmen, Western türünü daha melankolik, tarihsel ve epik bir boyuta taşıyacak olan Bir Zamanlar (Once Upon a Time) üçlemesine başladı.
1968 yapımı Bir Zamanlar Batıda (Once Upon a Time in the West), Leone’nin sinema sanatındaki olgunluk eseridir. Film, eski Batı’nın o vahşi ve bağımsız ruhunun, demiryolunun ve medeniyetin gelişiyle nasıl yok olduğunu anlattı. Leone bu filmde, kariyeri boyunca hep iyi adam rollerinde oynamış olan Henry Fonda’yı soğukkanlı bir katil rolünde oynatarak büyük bir risk almış ve izleyiciyi şaşırtmıştır. Charles Bronson’ın Harmonica karakteriyle sergilediği gizemli intikam öyküsü, türün en ağırbaşlı ve hüzünlü örneklerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
1971 yılında çektiği Yabandan Gelen Adam (Duck, You Sucker!), Meksika Devrimi fonunda geçen, siyasi ve felsefi bir derinliğe sahip bir filmdi. Leone ilk başlarda filmin sadece yapımcılığını üstlenmeyi planlamış ancak yönetmen Peter Bogdanovich ile yaşanan sanatsal farklılıklar nedeniyle koltuğa kendisi oturmuştur. Film, devrimin idealleri ile gerçekliğin yarattığı yıkım arasındaki çelişkiyi, iki ana karakterin dostluğu üzerinden sorguladı.
Sergio Leone’nin tüm kariyeri boyunca hayalini kurduğu ve on yıldan fazla bir süreyi senaryo hazırlığıyla geçirdiği en büyük projesi 1984 yapımı Bir Zamanlar Amerika (Once Upon a Time in America) filmidir. Bu film, Leone’nin sadece bir “Western yönetmeni” olmadığını, aynı zamanda insan ruhunun en derin katmanlarına inebilen bir hikaye anlatıcısı olduğunu kanıtlamıştır.
Sinema tarihinin en ilginç kırılma noktalarından biri, Paramount stüdyolarının Baba filmini yönetmesi için ilk olarak Sergio Leone’ye teklif götürmesidir. Leone, İtalyan kökenleri ve sert suç dünyasını anlatmadaki başarısı nedeniyle bu rol için en ideal aday olarak görülüyordu. Ancak Leone, senaryonun mafyayı fazla yücelttiğini düşünerek ve kendi gangster destanı olan Bir Zamanlar Amerika projesine odaklanmak istediği için bu teklifi geri çevirdi. Bu kararın ardından yönetmenlik koltuğuna Francis Ford Coppola oturdu ve sinema tarihinin en büyük eserlerinden birini yarattı. Leone daha sonra bu kararından ötürü hafif bir pişmanlık duymuş olsa da, kendi vizyonunu Bir Zamanlar Amerika ile ortaya koymuştur.
Bir Zamanlar Amerika, Yahudi gangsterlerin New York’un Lower East Side mahallesinden yükselişini, dostluklarını, aşklarını ve trajik ihanetlerini kapsayan elli yıllık bir süreci anlatıyor. Robert De Niro’nun başrolünde olduğu film, geriye dönüş tekniğini kullanarak zamanın geçişini ve insanın geçmişiyle olan hesaplaşmasını muazzam bir duyarlılıkla işledi.
Ancak bu başyapıt, Leone için büyük bir üzüntü kaynağı olmuştur. Filmin orijinal uzunluğu 269 dakikadır. Amerikalı yapımcılar filmi çok uzun ve karmaşık bularak, Leone’nin itirazlarına rağmen sahneleri kesip kronolojik bir sıraya dizerek süreyi 139 dakikaya indirmişlerdi. Bu müdahale filmin ruhunu yok etmiş ve ABD vizyonunda ağır eleştiriler almasına neden olmuştu. Yıllar sonra filmin yönetmen kurgusu yayınlandığında, eleştirmenler Leone’den özür dilemiş ve filmin bir başyapıt olduğunu kabul etmişlerdir.
Sergio Leone’nin sinemaya bıraktığı izler, sadece filmlerinden ibaret değildir. O, bir anlatım biçimi icat etmiş, bugünün modern sinemada gördüğümüz pek çok stilistik öğe, Leone’nin tekniklerinden türetilmiştir.
Quentin Tarantino, Leone’yi tüm İtalyan yönetmenlerin en büyüğü ve modern film yapımcılığının gerçek başlangıcı olarak nitelendirmiştir. Tarantino’nun filmlerindeki müzik kullanımı, sahnelerin operatik yapımı ve ironik mizah anlayışı doğrudan Leone’nin izlerini taşır. Özellikle Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) filminin açılışındaki Hans Landa’nın çiftlik evi ziyareti sahnesi, Leone’nin İyi, Kötü ve Çirkin filmindeki giriş sahnelerine yapılmış bir saygı duruşudur.
Kariyerinin son yıllarında, yapımcılık yaparak genç yeteneklere destek olmuş ve çeşitli TV reklamları yönetmiştir. Ancak onun aklında hala devasa bir proje vardı. 1989 yılında hazırlıklarına başladığı, II. Dünya Savaşı’ndaki Leningrad Kuşatması’nı konu alan epik bir savaş filmi. Bu film için büyük bir bütçe ve uluslararası destek bulmuştu. Ancak hayatı boyunca yeme alışkanlıkları ve kilosuyla ilgili sorunlar yaşayan Leone, bu büyük projeyi hayata geçiremeden, 30 Nisan 1989 tarihinde 60 yaşındayken kalp krizi sonucu vefat etti.
Sergio Leone, sinemayı görsel ve işitsel bir deneyim alanı olarak gören nadir sanatçılardan biriydi. O, Vahşi Batı’nın tozlu yollarından New York’un dumanlı sokaklarına kadar her yerde insan ruhunun o hiç değişmeyen, para, iktidar ve onur arasındaki o ince çizgiyi aramıştır. Leone sineması, sessizliğin sesini duyabildiğimiz, bir bakışın bin kelimeye bedel olduğu ve her ölümün bir operaya dönüştüğü görkemli bir evrendir.
Bugün bir filmi izlerken karakterin gözlerine aşırı yakınlaştığımızda, müziğin sahnenin önüne geçip ruhumuzu titrettiğini hissettiğimizde veya üç karakterin birbirini süzdüğü o gerilimli anları soluksuz izlediğimizde, aslında Sergio Leone’nin hala bizimle olduğunu ve sinemanın o sihirli dilini konuşmaya devam ettiğini biliyoruz.













