Korku türünde annelik.. Eve kulağa biraz adı gibi korkunç gelebilir ama Korku Sineması, her zaman toplumsal kaygıların ve kültürel değişimlerin bir yansıması olmuştur. Özellikle annelik teması, 1960’lar ve 1980’ler arasında batı dünyasında yayılan İkinci Dalga Feminizm hareketiyle birlikte bu türde çok daha derin ve çok yönlü bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Bu feminist akım kadınlara dayatılan rolleri ve bedenleri üzerindeki baskıyı tartışmaya açarken, korku sineması da bu meseleleri kendi karanlık ve gerilimli dünyasına dahil etti.
Aslında feministler kadınların toplumdaki yerini ve uğradıkları haksızlıkları eleştirdikçe, korku filmleri de bu huzursuzlukları beyaz perdeye yansıtmaya başladı. Kadınların özgürlük mücadelesi ve maruz kaldıkları baskılar, korku sinemasının hikayelerine sızarak orada kendine yeni bir yer buldu.
İkinci Dalga Feminizm ve Annelik Stereotiplerinin Sorgulanışı
İkinci Dalga Feminizm sayesinde kadınlar sadece ev işi ve annelikle yetinmeyip dış dünyada, iş hayatında daha fazla var olmaya başladı. Bu durum fedakar anne beklentisi ile kadının kendi özgürlük isteği arasında büyük bir çatışma yarattı ve korku sineması bu gerilimi hemen fark etti. Korku türünde annelik konulu filmler, toplumun anneye yüklediği ağır sorumlulukların ve baskıların nasıl bir kabusa dönüşebileceğini anlatmaya koyuldu.
Bu durumun ilk büyük örneklerinden birini Alfred Hitchcock‘un 1960 yapımı Sapık filminde görüyoruz. Kendi annesiyle de sorunlu bir ilişkisi olan Hitchcock, filmdeki Norman Bates karakterinin üzerine çöken o aşırı baskıcı anne figürünü korkunun ana kaynağı haline getirdi. Bayan Bates, filmde görünmese bile Norman’ın zihnindeki karanlık bir güç olarak dehşeti tırmandırdı.
Annelik ve Toplumsal Yansımalar
Sapık’tan sonraki on yıl, annelik-korku deneylerinde büyük bir artışa sahne oldu. Hastanede Dehşet (The Brood – 1979), Günah Tohumu (Carrie – 1976), Öldüren Tür (The Killing Kind – 1973), Gazap Tohumu (Burnt Offerings – 1976) ve Şeytan (The Exorcist – 1973) gibi filmler bu dönemin ruhunu yansıttı. Betty Friedan ve Gloria Steinem gibi feminist liderlerin öncülüğünde kadınlar işgücüne katıldıkça, bu filmlerde geleneksel annelik rolünü terk eden kadınlar sıklıkla çekirdek ailenin düşmanı olarak tasvir edildi.
Günah Tohumu filminde, Margaret White karakteri aşırı ideolojik ve kadın düşmanı bir bekar anne olarak karşımıza çıkar. Carrie’ye yönelik kötü muamelesi, kızının şeytani güçlerini ve trajik kaderini tetikleyen birincil faktördür. David Cronenberg’in Hastanede Dehşet filmi, bu temayı farklı bir şekilde ele aldı. Ancak dönemin en çarpıcı örneklerinden biri, William Friedkin’in 1973 yapımı klasiği Şeytan yapımıdır. Filmde, Chris MacNeil, kariyerine odaklanmış ve boşanma davalarıyla meşgul bir bekar annedir. Kızına yeterince zaman ayıramaması, Regan’ın sonunda şeytan tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanır. Bu durum kariyer sahibi annelere yönelik toplumsal eleştirileri ve beklentileri yansıtan bir alt metin sunar.
Modern Korku Sinemasında Annelik
Tür geliştikçe, annelik teması da evrildi ve daha incelikli bir hal aldı. Jennifer Kent’in 2014 yapımı Avustralya filmi Karabasan (The Babadook), Amelia adındaki tek bir annenin, kariyeri ile annelik rolü arasında denge kurmaya çalışırken karşılaştığı zorlu mücadeleleri derinlemesine işler. Filmin sonunda Amelia, kendi hayal kırıklıkları ve öfkesiyle yüzleşerek karabasanı kontrol altına almayı başarır. Yönetmen Jennifer Kent, filmin anneliğin çok zor olduğunu ve kadınların kendilerini kaybettiklerini gördüğünü belirterek, anneliğin sadece tatmin edici ve ödüllendirici olduğuna dair bize söylenen büyük bir yalan olduğunu vurgulamıştır.
2014 yapımı İyi Geceler Anne (Goodnight Mommy) filminde de anneliğin zorlukları yeniden gözler önüne serilir. İkizler, annelerini o kadar işkence eder ve bağlar ki, anneleri onların elinde bir kukla olmayı kabul eder. Bu durum anneliğin beklentilerinin şeytani bir hal aldığında annenin yaşadığı kaçınılmaz psikolojik dönüşümleri sergiler.
Ari Aster’in 2018 yapımı yapımı Ayin (Hereditary) filmi ise, anneliğin getirdiği travma ve akıl sağlığı üzerindeki etkisini çarpıcı bir şekilde ele alır. Annie’nin çocukluğundan gelen şeytan tapan annesiyle ilgili travmaları ve kızının kazara ölümü, Annie’nin akıl sağlığını yavaşça kaybetmesine neden olur.
Koruyucu Annenin Vahşi Gücü
Korku türü, anneliğin en vahşi ve koruyucu doğasını da keşfetmekten çekinmez. Bir annenin çocuğunu korumak için ne kadar ileri gidebileceği, Anne! (Mother! – 2017), Sessiz Bir Yer (A Quiet Place – 2018), Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby – 1968), Biz (Us – 2019) ve Cadılar Bayramı (Halloween – 2018) gibi filmlerde en güzel şekilde tasvir edilir.
2019 yapımı Biz filminde, iki anne de çocuklarını korumak için şiddetli ve vahşi yöntemlere başvurur. Ancak filmin sonunda annenin bu vahşi doğası, kendi oğlunun gözünde şeytanlaştırılır ve anneliğin karmaşık ahlaki sınırlarını sorgulatır.
Anneler genellikle şefkatli, duygusal ve fedakar figürler olarak görülse de, İkinci Dalga Feminizm’in etkisiyle korku sineması, anneliği daha gerçekçi ve bazen rahatsız edici bir ışıkta ele almıştır. Simone de Beauvoir’ın da belirttiği gibi, bir anne zamanla bir kadın haline gelir ve kendi kadınlığını yeniden kazanır. Annelik temasının korku türündeki geleceği belirsizliklerle ve sürprizlerle dolu olsa da şüphesiz ki güzel olduğu kadar dehşet verici de olmaya devam edecektir.








Bir Yorum