Alfred Hitchcock imzalı 1960 yapımı Sapık (Psycho), sinemanın sınırlarını zorlayan ve korku türünü sonsuza dek değiştiren bir başyapıttır. Robert Bloch’un romanından uyarlanan bu film, beklenmedik olaylarıyla, yönetmenin izleyiciyi adeta parmağında oynatmasıyla da bir dönüm noktası sayılır.
Hitchcock, bir önceki filmi olan gösterişli ve pahalı Gizli Teşkilat projesinden hemen sonra bu işe girişerek herkesi şaşırtmıştı. Usta yönetmen, alışılmışın aksine bu filmi kendi televizyon dizisi olan Alfred Hitchcock Sunar ekibiyle, kısıtlı bir bütçeyle ve siyah-beyaz olarak çekmiştir. Bu düşük bütçe tercihi bir bütçe endişelerinden ziyade, Hitchcock’un tamamen bilerek aldığı sanatsal bir karardı.
Usta yönetmen, Sapık filminin kasten ucuz bir korku filmi gibi görünmesini amaçlamıştır. Bu sayede izleyicinin yüksek sanat beklentisini kırmış ve onları çok daha sert ve içgüdüsel bir gerilimle baş başa bırakmıştır. Siyah-beyaz görüntü tercihi, filmin karanlık atmosferini önplana çıkarırken o meşhur duş sahnesindeki şiddetin daha estetik sunulmasını sağlamıştır.
Hitchcock, ünlü yönetmen François Truffaut ile yaptığı görüşmelerde asıl amacının büyük performanslar sergilemek değil, izleyiciyi saf sinemanın gücüyle etkilemek olduğunu belirtmiştir. Stüdyoların pahalı ve lüks dünyasından bilerek uzak durması, filmin içindeki o çiğ ve doğal korku duygusunu zirveye taşımıştır.
Hitchcock, Sapık filmiyle sinema tarihinde daha önce görülmemiş bir anlatım gücü sergilemiştir. Ünlü yönetmen, izleyiciyi adeta bir enstrüman gibi çaldığını belirterek onları dilediği gibi yönlendirme isteğini açıkça dile getirmiştir. Bu hakimiyet sadece kamera açılarıyla sınırlı kalmamış, filmin pazarlama ve izlenme kurallarına kadar uzanmıştır.
Film vizyona girdiğinde, izleyicilerin salona geç girmesini kesinlikle yasaklayan çok sert bir kural uygulanmıştır. Bu durum, insanların o dönemde sırf bir oyuncuyu görmek ya da vakit geçirmek için filmin ortasında sinemaya girme alışkanlığını kökten değiştirmiştir. Hitchcock bu kuralda özellikle ısrar etmiştir çünkü hikayenin asıl şoku, başroldeki Janet Leigh‘in canlandırdığı Marion karakterinin filmin henüz başında öldürülmesidir. Eğer izleyici filme geç gelip bu sahneyi kaçırsaydı, büyük bir kafa karışıklığı ve hayal kırıklığı yaşayacaktı.
Bu stratejik hamle, Sapık filmini sıradan bir gösterimden çıkarıp büyük bir sinema olayına dönüştürmüştür. İzleyiciler yönetmenin belirlediği zaman planına uymak zorunda kalmış, bu da zihinlerde kontrolün tamamen Hitchcock’ta olduğu hissini güçlendirmiştir. Böylece seyirciler, filmin ilerleyen bölümlerindeki her sürprize karşı çok daha savunmasız hale gelmişti. İzleyici klasik bir hikaye izlemek yerine, adeta bir hız trenindeymiş gibi heyecan verici bir deneyim yaşamıştır. Bu durum, modern sinemada sıkça gördüğümüz sürükleyici ve sarsıcı anlatım tarzının da başlangıcı olmuştur.
Filmin ilk yarısında her şey Janet Leigh’in oynadığı Marion Crane karakteri etrafında gelişiyor. Marion, sevgilisiyle evlenebilmek için gözünü karartıp patronundan tam 40.000 dolar çalıyor ve yola koyuluyor. Janet Leigh bu rolüyle hem Altın Küre aldı hem de Oscar’a aday gösterildi, yani canlandırdığı karakteri sinemanın unutulmazları arasına soktu. Aslında Marion’un bu kaçışı sadece polisten gizlenmek değil, kendi içinde verdiği bir haklılık savaşıdır.
Yolu ıssız bir motele düşüp Norman Bates ile o meşhur sohbeti yaptığında, Marion pişman olmaya başlıyor. Norman ile konuştukça yaptığı hatanın farkına varıyor ve parayı geri vermeye karar veriyor. Bu anlar Marion’un sadece hikayeyi başlatan bir figür değil, duyguları olan gerçek bir insan olduğunu bize hissettiriyor.
Bizler ekranda Marion’un vicdan azabına ve bundan sonra ne yapacağına o kadar odaklanıyoruz ki, asıl tehlikeyi hiç fark etmiyoruz. Hitchcock bizi normal bir suç filmi izlediğimize öyle bir ikna ediyor ki, asıl dehşet başladığında neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Kısacası yönetmen bizi en hassas yerimizden yakalayıp ustaca kandırıyor.
Marion’un filmin daha başında, üstelik o meşhur duş sahnesinde vahşice öldürülmesi, sinemanın o güne kadarki bütün yazılmamış kurallarını yerle bir etti. O yıllarda sinemaya giden insanlar, filmin başrolündeki ana kahramanın pat diye ölüp gitmesine hiç alışık değildi. Bu sahne seyirci için tam anlamıyla bir şok dalgasıydı.
Hitchcock bu cesur hamlesiyle hikayeyi basit bir hırsızlık filminden çıkarıp, ne zaman ne olacağı belli olmayan karanlık bir psikolojik gerilime dönüştürdü. Seyirci artık kiminle bağ kuracağını şaşırmış durumdaydı. Filmin geri kalanında yaşanacak her türlü tuhaflığa karşı izleyiciyi savunmasız bırakan asıl şey de tam olarak bu belirsizlik duygusuydu.
Uzmanlara göre seyirciler, Marion’un ölümüyle birlikte filmin nereye gideceğini kestirememenin verdiği o tuhaf ve ürpertici zevki tatmaya başladılar. Hitchcock bu sahnede şoku bir silah gibi kullanarak, izleyicinin elindeki tüm kontrolü çekip aldı ve onları kendi yarattığı korku dolu dünyanın içine hapsetti.
Sapık filmi aslında korkuyu uzaklardaki şatolardan ya da hayaletli köşklerden alıp, her gün önünden geçtiğimiz yol kenarı otellerine kadar getirdi. Korkuyu bu kadar dibimize taşıması onu çok daha korkutucu yaptı. Filmdeki o meşhur otel ve hemen tepesindeki eski ev aslında Norman Bates’in iki farklı yüzü gibi. Aşağıdaki otel herkesin gördüğü sıradan hayatı, tepedeki o karanlık ev ise Norman’ın gizlediği korkunç sırları ve geçmişini temsil ediyor.
Hitchcock çekim yaparken de bizimle resmen oyun oynuyor. Merdiven sahnelerinde veya evi gösterirken her şeyi görmemizi bilerek engelliyor. Bazen kamerayı öyle bir yere koyuyor ki, her şeye yukarıdan bakıyoruz ama aslında bu sadece Norman’ın röntgencilik huyunu bize hissettirmek için yaptığı bir numara.
Yönetmen bilgiyi bizden saklayarak bizi sürekli bir merak içinde bırakıyor. Biz her şeyi bildiğimizi sanırken aslında sadece onun izin verdiği kadarını görüyoruz. İşte bu belirsizlik ve her şeyi görememe hali, filmi izlerken kalbimizin küt küt atmasına neden oluyor.
Röntgencilik, Hitchcock sinemasının ana temalarından biridir ve Sapık’ta doruk noktasına ulaşır. Marion Crane’in motelde Norman tarafından gözetlenmesi, izleyicinin de bu mahrem, ahlaki açıdan şüpheli eyleme dahil olmasını kaçınılmaz kılıyor. İzleyici, Marion’un özel anlarına tanık olurken, kendisini Norman’ın gözetleyen bakış açısıyla özdeşleşmekten alıkoyamıyor..
Duş sahnesinden hemen önce, Marion ve Norman, motel bürosunun arkasındaki odada bir konuşma yaparlar. Bu sahne, Anthony Perkins‘in Norman Bates olarak sergilediği inanılmaz performansın kalbidir ve karakterlerin dünya görüşlerini ve motivasyonlarını ortaya koyuyor. Norman’ın Marion’a, – Hepimiz kendi özel tuzaklarımızdayız. ve – Hepimiz zaman zaman biraz delirebiliriz. demesi, onun iç dünyasındaki çatışmaları ve bölünmüş kişiliğini açığa vuran andır. Bu sahnede, Marion’un hırsızlık gibi ahlaki hatası ve Norman’ın psikolojik sorunları birleşir. İzleyicinin, hem Marion’un ahlaki suçuna tanık olması hem de Norman’ın röntgencilik eylemine dahil olması, filmin sinemanın sapkın zevkleri üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Her büyük yapımda olduğu gibi bu durum, izleyiciyi pasif bir tanık yerine aktif bir suç ortağı olarak konumlandırıyor.
Norman Bates, sinema tarihinin en etkili ve korkutucu psikopatlarından biri olarak yerini almıştır. Norman, dışarıdan bakıldığında eğitim almamış, evlenmemiş, toplum içine karışmaktan çekinen ve yalnız bir karakterdir. Ancak bu sıradan dış görünüm, derinde yatan canavarca davranışları gizler. Karakter, Wisconsinli seri katil ve mezar soyguncusu Ed Gein’den esinlenilerek yaratılmıştır. Gein’in, annesinin etkisi altında kalarak tüm kadınları günahkar ve baştan çıkarıcı olarak görmesi, Norman’ın psikolojisinin temelini oluşturuyor. Gein’in annesinin ölümünden sonra onun derisinden bir kıyafet yapma arzusu, Norman’ın annesinin kimliğine bürünme saplantısına ilham vermiştir.
Norman Bates, derin köklü travmaya sahip insani bir kötü adam yaratarak, izleyiciyi normal insanların potansiyel olarak canavarca eylemler yapabileceği fikriyle yüzleştirmiştir. Norman’ın ikili kimliği, bastırılmışlığı ve sıradan dış görünümünün altında yatan canavarca eğilimler, Halloween‘daki Michael Myers gibi geleceğin ikonik korku figürleri için bir ilham kaynağı oluşturmuştur.
Sapık aslında psikanaliz meraklıları için tam bir maden. Freud’un İd, Ego ve Süperego teorilerini düşünürsek Norman’ın kafasının içindeki o karmaşık yapıyı çok daha iyi anlıyoruz. Norman’ın içindeki o anne figürü yani süperego, adamın tüm arzularını öyle bir baskılıyor ki Norman sonunda çareyi o arzuyu uyandıran kadını yani Marion’u ortadan kaldırmakta buluyor. Cinayetten sonra duyduğu o büyük suçlulukla Marion’un arabasını bataklığa gömmesi de aslında bu korkunç olayı zihninin en derinlerine gömme çabasının bir sembolü gibi. Zaten o ev ve otel sadece birer bina değil, Norman’ın bölünmüş zihninin betonlaşmış hali.
Duş sahnesi, Sapık’ın en bilinen ve sinema tarihini en çok etkileyen anıdır. Yaklaşık 45 saniye süren bu kısa sahne, yedi gün süren titiz çekimler sonucunda ortaya çıkmıştır ve görüntü yönetmenliği, kurgu, ışıklandırma ve ses kullanımı açısından bir ustalık dersidir. Filmin editörü George Tomasini‘nin hızlı bıçak kesmeleri, şiddetin doğrudan görsel olarak gösterilmesinden özellikle kaçınıyor. Böylece eksik kalan kısımları bizim hayal gücümüz tamamlıyor ki bu aslında doğrudan görmekten çok daha sarsıcı bir etki yaratıyor. Görüntülerin parçalanmışlığı, izleyicinin kendi korkularını ve fantezilerini sahneye yansıtmasına izin verir. İzleyici, gösterilenler yerine, zihninde hayal ettiği şiddetten daha çok etkilenir.
Bernard Herrmann’ın o kulak tırmalayan meşhur yaylı müzikleri de eklenince, sahne resmen bir işkenceye dönüşüyor. O müzik sanki her notada bize bir bıçak darbesi indiriyor gibi hissettiriyor.
Bu sahne vizyona girdiğinde insanlar o kadar korkmuş ki aylarca duşa giremeyenler, banyoda arkasını kollayanlar olmuş. Hatta başrol oyuncusu Janet Leigh bile gerçek hayatta bir daha asla duş alamadığını, hep banyo küvetini tercih ettiğini anlatmıştı. Sahnenin sonunda kameranın suyla birlikte o gidere odaklanması aslında sadece suyun akışını değil, her şeyin kontrolden çıkışını ve Marion’un hayatının sönüp gidişini bizlere gösteriyor.
Sapık, korku sinemasını derinden etkilemesinin yanı sıra, türe yönelik bakışı da değiştiren, tarihin en etkileyici filmlerinden biri olmuştur. Film, öncelikle anlatı yapısı, film müziği ve psikanaliz gibi konularda sayısız inceleme, makale ve kitaba konu olmuştur. Norman Bates’in, derin travma ve bölünmüş kişiliğe sahip, insani bir canavar figürü olarak sunulması, modern seri katil türünün şablonunu yaratmıştır. Norman’ın sıradan dış görünümünün altında yatan canavar, izleyiciyi en korkutucu yaratıkların göz önünde saklanabileceği fikriyle tanıştırmıştır.
Filmin kalıcı etkisi, sadece sinema salonlarında çığlıklar, kahkahalar ve bayılmalarla bir fenomene dönüşmesiyle sınırlı kalmamıştır. Film, 1990’lara kadar devam eden devam filmleri, 1998’de Gus Van Sant yönetmenliğinde çekilen yeniden çevrimi ve 2013-2017 yılları arasında yayınlanan Bates Motel adlı dizi uyarlaması ile etkisini günümüze dek sürdürmektedir.
Sapık filminin bunca yıl sonra bile hala dillerden düşmemesinin sebebi sadece o meşhur sürpriz sonu ya da duş sahnesi değil aslında. Hitchcock bu filmle korkuyu uzaklardaki canavarlardan alıp tam yanımıza, hatta içimize yerleştirdi. Korku artık dışarıdan gelen yabancı bir tehdit değil, her gün karşılaştığımız sıradan bir durum haline geldi.
Hitchcock aslında düşük bütçeli bir deney yaparak hepimizin en güvende hissettiği yerlerde bile başımıza bir şey gelebileceği korkusunu tetikledi. Norman Bates gibi bir karakter aracılığıyla, en özel anlarımızda bile aslında güvende olmadığımız fikrini aklımıza soktu. İşte bu yüzden film 1960 yılında ne kadar ürkütücüyse bugün de hala izleyiciyi aynı şekilde germeyi başarıyor.
Sapık, klasik eski bir gerilim filmi değil, bir yönetmenin izleyiciyle nasıl kedi fare oyunu oynayabileceğini gösteren zamansız bir yapımdır. İnsan zihninin o karanlık ve karışık köşelerine ışık tutan bu film, sinema sanatının ne kadar güçlü bir araç olabileceğini hepimize kanıtladı.















4 Yorum