Fransız Siyasal Sineması

Fransız sineması, tarih boyunca sadece sanatsal bir ifade aracı değil, toplumsal değişimlerin, ideolojik çatışmaların ve devlet politikalarının sorgulandığı bir arena olmuştur. Angaje Sinema (Cinema Engage) kavramının doğduğu bu topraklardaki siyasal sinema tarihine kısaca göz atalım.

Fransız sineması, Lumiere Kardeşler’in fabrikanın kapılarını açmasından bu yana, kamerayı sokağa ve toplumsal gerçekliğe çevirmekten çekinmemiştir. Ancak siyasal sinemanın gerçek anlamda kimlik kazanması, Fransa’nın çalkantılı 20. yüzyıl tarihiyle paralel ilerler. Fransız siyasal sineması, sınıf çatışmalarından sömürgeciliğe, feminizmden göçmen sorunlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede evrimleşmiştir.

Siyasal sinemanın ilk somut adımları, 1930’larda Faşizmin Avrupa’daki yükselişine karşı kurulan sol koalisyon Halk Cephesi (Front Populaire) döneminde atıldı. Bu dönemde sinema, işçi sınıfının dayanışmasını ve pasifizmi büyüttü.

Jean Renoir Etkisi: Dönemin en önemli figürü Jean Renoir‘dır. Büyük Aldanış ya da diğer adıyla Harp Esirleri (La Grande Illusion – 1937), savaşın anlamsızlığını ve sınıfsal sınırların ulusal sınırlardan daha belirleyici olduğunu vurguladı. Oyunun Kuralı (La Regle du jeu – 1939) ise Fransız burjuvazisinin çürümüşlüğünü ve yaklaşan felaketi yani II. Dünya Savaşı’nı hicveden, siyasi bir başyapıttır. Bu yapımlar, işçi hakları, anti-faşizm ve kolektif ruh gibi temaları ele alıyordu.

Savaş sonrası Fransız sineması, bir süre Direniş Efsanesi’ni (tüm Fransa’nın Nazilere direndiği miti) sürdürdü. Ancak asıl siyasi gerilim, Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında yaşandı. Sansür mekanizması o kadar güçlüydü ki, Fransa’nın sömürge politikalarını eleştiren filmler, örneğin Alain Resnais’nin 1956 yapımı Gece ve Sis (Nuit et Brouillard) belgeselindeki Fransız jandarması sahneleri sansürlendi veya yasaklandı.

1950’lerin sonunda ortaya çıkan Yeni Dalga, başlangıçta estetik bir devrimdi, ancak hızla politikleşti. Yönetmenler kamerayı stüdyolardan çıkarıp sokağa indirdiklerinde, sokağın politik gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar.

Jean-Luc Godard, estetik isyandan Maocu ideolojiye kayan en radikal isimdi. Küçük Asker (Le Petit Soldat – 1963), Cezayir Savaşı’ndaki işkence gerçeğine değindiği için yıllarca yasaklı kaldı. Godard, 1967 yapımı Çinli Kız (La Chinoise) ile yaklaşan 68 olaylarını adeta önceden haber verdi.

Yazar ve fotoğrafçı kimliğiyle de tanınan Chris Marker, Deneme Sineması türünde sol hafızayı canlı tutan belgesel ve deneme filmleriyle sinemanın politik bir hafıza aracı olabileceğini kanıtladı.

1968 öğrenci olayları ve genel grevler, Fransız sinemasını kökten değiştirdi. Jean-Luc Godard ve François Truffaut önderliğindeki yönetmenler, işçiler ve öğrencilerle dayanışma göstermek için Cannes Film Festivali’ni basarak festivali iptal ettirdiler.

Jean-Luc Godard ve Jean-Pierre Gorin, bireysel yazarlığı reddedip Dziga Vertov Grubu’nu kurdular. Amaçları politik filmler yapmak değil, filmleri politik bir şekilde yapmaktı. Bu dönemde Costa-Gavras gibi yönetmenler, Z (1969) gibi filmlerle politik gerilim türünü popülerleştirerek, siyasi mesajı geniş kitlelere ulaştıran daha ana akım bir dil geliştirdiler.

70’ler, sınıf siyasetinin yanına kimlik siyasetinin eklendiği yıllardı. Agnes Varda ve Chantal Akerman gibi yönetmenler, kişisel olan politiktir ilkesiyle kadın bedenini, ev içi emeği ve kürtaj haklarını perdeye taşıdı. Marcel Ophüls’ün 1969 yapımı Kader ve Acıma (The Sorrow and the Pity) belgeseli, Fransa’nın Nazi işbirlikçisi (Vichy Rejimi) geçmişini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererek ulusal bir travma ve yüzleşme yarattı.

Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ideolojilerin zayıflamasıyla Fransız siyasal sineması, odağını makro-politikadan sosyal dışlanmaya kaydırdı. Mathieu Kassovitz’in bu kült filmi 1995 yapımı Protesto (La Haine), Paris’in banliyölerindeki göçmen gençlerin, polis şiddetinin ve ırkçılığın adeta portresini çizdi. Film, – Buraya kadar her şey yolunda repliğiyle, patlamaya hazır bir toplumu resmetti.

Laurent Cantet’nin 2008 yapımı Sınıf (Entre Les Murs) ve Ladj Ly’nin 2019 yapımı Sefiller (Les Miserables) filmleri, Fransa’nın entegrasyon sorunlarını, eğitim sistemindeki eşitsizlikleri ve gettolaşmayı işleyen modern siyasal başyapıtlardır. Günümüzde, Celine Sciamma’nın 2019 yapımı Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portrait of a Lady on Fire) gibi filmlerle, tarihsel anlatıyı feminist ve queer bir bakış açısıyla yeniden inşa etmektedir.

Fransız Siyasal Sineması, Jean Renoir’ın pasifist çağrılarından Ladj Ly’nin banliyö isyanlarına kadar uzun bir yol kat etmiştir. Bu sinema geleneği, sadece var olanı göstermekle yetinmemiş; tarihi sorgulamış, devleti eleştirmiş ve izleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp aktif bir yurttaş olmaya davet etmiştir. Fransa’da sinema, politikanın bittiği yerde değil, başladığı yerdedir.

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu