Türk Sinemasının En İyi 10 Yapımı makalemizde de bahsettiğimiz, değinmeden de edemeyeceğimiz Türk sinemasının dünya çapındaki en büyük başarısı olarak kabul edilen ve 1982 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanarak bu alanda bir çığır açan Yol, bir dönemin en dürüst ve sarsıcı tanığıdır. Senaryosu Yılmaz Güney tarafından cezaevinde bulunduğu sırada kaleme alınan ve onun detaylı talimatlarıyla Şerif Gören tarafından yönetilen bu başyapıt, 1980 askeri müdahalesinin hemen ardından ülkemizin içine düştüğü baskıcı iklimi, toplumsal değer yargılarını ve insanların kendi iç dünyalarındaki görünmez hapishaneleri beş farklı mahkumun dramatik hikayeleri üzerinden beyaz perdeye taşıdı. Filmin temelinde yatan ve izleyiciye en yalın haliyle ulaştırılmak istenen düşünce, özgürlüğün sadece cezaevinin kapısından dışarı adım atmakla elde edilemeyeceği, aksine toplumsal kuralların, katı geleneklerin ve siyasi baskıların dışarıdaki dünyayı da devasa bir açık cezaevine dönüştürdüğü gerçeğidir.
Film, İmralı Yarı Açık Cezaevi’nde gardiyanların mektup dağıttığı sahnelerle açılıyor. Bu sahneler aslında filmin tüm duygusal yükünü sırtlanıyor diyebilirim. O mektuplar, mahkumların dış dünyayla tek bağı; bazısına müjde getirirken bazısının dünyasını başına yıkıyor. Bayram izniyle bir haftalığına dışarı çıkan beş mahkumun hikayesini izliyoruz ama aslında bu beş kişi üzerinden o dönemin Türkiye’sinin bir portresi çiziliyor.
Seyit Ali, Mehmet Salih, Ömer, Mevlüt ve Yusuf kendi yollarına, kendi dertlerine doğru gidiyorlar. Fakat dışarı adım atar atmaz fark ediyorlar ki dışarısı da içerisi kadar kapalı. Her yerde askerler, kimlik kontrolleri ve bitmek bilmeyen yasaklar var.
Daha filmin başında darbe döneminin o soğuk yüzünü, cezaevi hoparlöründen gelen ruhsuz bir sesle duyuyoruz. O ses sürekli neyin yasak olduğunu hatırlatıyor ve ülkenin o günkü sert yönetim anlayışını bizlere gösteriyor. Mahkumlar otogarlarda saatlerce beklerken veya otobüslerde sürekli sorgulanırken o baskıcı havayı iliklerine kadar hissediyorlar. Köylerine vardıklarında bile karşılarında askerleri görünce özgürlük denilen şeyin ne kadar kısıtlı olduğunu anlıyorlar. Filmin bize anlatmak istediği en net şey şu diyebilirim; Bir toplumda haklar ve özgürlükler yoksa, hapishane ile gittiğin memleketin arasında pek bir fark kalmıyor.
Filmin en etkileyici ve dramatik ağırlığı en yüksek hikayelerinden biri, Tarık Akan tarafından olağanüstü bir başarıyla canlandırılan Seyit Ali karakterine aittir. Seyit Ali, iznini kullanmak üzere önce Konya’daki ailesinin yanına gider, ancak orada karısı Zine’nin kendisini aldattığı ve bu sebeple ailesi tarafından bir ahıra zincirlenerek ölüme terk edildiği haberini alır. Seyit Ali’nin hikayesi, bir ihanet öyküsü olmanın çok ötesindedir.. namus denilen o ağır baskının ve eski geleneklerin insanları nasıl canavarlaştırdığını gösteren tokat gibi bir tablo.
Karısının tutulduğu köye ulaştığında, onu aylardır yıkanmamış, bir hayvan gibi ahırda ellerinden ve ayaklarından zincirlenmiş, sadece hayatta kalacak kadar ekmek ve suyla beslenmiş bir halde bulur. Ailesi ve töreler, Seyit Ali’den karısını öldürerek bu lekeyi temizlemesini beklemektedir. Karısının erkek kardeşleri ona bir silah vererek bu görevi yerine getirmesini isterler. Seyit Ali burada devasa bir vicdani çatışma yaşar; bir yanda ona bu ölümü dayatan toplumsal çevre, diğer yanda karısına duyduğu o eski sevgi ve bitmek bilmeyen merhamet.
Seyit Ali’nin karısını dondurucu soğukta karlı dağlara doğru ölüme götürme sahnesi, Türk sinema tarihinin en güçlü ve unutulmaz sahnelerinden biridir. Karısını doğrudan bir silahla öldürmek yerine, onu doğanın ellerine teslim ederek sorumluluktan kaçmaya çalışıyor. Ancak Zine, yaşamdan ümidini kesmiş bir haldeyken bile Seyit Ali’nin ona gösterdiği en ufak bir ilgiyle yeniden hayata tutunmaya çalışıyor. Karda donmaya başladığında, Seyit Ali’nin içindeki o katı gelenekci adamı yıkılır ve karısını kurtarmak için çaresizce çırpınmaya başlıyor. Karısını kurtarmak için çırpınmaya başlıyor. Hatta uyanık tutmak için ona kamçıyla vurması çok acayip bir çelişki.. kamçı hem bir ceza hem de hayata döndürme çabası. Ama nafile, Zine donarak ölüyor. Seyit Ali, hayatı boyunca telafisi imkansız bir pişmanlık aldığını acı içinde öğreniyor. Film bu sahnede, katı geleneklerin insanı kendi vicdanına nasıl düşman ettiğini ve merhameti nasıl kuruttuğunu yüzümüze vuruyor.
Halil Ergün’ün oynadığı Mehmet Salih karakteri üzerinden suçluluk, korku ve toplumdan dışlanma gibi ağır mevzular işleniyor. Mehmet Salih’in hikayesi aslında bir anlık korkunun insanın peşini nasıl bırakmadığının özeti gibi. Bir banka soygunu sırasında panikleyip kayınbiraderini polisle baş başa bırakıp kaçmış. Bu yüzden hem hapse düşmüş hem de karısının ailesinin gözünde bir hain olmuş.
Hapisten çıkıp Diyarbakır’a, ailesinin yanına gittiğinde beklediği o eski sıcaklığı bulamıyor. Karşısında nefret dolu bir duvar var. Özellikle kayınpederi ve küçük kayınbiraderi ona korkak ve katil damgasını vurmuşlar bir kere.
Mehmet Salih’in o anlık insani zayıflığının bedelini sadece kendisi değil, karısı ve çocukları da ödüyor. Karısı Emine ona hala sadık ve her şeyi arkalarında bırakıp yeni bir hayat kurmak için onunla kaçmayı göze alıyor. Ama bu kaçış planı maalesef bir kurtuluş değil, felaketin başlangıcı oluyor. Trende giderken Emine’nin küçük kardeşi tarafından takip edilip öldürülmeleri, şu bitmek bilmeyen kan davası ve intikam çarkının masumları nasıl harcadığını en acı şekilde bizlere gösteriyor.
Necmettin Çobanoglu’nun hayat verdiği Ömer karakteri, filmin siyasi yönünü ve ülkenin doğusunda yaşananları en çıplak haliyle bize gösteren isim olarak karşımıza çıkıyor. Urfa’da, Suriye sınırındaki bir kaçakçı köyüne gitmek için yola çıkıyor. Ama memleketine vardığında onu huzurlu bir yuva değil, bitmek bilmeyen silah sesleri ve çatışmalar karşılıyor. Köyü askerler sarmış üstelik bir çatışmada kardeşini de kaybetmiş.
Askerler kamyonun arkasında ölüleri köy meydanına getiriyor ve köylülerden cenazeleri teşhis etmelerini istedikleri yine bir meşhur sahne daha var.. işte o an, o dönemin ne kadar ağır ve korku dolu olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. İnsanlar o kadar korkmuş ki, başlarına bir iş gelmesin diye kendi yakınlarının cenazelerine bile sahip çıkamıyorlar. Ömer’in babasının o sahnede korkunun insanı nasıl kimliksiz bıraktığına dair söyledikleri, aslında bu filmin neden yıllarca yasaklandığını ve neden bu kadar olay yarattığını çok iyi özetliyor.
Ömer başta sadece hapisten çıkıp toprağında biraz kafa dinlemek istiyordu ama gördüğü bu manzara onu bir yol ayrımına getiriyor. Töreye göre kardeşinin eşiyle evlenip çocuklara bakması lazım. Fakat Ömer bu yazılan kadere razı olmak yerine, belki de sonu hiç belli olmayan ama kendi seçtiği o zorlu yola, dağlara doğru gitmeyi kafasına koyuyor. Ömer’in hikayesi bize gösteriyor ki.. kişisel bir özgürlük peşinde koşsan bile, ülkenin içindeki siyasi ve toplumsal gerçeklerden asla kaçamazsın.
Hikmet Çelik’in hayat verdiği Mevlüt ve Tuncay Akça’nın hayat verdiği Yusuf’un hikayeleri, diğerlerine göre daha sessiz sakin ilerlese de aslında içinde çok derin acılar barındırıyor. Mevlüt, geleneklerin ve törelerin çok katı olduğu bir aileden geliyor. İzne çıktığında tek hayali nişanlısıyla vakit geçirmek ama hapisten çıksa bile dışarıda nefes almasına izin vermiyorlar. Nişanlısıyla baş başa kalması, iki kelime laf etmesi bile yasak.. sürekli tepesinde birileri var. Mevlüt aslında o dönemin, modern bir hayat isteyen ama geleneklerin zincirini kıramayan gençlerini temsil ediyor. Bu baskıdan o kadar bunalıyor ki, sahte bir özgürlük hissi bulabilmek için toplumun pek hoş bakmadığı barlarda veya genelevlerde vakit öldürmeye başlıyor.
Yusuf ise bu sistemin ve şanssızlığın en masum, en gariban kurbanı diyebiliriz. Karısına hediye etmek için yanına sarı bir kanarya alıp yola koyuluyor. Niyeti temiz, kendi halinde bir genç ama yolda askeri kontrolde bir bakıyor ki izin belgesini kaybetmiş. Koskoca bayram iznini memleketine varamadan, bir karakolun nezarethanesinde geçirmek zorunda kalıyor. Hapishaneden izne çıkıp daha küçük daha anlamsız bir hapishaneye giriyor yani. Üstelik karısının öldüğünden bile haberi yok.. elinde kuş kafesiyle bir mucize bekleyip duruyor.
Buradaki kanarya detayı çok önemli. O kuş, mahkumların yanlarında taşıdığı o çok hassas ve kırılgan özgürlük umududur. Ama bir yandan da nereye giderlerse gitsinler, o esaretin ve kafesin peşlerini bırakmadığının sessiz bir kanıtı gibi. Yusuf’un hikayesi, sistemin çarkları arasında sıradan bir insanın ne kadar kolayca ezilebileceğini yüzümüze vuruyor.
Filmi ilk bakışta beş erkeğin başından geçenleri anlatıyor gibi dursa da, aslında kadının toplumda nasıl ezildiğini ve susturulduğunu çok sert bir şekilde merkezine alıyor. Zine ve Emine karakterleri sayesinde, kadınların hayatının erkekler ve töreler tarafından nasıl daraltıldığını ve nasıl birer nesne gibi görüldüklerini çok net anlıyoruz. Zine’nin aylarca bir ahırda zincirlenmesi kadının toplumda hiçbir söz hakkının olmamasının ve her an cezalandırılmaya hazır bir günah keçisi olarak görülmesinin en ağır sembolü.
Filmde kadınlar ya bir namus meselesi yüzünden en ağır cezaları alıyorlar ya da erkeklerin onlar için çizdiği kadere boyun eğmek zorunda kalan sessiz karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar. Ama Zine’nin o hüzün dolu bakışları veya Emine’nin Mehmet Salih için her tehlikeyi göze alıp yola çıkması, o sessizliğin altında bile aslında büyük bir sevgi arayışı ve insani bir direnç olduğunu hissettiriyor. Filmin kadınların yaşadıklarını bu kadar açık ve gerçekçi anlatması o dönemki toplumsal yapının en cesur eleştirilerinden biri diyebiliriz.
Yol filminin bize anlatmak istediği en can alıcı nokta, o dönemki Türkiye’nin bir fotoğrafını çekmek. Yani sadece cezaevindeki mahkumlar değil, her sokak, her ev ve her kafa birer hapishane gibi anlatılıyor. Yılmaz Güney yazdığı senaryoda dışarıdaki insanların da en az içeridekiler kadar korku, batıl inanç, sert gelenekler ve yasaklar içine hapsolduğunu çok cesur bir şekilde irdeliyor. İçerisi ile dışarısı arasındaki farkın aslında bir yalandan ibaret olduğunu, gerçek özgürlüğün ancak toplumun bize dayattığı kurallara ve içimizdeki o korkak sese karşı durursak gelebileceğini söylüyor.
Yapım bu ağır mesajları verirken kafa karıştırmıyor. Çok sade ve günlük bir dil kullanırken bir yandan da eşyaları dile getiriyor. Mesela oradaki kar sadece bir hava durumu değil.. karakterlerin önünü tıkayan, onları geçmişe hapseden ve ölüme sürükleyen o katı toplumsal yapının ta kendisi. Kırmızı valiz, kafesteki kanarya veya o korkunç kamçı, kelimelerin bittiği yerde her şeyi anlatan çok güçlü görseller.
Film tam bir yüzleşme hikayesidir. Karakterler yol boyunca sadece yolları aşmıyorlar, geçmişleriyle, korkularıyla ve inandıkları şeylerin ne kadar boş olduğuyla yüzleşiyorlar. Seyit Ali’nin filmin sonuna doğru sorduğu – İnsan kendi kendine nasıl düşman olur? sorusu filmin asıl meselesi. İnsan bazen toplumun doğru dediği şeyleri kendi vicdanının önüne koyuyor ve bu seçim onu en büyük hapishanesine, yani kendi suçluluk duygusuna mahkum ediyor.
1980 askeri darbesinin hemen arkasından, sansürün ve baskının tavan yaptığı o zor günlerde çekilen yapım, Türkiye’nin o yıllardaki halini en ince ayrıntısına kadar bize gösteriyor. Hayatın her yerine yayılmış olan sıkıyönetim kuralları, bitmek bilmeyen kimlik kontrolleri, insanların birbirine şüpheyle bakması ve her aykırı sesin susturulmaya çalışılması filmin o karanlık ama gerçekçi havasını oluşturuyor. Bu kadar zor şartlarda böyle kaliteli bir işin çıkması ve dünya sinemasında baş tacı edilmesi, sinemanın gerçeği haykırma gücünün en büyük kanıtı aslında.
Filmin sonu da tıpkı başlangıcı gibi belirsiz ve hüzünlü bitiyor. Mahkumların o bir haftalık özgürlük hayali, birçoğu için ya ölümle ya da büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Seyit Ali’nin hapishaneye dönerken trende ağlayarak parmağındaki yüzüğe bakması, kaybettiği karısına, yenik düştüğü törelere ve aslında hiç kavuşamadığı o gerçek özgürlüğe yakılmış bir ağıt gibi. Yol bitiyor ama o yolda alınan yaralar ve toplumsal engeller hala orada duruyor.





