Dünya sinemasının ustası Akira Kurosawa denince akla hep Yedi Samuray veya Rashomon gibi aksiyon dolu epik filmler gelir. Ancak 1952 yapımı Yaşamak (Ikiru), onun filmografisinde bambaşka ve çok daha insani bir yere sahip. Film, 30 yılını sıkıcı bir devlet dairesinde harcayan memur Kanji Watanabe’nin hikayesini anlatıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen Watanabe’nin, – Gerçekten yaşadım mı? sorusuna cevap aradığı bu dokunaklı yolculuk, aslında hepimize hayatın anlamını sorgulatıyor.
Bu başyapıt, Kurosawa’nın savaş yıllarını anlatan eski filmleri Sarhoş Melek (Drunken Angel) ve Kuduz Köpek (Stray Dog) ile gelecekte çekeceği dev destanlar arasında bir geçiş noktası gibi.
Film, yaşlı bir adamın hikayesini anlatmakla kalmıyor, savaş sonrası Japonya’sının nasıl bir ruh hali içinde olduğunu da gözler önüne seriyor. Bir yandan bireyin iç dünyasına bakarken, diğer yandan dönemin toplumsal düzenini ve aksayan sistemini sert bir şekilde eleştiriyor. Yani karşımızda sadece bir drama değil, o günlerin Japonya’sını anlamamızı sağlayan dev bir ayna var.
Filmde, usta oyuncu Takashi Shimura’nın canlandırdığı Kanji Watanabe ile tanışıyoruz. Watanabe, Tokyo belediyesinde 30 yılını evraklar arasında tüketmiş bir memur. Aslında anlatıcıya göre o, yirmi yıldır ruhen zaten ölü bir adam. Hayatı sadece kağıt yığınlarından ibaret. Karısını kaybettikten sonra oğlu ve geliniyle yaşamaya devam etse de onlarla arası buz gibi.. hatta oğlu onu sadece miras ve emekli maaşı gözüyle bakılan bir yük olarak görüyor.
Bu monoton hayat, doktorun ağzından çıkan o korkunç haberle yerle bir oluyor: Mide kanseri.. Üstelik yaşamak için sadece birkaç ayı kalmıştır. Bu haber, Watanabe için acı bir tokat gibi olur ve koca bir ömrü bomboş geçirdiğini fark eder.
Watanabe önce ne yapacağını bilemez ve teselliyi gece hayatında, içkide ve kumarda arar. Ancak o pırıltılı gece kulüpleri ona aradığı huzuru vermez. Meşhur Gondola No Uta şarkısını hüzünle söylediği o sahnede anlar ki; sadece eğlenerek hayatın boşluğu dolmuyor. Bu an, onun için haz peşinde koşmanın değil, gerçekten anlamlı bir şey yapmanın başlangıcı olur.
Watanabe’nin hayatı, neşesi yerinde genç meslektaşı Toyo ile tanışınca iyice değişir. Toyo’nun küçücük oyuncaklar yaparken bile hayattan nasıl keyif aldığını görmek, Watanabe’ye asıl aradığı cevabı verir: Bir şeyler üretmek ve faydalı olmak..
Bu ilhamla kollarını sıvayan Watanabe, yıllardır belediyenin tozlu raflarında bekletilen, kimsenin elini sürmediği bir projeyi canlandırmaya karar verir. Pislik içindeki bir bataklığı, çocuklar için tertemiz bir oyun parkına dönüştürmek.
Bu artık onun hayatındaki son ve en büyük amacıdır. Film, Watanabe’nin bu park için yolsuzluklara, bugün git yarın gel diyen memurlara ve sistemin vurdumduymazlığına karşı tek başına nasıl kafa tuttuğunu müthiş bir direnç hikayesiyle izleyiciye sunar.
Filmin son üçte birlik bölümü, Watanabe’nin ölümünden sonraki cenaze töreninde geçer. Bu kısım filmin radikal anlatım yapısını ortaya koyuyor. Cenazeye katılan meslektaşları ve ailesi, onun hayatındaki ani dönüşümü ve fedakarlığını anlamaya çalışırken, geriye dönüşler aracılığıyla Watanabe’nin son aylarının ardındaki irade ve iradeyi keşfederler. Film, iki farklı bölüme ayrılan radikal bir anlatım yapısına sahiptir. İlk bölüm, Watanabe’nin içsel mücadelesine ve anlam arayışına odaklanırken, ikinci bölüm onun ölümünün ardından gerçekleşen cenaze töreninde geçer. Bu ikinci kısım karakterin hayatındaki son aylarını, iş arkadaşları ve ailesi aracılığıyla, dışsal ve toplumsal bir bakış açısıyla aydınlatır.
Kurosawa’nın anlatıdaki bu geçiş tarzı, basit bir stilistik tercih olmaktan ziyade derin bir konu anlatımını ifade ediyor. İlk kısım bireyin içsel krizini ve çaresizliğini gösterirken, ikinci kısım bireyin eylemlerinin toplumdaki yankılarını ve bıraktığı izlenimin nasıl algılandığını inceliyor. Film, baş karakteri sahneden çekerek, izleyicileri karakterin yolculuğunun tek güvenilir tanıkları haline getiriyor. Bu yapı filmin temel mesajını olan, anlamlı bir hayatın takdir edilmesinin zorluğu ve toplumsal kayıtsızlığı doğrudan dramatize ediyor.
Film, henüz Watanabe bile durumun farkında değilken, her şeyi bilen dış bir sesin bize adamın kanser olduğunu söylemesiyle başlıyor. Bu ses bir süre sonra susuyor ama biz artık hikayeye hakimiz. Filmin tam ortasında Watanabe hayatını kaybedince, Kurosawa bizi çok ilginç bir konuma yerleştiriyor.. Biz gerçeği biliyoruz, ama filmdeki diğer karakterler bilmiyor.
Cenaze töreninde iş arkadaşları toplanıp, – Bu adam nasıl oldu da böyle değişti? diye kafa patlatıyorlar. Ama bir türlü işin içinden çıkamıyorlar. Çünkü onlar Watanabe’nin çektiği acılara, o içsel savaşına şahit olmadılar, sadece sonucu gördüler. Biz ise ekran başında her şeyi bildiğimiz için onlardan bir adım öndeyiz.
Bu kurgu sayesinde, cenazedekilerin – Bundan sonra biz de değişeceğiz, biz de halk için çalışacağız! diye verdikleri sözlerin ne kadar boş olduğunu ve eski hallerine ne kadar çabuk döneceklerini görmek canımızı daha çok yakıyor. Kurosawa burada sadece duygularımızla oynamıyor, aslında insanın ne kadar çabuk unuttuğunu ve toplumun o bencil düzeninin ne kadar zor değiştiğini yüzümüze çarpıyor.
Bu hikayenin kökleri aslında ünlü yazar Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü kitabına dayanıyor. Hem kitapta hem de filmde, hayatı boyunca otomat gibi yaşamış bir adamın, ancak öleceğini anladığında uyanışını izliyoruz. Fakat Kurosawa, Tolstoy’un hikayesini alıp ona bambaşka bir ruh katıyor. Tolstoy’un karakteri kurtuluşu daha çok dini ve ruhsal bir iç hesaplaşmada bulurken, Kurosawa’nın Watanabe’si, anlamı somut bir iş yaparak ve başkalarına fayda sağlayarak buluyor.
Bu fark aslında çok önemli. Kurosawa burada, savaş sonrası darmadağın olmuş Japon toplumuna bir mesaj veriyor.. Gelenekler veya eski bağlar sizi kurtarmayacak.. kendi anlamınızı ancak kendi iradenizle ve başkalarına hizmet ederek siz yaratacaksınız. Bu yönüyle film, sadece kendini düşünen bir bireycilikten ziyade, toplumsal sorumluluğu vicdanın merkezine koyan, sıcacık bir insanlık dersine dönüşüyor.
Yaşamak, aynı zamanda savaş sonrası Japonya’sının o hantal ve umursamaz devlet dairesi düzenine indirilmiş sert bir tokattır. Filmde, bir grup annenin küçücük bir sorun için kapı kapı dolaştırılıp nasıl perişan edildiğini gördüğümüzde, sistemin ne kadar boş ve saçma işlediğini net bir şekilde anlıyoruz. Watanabe’nin masasında dağ gibi biriken o kağıt yığınları aslında hem bürokrasinin anlamsızlığını hem de Watanabe’nin o güne kadar boşa geçmiş hayatını simgeliyor.
Film bir yandan da modernleşen Japonya’da aile bağlarının nasıl koptuğunu ve kuşaklar arasındaki o derin uçurumu önümüze seriyor. Watanabe’nin oğlu Mitsuo, babasını artık sadece emekli maaşı ve miras için bir engel, sırtında taşınması gereken bir yük olarak görüyor. Aralarındaki bu buz gibi mesafenin sebebi ise sadece oğlunun hayırsızlığı değil, Watanabe’nin yıllarca işine o kadar gömülüp oğlunun en zor anlarında bile yanında olmaması. Kurosawa, diğer filmlerinde de sık sık yaptığı gibi, babalar ve oğullar arasındaki o sert ve hüzünlü çatışmayı burada da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Kurosawa, Watanabe’nin dünyasını bize hissettirmek için mekanları adeta konuşturuyor. Adamın çalıştığı ofis, üzerine devrilen kağıt yığınlarıyla adeta daracık bir hapishane gibi. Evi ise tertemiz ama bomboş.. bu da bize Watanabe’nin iş dışında aslında bir hayatı olmadığını sessizce haykırıyor.
Filmin ilk yarısı biraz yavaş akıyor gibi gelebilir, ama bu usta Kurosawa’nın bize kurduğu bir tuzak. O ağır tempo sayesinde Watanabe’nin içindeki ruhsal ölümü bizzat biz de hissediyoruz. Gece hayatına daldığındaki o baş döndürücü hızla, cenaze törenindeki o ağır durgunluk arasındaki zıtlık, yönetmenin tempoyla nasıl ustaca oynadığını gösteriyor.
Bazıları filmin çok uzun olduğundan ya da ilk sahnelerin yavaşlığından şikayet edebilir fakat bu tamamen bilinçli bir tercih. Kurosawa o tekdüze memuriyet hayatının ruh sömüren ağırlığını ancak bu tempoyla bize hissettirebilirdi. Watanabe’nin sonunda verdiği o güçlü insanlık mesajının bu kadar sarsıcı olmasının sebebi, boşa harcanmış bir ömrün ne kadar sıkıcı olduğunu başta iliklerimize kadar hissetmiş olmamız. İşte bu yüzden bu yapım bir hikaye değil, izleyicinin bizzat yaşadığı bir deneyime dönüşüyor.
Kurosawa, kamerayı adeta bir duygu aracı gibi kullanarak bize farklı pencereler açıyor. Örneğin, belediyedeki o bitmek bilmeyen evrak trafiğini ve memurların koşuşturmasını anlatırken ekran kaydırma dediğimiz, bir sahnenin diğerini yandan iterek geçtiği yöntemi kullanıyor. Bu yöntem, zamanın ne kadar hızlı ve ruhsuz geçtiğini bize hissettiriyor. Öte yandan, işin içine duygular girdiğinde Kurosawa çok daha yumuşak bir tekniğe başvuruyor. Bir görüntünün diğerinin içinde yavaşça eriyip kaybolduğu geçişlerle sahneleri birbirine bağlıyor. Watanabe’nin masadaki röntgen filmine bakarken bir anda karısının fotoğrafına ve anılarına daldığı sahnede, bu yumuşak geçiş sayesinde geçmişle bugün arasındaki o hüzünlü bağı iliklerimizde hissediyoruz.
Yönetmenin en dikkat çekici numaralarından biri de kameranın bir objeye, sanki üzerine atlıyormuş gibi kademe kademe ve aniden yaklaşmasıdır. Bu sıçramalı yaklaşım, sıradan bir eşyayı bir anda çok önemli bir simgeye dönüştürebiliyor. Mesela Watanabe’nin şapkasına bu şekilde odaklandığımızda, o şapkanın sadece bir aksesuar değil, yeni bir günün ve yepyeni bir kararın başlangıcı olduğunu anlıyoruz. Kurosawa’nın bu teknik tercihleri, filmi bir görüntü yığını olmaktan çıkarıp, her karesiyle bizi Watanabe’nin dünyasına çeken derin bir deneyime dönüştürüyor.
Kurosawa, bu filmde mesajını daha derinden hissettirmek için sahnelerin içine çok anlamlı semboller yerleştirmiştir. Örneğin, filmde iki kez duyduğumuz o meşhur Gondola No Uta şarkısı, aslında Watanabe’nin iç dünyasındaki değişimin en büyük kanıtı. Şarkıyı ilk söylediğinde, kaybettiği yılların pişmanlığını ve hayatının koca bir boşluktan ibaret olduğunu hissederiz. Ancak filmin sonunda, karlar altında bir çocuk gibi salıncakta sallanırken aynı şarkıyı mırıldandığında, bu kez sesi huzur ve başarmış olmanın verdiği o müthiş tatminle dolar.
İşte o meşhur salıncak, hem çocuksu bir masumiyeti hem de Watanabe’nin ruhsal olarak küllerinden yeniden doğuşunu simgeliyor. Karlı bir gecede, kendi elleriyle yaptığı parkta sallanan o unutulmaz görüntüsü, aslında hayatındaki asıl amacı bulduğunun ve sonunda kendisiyle barıştığının en güzel resmi. Hatta filmde çok ince bir görsel detay daha var 🙂 Ofisindeki duvarda çarpık duran resim, aslında Watanabe’nin yıllarca sürdürdüğü o dengesiz ve yolunda gitmeyen hayatını sessizce bize fısıldıyor..
Takashi Shimura, başrolde gerçekten devleşiyor desek inanın az kalır. Filmin başında o ruhsuz, hayattan bezmiş memur halinden, son aylardaki o kararlı ve ne istediğini bilen adama dönüşünü izlemek büyüleyici. Shimura bunu sadece sözlerle değil, omuzlarının çöküklüğü, bakışlarındaki o derin keder ve yüzündeki en ufak bir kıpırtıyla bize anlatıyor. Hatta filmin ikinci yarısında, Watanabe’nin cenaze törenindeki sahnelerde kendisi fiziksel olarak orada olmasa bile, Shimura’nın yarattığı o güçlü etkiyi her an hissediyoruz. Bu sayede onunla kurduğumuz bağ hiç kopmuyor ve yaptığı parkın ne kadar önemli olduğunu çok daha iyi anlıyoruz.
Film, İkinci Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış, her şeyi sıfırdan kurmaya çalışan bir Japonya’yı da ele alıyor. O yıllarda halk, devlet dairesindeki hantallıktan bıkmış ve eski değerlerin birer birer yok olduğunu izlemeye başlamış durumda. İşte filmdeki o sert bürokrasi eleştirisi, aslında o günkü insanların yaşadığı gerçek hayal kırıklıklarının bir aynası. Aile içindeki kopukluklar da tesadüf değil, Batı’nın getirdiği önce ben anlayışı ile Japonya’nın o eski ve köklü geleneklerinin birbiriyle çatışmasını Watanabe’nin oğluyla olan ilişkisinde tüm çıplaklığıyla görüyoruz.
ve toparlayacak olursak.. yaşama dair bu başyapıtta, Akira Kurosawa ile Takashi Shimura’nın olağanüstü performansı ve kendine özgü sinematografik diliyle, bürokrasi, aile ve toplumsal kayıtsızlık üzerine güçlü bir eleştiri sunarken, insan ruhunun en karanlık anlarda bile anlam ve amaç bulabileceğini gösteren, dokunaklı bir insanlık manifesto yaratmıştır. Filmin mükemmel anlatım yapısı, ustaca kullanılmış kurgu teknikleri ve derin sembolizmi, her yeni izleyişte farklı anlamlar sunan kalıcı bir sanat eseri haline getiriyor. Yaşamak, bizlere yaşamanın sadece var olmaktan ibaret olmadığını, aksine bir amaç uğruna mücadele etmek ve başkalarının hayatına dokunmak olduğunu anlatır. Bu eşsiz yapım, her birimizi, kendi hayatımızı sorgulamaya ve zamanımız dolmadan önce gerçekten yaşamaya teşvik eden, zamansız bir ayna gibidir.















2 Yorum