2009 yılında çıkan ve Jaco Van Dormael tarafından yönetilen Bay Hiçkimse yapımıyla, hayatımızla ilgili en karmaşık ve cevaplaması güç soruların peşine düşüyoruz. Olaylar 2092 yılında ve kimsenin ölmediği bir gelecekte geçiyor. Bize gösterilen dünyada insanlar yaşlanmayı durdurmuş olsa da 118 yaşındaki Nemo Nobody dünyadaki son ölümlü insan olarak dikkat çekiyor. Nemo’nun yaklaşan ölümü tüm dünya için canlı yayınlanan büyük bir televizyon şovuna dönüşüyor.
Filmde, Nemo hafızasını kaybetmiş yaşlı bir adam olarak geçmişine dair birbirinden çok farklı ve çelişkili hikayeler anlatıyor. Bir gazeteci onun gerçek hayatını öğrenmeye çalışırken Nemo aynı anda farklı kadınlarla evlendiği veya tamamen farklı sosyal konumlarda olduğu sahnelerle karşımıza çıkıyor. Filmin asıl vurucu tarafı ise hayatın sadece seçtiğimiz yollardan değil vazgeçtiğimiz yollardan da oluştuğunu hissettirmesidir. Bizler de Nemo’nun her karar anında ortaya çıkan paralel evrenleri ve bambaşka hayat ihtimallerini adım adım takip ediyoruz.
Jared Leto‘nun hayat verdiği filmin başkarakteri Nemo Nobody hem ismiyle hem de yaşadıklarıyla aslında herkesi ve her şeyi temsil ediyor. Nemo hikaye boyunca dokuz yaşındaki bir çocuk, on beş yaşında bir genç, otuz dört yaşında bir yetişkin ve yüz on sekiz yaşında yaşlı bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Bu yaş dönemlerinin her biri onun hayatındaki farklı bir farkındalık aşamasındır.
Nemo doğmadan önce her şeyi bilen özel çocuklardan biridir. Bir inanışa göre melekler bebekler doğmadan hemen önce dudaklarına dokunarak onlara her şeyi unutturur ancak Nemo’yu bir şekilde atlarlar. Bu durum Nemo’nun hem geçmişi hem de geleceği hatırlamasını neden oluyor. Henüz yaşamadan tüm hayat ihtimallerini görebilmesi onun için hem büyük bir mucize hem de karar vermesini engelleyen bir inanılmaz bir çıkmazdır.
Nemo’nun hayatına yön veren en önemli şeyler ise aşık olduğu üç farklı kadındır. Anna, Elise ve Jean.. Her biri hayatın başka bir duygusunu simgeliyor. Anna filmde kırmızı renkle temsil edilir ve Nemo’nun ruh eşi yani tek gerçek aşkıdır. Onunla olan ilişkisi Nemo’nun en saf ve doğal olduğu zamanlardır. Ancak anne ve babalarının evlenmesiyle üvey kardeş olmaları bu aşkın önüne sosyal engeller çıkarıyor. Buna rağmen Anna ile her bir araya gelişi zamanı ve mekanı aşan çok güçlü bir bağ kurduklarını gösteriyor.
Elise karakteri filmde tamamen mavi renklerle anlatılıyor. Bu mavi tonlar derin bir üzüntüyü ve karşılık bulamayan bir emeğin simgesidir. Nemo babasıyla yaşamayı seçtiği bir senaryoda Elise’e aşık oluyor ancak Elise başka bir adama olan saplantısını bir türlü aşamaz. Nemo’nun Elise ile kurduğu hayat fedakarlık üzerine kuruludur fakat bu durum Nemo’yu zamanla sevdiği kadının bakıcısı haline getiriyor. Bu ilişki bize aşkın her zaman mutlu etmediğini ve bazen insanın kendi hayatından vazgeçtiği bir kafese dönüşebileceğini gösteriyor.
Üçüncü kadın olan Jean ise sarı renkli bir dünyanın içinde yer alıyor. Sarı renk, zenginliği ve lüksü gösterse de aslında içten içe büyük bir duygusal boşluğu temsil ediyor. Elise’ten ret cevabı alan Nemo bir inat uğruna karşısına çıkan ilk kızla evlenir ve Jean ile olan hayatı böyle başlamış oluyor. Bu ihtimalde Nemo çok zengin bir adamdır ve lüks bir malikanede yaşar ama hayatında ne aşk ne de heyecan vardır.. Bu hayattan o kadar sıkılır ki artık kendi kararlarını vermeyi bırakıp her şeyi yazı tura atarak belirlemeye başlıyor. Jean onu sevse de Nemo ona karşı bir şey hissetmiyor ve bu da paranın içindeki ruhsal fakirliği ortaya koyuyor.
Filmin bütün hikayesi aslında tek bir saniyeye sığıyor.. Dokuz yaşındaki Nemo’nun tren istasyonunda annesiyle babası arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığı o zor an. Bu tam anlamıyla bir çıkmaz sokak.. hangi tarafı seçerse seçsin birinden vazgeçmek zorunda kalacak ve her iki ihtimal de canını yakacak. Bu imkansız kararı vermeden önce, her iki seçimin de ona nasıl bir hayat getireceğini kafasında bir film şeridi gibi canlandırmaya başlıyor.
Annesini seçerse Montreal’e taşınacak ve orada büyük aşkı Anna ile tanışacak ama bu hayatın içinde kavgalar, aile sorunları ve sevdiği kadından kopma riski de olacak. Babasıyla kalmayı seçerse, felçli babasına bakmak için kendi gençliğini feda edecek, üstelik Elise ya da Jean ile pek de mutlu olmayacağı evlilikler yapacak. Film bu ihtimalleri sırayla anlatmak yerine hepsini birbirine karıştırarak bize sunuyor. Bir an Nemo’yu Anna ile çok mutluyken izliyoruz, bir an sonra kendimizi Elise’in cenazesinde buluyoruz. Bu anlatım, bizi de Nemo gibi zamanın dışına çıkarıp tüm hayatlara aynı anda bakmamızı sağlıyor.
Nemo bu hayaller arasında savrulurken aslında hiçbir seçeneğin kusursuz olmadığını da anlıyor. Her hayatın kendine göre güzel günleri ve büyük acıları var. Sonunda kimsenin beklemediği bir şey yapıyor ve karar vermemeyi seçiyor. Ne annesinin peşinden gidiyor ne de babasının yanında kalıyor.. sadece rayların arasından ormana doğru koşmaya başlıyor. Bu, hayatın onu zorladığı seçenekleri elinin tersiyle itip kendi özgürlüğünü seçmesi demek. Ama bu kaçış bile her şeyi çözmüyor, aksine onu yepyeni ve ne getireceği belli olmayan başka bir maceraya sürüklüyor.
Bazen verdiğimiz küçücük bir karar bile hayatımızı baştan aşağı değiştirebilir. Film bu durumu meşhur kelebek etkisi ile anlatıyor. Örneğin, Brezilya’daki bir adamın mutfakta yumurta haşlaması kadar basit bir olay, havayı çok az miktarda ısıtıyor. Bu sıcaklık değişimi aylar sonra dünyanın bambaşka bir ucunda dev bir fırtınayı tetikliyor. O fırtınadan düşen tek bir yağmur damlası, Nemo’nun elindeki kağıda denk gelip sevdiği kızın telefon numarasını siliyor. Sonuçta bir adamın tek bir yumurta haşlaması, Nemo’nun hayatının aşkını kaybetmesine neden oluyor.
İşin en ilginç kısmı ise o adamın neden evde yumurta pişirdiği.. O adam işsiz kaldığı için o gün evde duruyor. Onun işten kovulmasına Nemo sebep olmuş. Nemo aylar önce alışveriş yaparken daha ucuz olan bir pantolonu seçtiği için diğer fabrika iş yapamıyor ve o fabrikada çalışan adamımız işten çıkartılıyor. Yani Nemo’nun ucuza pantolon alması dönüp dolaşıp kendi mutluluğunu elinden alıyor. Evet.. hepimizin birbirimize görünmez iplerle bağlıyız. Attığımız her adım hiç tanımadığımız birinin hayatını bile baştan aşağı değiştirebiliyor.
Evrendeki en temel kural, her şeyin zamanla daha karışık ve dağınık bir hale gelmesidir. Filmde Nemo’nun bir sunucu gibi anlattığı sahnelerde bunu çok net görüyoruz. Bir fincan çaya süt kattığınızda o süt çaya karışır ama asla kendiliğinden ayrılıp bardağın kenarına çekilmez. Ya da yere düşüp kırılan bir yumurta, parçaları yerden kalkıp kendi kendine tekrar birleşmez. İşte bu basit olaylar, zamanın neden hep ileriye doğru aktığını gösteriyor ve biz buna zamanın oku diyoruz.
Nemo’nun hikayesinde ise 2092 yılında her şeyi değiştirecek dev bir olay beklenmektedir. Büyük Çöküş denilen bu durumda, evren artık genişlemeyi bırakıp kendi içine doğru büzülmeye başlıyor. Bu gerçekleştiğinde her şey tersine dönecek. Zaman geriye doğru saracak, ölen insanlar hayata dönecek, yere dökülen ne varsa toplanıp eski yerine gelecektir. 118 yaşındaki Nemo’nun tam öldüğü anda bu geri dönüşün başlaması, filmin en etkileyici ve umut veren anlarından biridir. Zamanın tersine akması sayesinde Nemo, hayatı boyunca biriktirdiği tüm kötü anılardan kurtulur ve çocukluğundaki o tertemiz günlere, aşkı Anna ile tanıştığı o ilk ana geri döner. Bu da bize hayatın dümdüz ilerleyen bir yol olmadığını, her şeyin dönüp dolaşıp bir döngüye girdiğini hissettiriyor.
Film, hayatı tüm artıları ve eksileriyle olduğu gibi sevmenin ne kadar güzel olduğuna da vurgu yapıyor. Nemo’nun bin bir çeşit hayatını izleyince ister istemez – Acaba hangisi en iyisiydi? diye düşünüyoruz. Aşk dolu ama zor bir hayat mı, üzüntülü bir hayat mı yoksa çok güvenli ama sıkıcı bir hayat mı? Yaşlı Nemo bu soruya çok net bir cevap veriyor; Seçtiğin her yol aslında doğru yoldur. Yaşananlar başka türlü de olabilirdi ama öyle olsa bile yine aynı derecede değerli olurdu.
Bizim kafamız genelde hep keşkelerle dolu olur. Keşke şu okula gitseydim ya da Keşke onunla hiç tanışmasaydım dedikçe şu anın tadını kaçırıyoruz. Film bu pişmanlık hissini bitirmek istiyor. Madem her yolun sonunda ölüm var ve her hayatın içinde hem mutluluk hem de acı var, o zaman yanlış bir karar verdim diye bir şey olamaz. Bir seçim yaptığında aslında sadece o yolu seçmiyorsun, o yolun getirdiği her şeyi kabul etmiş oluyorsun. Nemo bütün bu ihtimalleri görebildiği için artık hiçbir şey için üzülmüyor çünkü her şeyin zaten olması gerektiği gibi yaşandığını biliyor.
Bir de şu var.. karar veremeyip hiçbir şey yapmamak da aslında bir seçimdir. Bazen önümüzde o kadar çok seçenek olur ki ne yapacağımızı şaşırıp kalırız. Nemo’nun çocuk hali tam da bu kararsızlığı özetliyor. Sen karar versen de vermesen de hayat bir şekilde akıp gidecek. Önemli olan o akışın içinde kaybolmamak. Nemo, isminin anlamı olan Hiç Kimse olmaktan çıkıp aslında Herkes olmayı başarıyor çünkü karşısına çıkan her ihtimali sevgiyle kucaklıyor.
Dikkatli izliyiciler Yönetmen Jaco Van Dormael, bu hikayede renkleri ve mekanları adeta konuşturduğunu dikkatlerini çekmiştir. Filmde karşımıza çıkan üç ana renk, hangi hayatı izlediğimizi anlamamızı sağlayan birer ipucu. Kırmızı renk aşkı ve yaşam enerjisini, yani Anna’yı, Mavi renk hüznü ve sonsuzluğu, yani Elise’i, Sarı ise parayı ve dışarıdan parlak görünen ama içi boş olan hayatı, yani Jean’i simgeliyor. Bu renkleri kıyafetlerden tutun da sokaktaki arabalara kadar her detayda görüyoruz.
Filmde suyun da çok özel bir yeri var. Nemo bazen bir gölde boğuluyor, bazen havuz temizliyor, bazen de bir yağmur damlası yüzünden işleri ters gidiyor. Yani su hem hayat veriyor hem de her şeyi mahvedebiliyor. Özellikle Nemo’nun yüzme bilmemesi, onun hayata karşı ne kadar çekingen olduğunu ve zorluklarla başa çıkmakta zorlandığını gösteriyor. Sevgilisi Anna’ya yüzme bilmiyorum diye itirafta bulunduğu an, tüm korkularını bir kenara bırakıp gerçek halini gösterdiği an oluyor.
Bir de Mars yolculuğu meselesi var.. Nemo’nun 15 yaşındayken yazdığı bu uzay hikayesi, kendi içindeki boşlukları doldurma çabası. Mars ulaşılamaz olanı, sessizliği ve ölümü simgeliyor. Nemo, sevdiği kadının küllerini Mars’a götürme sözünü tutmaya çalışırken, kendi içindeki yalnızlığa doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu sahneler sayesinde gerçekle hayal birbirine karışıyor ve kendimizi bir rüyanın içindeymişiz gibi hissediyoruz.
Evet artık toparlayalım.. Bay Hiçkimse, bize her anın ne kadar değerli olduğunu, hayatımıza giren her insanın bir nedeni olduğunu ve çektiğimiz her acının bizi büyüttüğünü anlatıyor. Nemo’nun 118 yıllık macerası her sabah uyandığımızda başladığımız kendi yolculuğumuzun bir benzeri. Her gün yeni kararlar alıyor, farklı yollara sapıyor ve bazen de arkamıza bakıp – acaba? diye kendimizi yiyoruz. Film, o şüpheleri siliyor ve yerine koca bir – iyi ki koyuyor. Yaşadığımız her saniye, o an hissettiğimiz tüm duygularla beraber gerçektir ve kıymetlidir. GLLSH 🙂
Eğer hayatındaki bütün yolların nereye çıkacağını bilseydin, yine de o ilk adımı atacak cesareti bulur muydun? Nemo’nun bu soruya cevabı, evren geri sarılırken attığı o neşeli kahkahada gizli. O gülüş, her ihtimali yaşamış olmanın huzurunu ve hayata karşı duyduğu derin teşekkürü anlatıyor. Hayat bir oyun bahçesi gibi, bizler de bu bahçede sadece kendi oyuncaklarımızla oynamıyor, başkalarının hayatına da dokunuyoruz. Ama asıl mesele günün sonunda elimizde hangi oyuncağın kaldığı değil, o bahçede ne kadar keyifle koştuğumuz.











