Federico Fellini

Sinemanın Rüyalarındaki Yönetmen

Federico Fellini sinema dünyasının en unutulmaz ve kendine has yönetmenlerinden biri olarak kabul edilir. Kariyeri boyunca rüyaları andıran, gerçeküstü ve çoğu zaman kendi hayatından izler taşıyan filmleriyle tanınan Fellini, eşsiz hayal gücüyle izleyicileri büyülemeyi başarmıştır. Hatta onun bu kendine özgü sinematik dünyası için Fellini Tarzı anlamına gelen Felliniesk (Felliniesque) terimi literatüre girmiştir.

İtalya’nın Rimini şehrinde 1920 yılının Ocak ayında doğan yönetmen, henüz küçük bir çocukken çizim yapmaya ve karikatürlere merak sarmıştı. Bu yeteneği, ileride filmlerindeki o meşhur görsel sahnelerin ve ilginç karakterlerin oluşmasında büyük rol oynayacaktı. Lise bittikten sonra Roma’ya taşınan Federico Fellini, burada bir yandan gazetecilik yaparken bir yandan da karikatür çizerek hayatını kazandı. Tam bu yıllarda ünlü yönetmen Roberto Rossellini ile tanışma fırsatı yakaladı. Fellini, Rossellini’nin 1945 yılında çektiği ve İtalyan sinemasında çığır açan Roma, Açık Şehir (Roma, Città Aperta) filminin senaryo ekibinde yer aldı. Savaş sonrası İtalyan sinemasının yükselişini başlatan bu önemli film, Fellini’nin sinema dünyasına attığı ilk büyük adımdı.

Federico Fellini’nin ilk yönetmenlik denemelerinde o dönemin gerçekçi sinema akımının izleri görülse de kısa sürede kendi benzersiz tarzını oluşturmaya başladı. 1952 yapımı Beyaz Şeyh (Lo Sceicco Bianco) ve 1953 yapımı Aylaklar (I Vitelloni) gibi filmler onun kişisel konulara ve karakterlerin iç dünyasına ne kadar meraklı olduğunu gösterdi. Ancak asıl büyük çıkışını 1954 yılında çektiği Sonsuz Sokaklar (La Strada) filmi ile yaptı. Trajik bir palyaço ile genç bir kadının hikayesini anlatan bu yapım Fellini’ye En İyi Yabancı Film dalında ilk Oscar ödülünü getirdi. Bu başarının ardından 1957 yapımı Cabiria’nın Geceleri (Le Notti di Cabiria) geldi. Eşi Giulietta Masina’nın harika oyunculuğuyla parladığı bu hüzünlü film Fellini’nin duygusal öğelerle simgesel anlatımı ne kadar iyi birleştirdiğini bizlere gösterdi.

 

Fellini’nin kariyerinin zirvesi, 1960’lı yıllara damga vuran filmleriyle geldi. 1960 yapımı Tatlı Hayat (La Dolce Vita), Roma’nın ahlaki çöküşünü ve sosyetik hayatın boşluğunu ele alan çarpıcı bir başyapıttır. Marcello Mastroianni’nin canlandırdığı gazeteci Marcello Rubini’nin hikayesi, sinema tarihinde bir dönüm noktası oldu ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı. Bu filmi, Fellini’nin otobiyografik öğelerle dolu, karmaşık ve rüya gibi bir film olan 1963 yapımı Sekiz Buçuk (8½) izledi. Yönetmenlik krizi yaşayan bir yönetmenin kendi zihnindeki labirentlerde gezinmesini anlatan bu film, görsel olarak büyüleyici ve psikolojik derinliğiyle dikkat çekiciydi. Sekiz Buçuk, Fellini’ye ikinci En İyi Yabancı Film Oscar’ını getirdi ve meta-sinema kavramının öncülerinden biri oldu.

Fellini bu dönemde Roma şehrini kendi gözünden bölümler halinde anlattığı 1972 yapımı Roma filmini çekti. Hemen ardından 1973 yılında çocukluk anılarına ve doğup büyüdüğü Rimini şehrine bir selam duruşu niteliğindeki 1973 yapımı Amarcord ile karşımıza çıktı. Amarcord yönetmene üçüncü kez En İyi Yabancı Film Oscar’ını kazandırarak başarısını taçlandırdı.

1970’li yılların sonu ve 1980’lerde Fellini yeni filmler üretmeye hız kesmeden devam etti. 1978 yapımı Orkestra Provası (Prova d’orchestra) ve 1983 yapımı Ve Gemi Gidiyor (E la nave va) gibi yapımlarında kendine has görsel tarzını korurken bir yandan da toplumsal eleştirilerini sürdürdü. Son büyük çalışmalarından biri olan 1987 yapımı Intervista filminde ise pek çok filmini çektiği meşhur Cinecitta stüdyolarına geri döndü. Fellini bu filmde hem sinema üzerine hem de geçmişiyle yüzleşme hakkında düşüncelerini bizlerle paylaştı.

Federico Fellini sinemaya kattığı tüm o güzellikler sayesinde 1993 yılında Yaşam Boyu Başarı Oscar’ı ile ödüllendirildi. Ne yazık ki aynı yılın sonbaharında Roma’da hayata gözlerini yumdu. Fellini’nin filmleri sadece bir şeyler anlatmakla yetinmez aslında bize o anı yaşatan bambaşka bir atmosfer ve duygu dünyası kurar. Gerçekle hayalin birbirine karıştığı o sahneler, ilginç ve abartılı karakterler, rüyayı andıran anlar ve karnaval havasındaki çekimler onun imzasını taşır. Filmlerinde kullandığı o ikonik müzikler de bu dünyayı tamamlayan en önemli parçadır.

Pek çok yönetmene yol gösteren ve ilham kaynağı olan Fellini sinemanın dilini gerçekten zenginleştirdi. Bugün bile onun o benzersiz görsel stilini ve derinliğini anlatmak için Felliniesk (Felliniesque) tabiri kullanılıyor. Federico Fellini her zaman sinemanın rüyalar gören şairi olarak kalplerimizde ve hafızalarımızda yer almaya devam edecek.

Bir Yorum

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu